YARGITAY KARARI
DAİRE : Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2018/1051
KARAR NO : 2021/1709
KARAR TARİHİ : 21.12.2021
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar her iki taraf vekilince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı her iki taraf vekilince temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; Mahmut Çelebi Vakfından olan davaya konu taşınmazın 2/5 payının Kalost oğlu Bedros, 3/5 payının ise Refail Elvaşvili adına kayıtlıyken kayyım tayin edildiğini, taşınmazın açık arttırma sonucunda 325.000TL bedel ile satılması üzerine 32.500TL taviz bedeli alındığını, Vakıf taşınmazlarının mutasarrıfları veya maliklerinin mirasçı bırakmadan ölmeleri, kaybolmaları hâlinde taşınmazın vakfı adına tescili gerektiğini, adı geçenlerin gaip olmaları nedeniyle vakfın hakkının bedele dönüştüğünü ileri sürerek satış bedelinden taviz bedelinin mahsubu ile 292.500TL bedelin satış tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı cevabı:
5. Davalı vekili; davaya konu taşınmazın açık artırma yolu ile satışı için kayyıma izin verildiğini ve en yüksek fiyatı veren dava dışı Belen İnşaat Taah. Turz. ve Tic. Ltd.’ye satıldığını, tapu kaydında Mahmut Çelebi Vakfı şerhinin bulunması nedeniyle taviz bedeli ödenerek taşınmazın vakıf ile ilgisinin kesildiğini, bu itibarla kalan bedelin vakfa değil Hazineye ödenmesi gerektiğini, diğer yandan vakfa rücu edilebilmesi için taşınmazın icareteynli ya da mukataalı vakıflardan olması gerektiğini, ancak tapu kaydında vakfın nevî konusunda herhangi bir açıklama bulunmadığını, taviz bedeli ödendiği için vakfına dönme şartının gerçekleşmediğini, kaldı ki öncelikle dava konusu edilen meblağın vakfına aidiyetinin tespiti için dava açılması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.11.2011 tarihli ve 2011/36 E., 2011/388 K. sayılı kararı ile; her ne kadar tapu maliklerinin yani mutasarrıflarının ortada olmamaları nedeniyle kayyım tayin edilmiş ise de adı geçenlerin ölü ya da sağ olduklarının belli olmadığı, taviz bedeli ödenmek suretiyle taşınmazın mülkiyetinin mutasarrıfına geçtiği ve çekişmeli payların vakıfla ilgisinin kesildiği, ancak mutasarrıfların kesin olarak gaipliklerine karar verilmesi veya ölümleri ile mirasçıların bulunmadığının anlaşılması hâlinde vakfına dönmesi gerektiği oysa ki taşınmaz maliklerinin ölü olup olmadıklarının, mirasçılarının bulunup bulunmadığının belli olmaması, gaipliklerine de karar verilmemiş olması nedeniyle 5737 sayılı Kanun’un uygulama yerinin bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
7. Mahkeme kararının her iki taraf vekilince temyizi üzerine Özel Dairece; tapu maliklerinin ölü ya da gaip olup olmadıklarının araştırılarak, kesin olarak belirlenmesinden sonra, eğer ölü yada gaip iseler, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun (5737 sayılı Kanun) 17. maddesi gereği vakfın niteliğinin belirlenip, mukataalı ya da icareteynli olduğunun saptanması hâlinde davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir.
8. Bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda Mahkemenin 01.03.2016 tarihli ve 2013/163 E., 2016/58 K. sayılı kararı ile; davaya konu taşınmazın Mahmut Çelebi Vakfından icareteynli olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde her iki taraf vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.
10. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.03.2017 tarihli ve 2016/8587 E., 2017/2963 K. sayılı kararı ile; “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının tüm davalının aşağıdaki bentte belirtilenler dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
5737 sayılı Vakıflar Kanunu 27.02.2008 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmış ve aynı tarihte yürürlüğe girmiştir. Sözü edilen 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 17.maddesi gereğince “Tasarruf edenlerin veya maliklerinin mirasçı bırakmadan ölümleri, kaybolmaları, terk ya da mübadil gibi durumlara düşmeleri hâlinde, icareteynli ya da mukataalı taşınmaz malların mülkiyeti vakıf adına tescil edilir.
Yasanın 3.maddesinde yapılan tanıma göre de, Mukataalı Vakıf; zemini vakıf üzerindeki yapı ve ağaçlar tasarruf edene ait olan ve kirası yıllık olarak alınan vakıf taşınmazlarını, icareteynli vakıf ise; değerine yakın peşin ücret ve ayrıca yıllık kira alınmak suretiyle süresiz olarak kiralanan vakıf taşınmazlarını ifade eder.
Bu hâlde somut uyuşmazlığın çözümü için “Mahmut Çelebi Vakfının” mukataalı veya icareteynli vakıf olup olmadığının yöntemince araştırılması gerekir.
Vakfiye kapsamındaki her taşınmazın coğrafi konumu ve hukuki durumu farklı olacağından bu taşınmazların kadim köy, kasaba ya da şehir içindeki mülk topraklar içinde olup olmadığı keşfen ve uzman bilirkişiler marifetiyle saptanmalıdır.Vakfın niteliğinin belirlenmesi noktasında yalnızca davacı kurum olan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden gelen yazı cevabına göre tespit yapılması yeterli değildir.
Tüm bu açıklamalar ışığında; vakıf türünün belirlenmesi ve belirlenen vakıf türüne göre çekişmeli taşınmazda vakfın bir hakkının kalıp kalmadığının, taşınmazın vakfiyesine göre tespit edilen gayeye uygun kullanılıp kullanılmadığının hiçbir kuşkuya yer bırakmadan saptanması bu tür davalarda önem kazanmaktadır.
O hâlde mahkemece; dosya arasında bulunan davaya konu taşınmaza ait tapu kayıtları ve vakfiye örneği ile birlikte uzman bilirkişi kurulu aracılığı ile mahallinde keşif yapılarak yukarıdaki ilkeleri kapsar biçimde rapor alınması sağlandıktan sonra sonucuna uygun bir hüküm kurulması gerekirken, yalnızca Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden gelen yazı cevabı gereğince vakfın niteliğinin belirlenmesi suretiyle eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
11. Mahkemenin 01.03.2018 tarihli ve 2018/9 E., 2018/110 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında, tapu kayıtları ve Vakıflar Genel Müdürlüğünden gelen yazının karar vermek için yeterli olduğu, taşınmaz başında keşif yapılmasının sonuca bir etkisinin bulunmayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
12. Direnme kararı süresi içinde her iki taraf vekilince temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
13. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda vakfın niteliğinin tespiti için ayrıca taşınmaz başında keşif yapılmak suretiyle bilirkişi raporu alınmasının gerekip gerekmediği, buradan varılacak sonuca göre Mahkemece yapılan araştırmayla yetinilmesi suretiyle davanın kabulüne karar verilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A) Davacı vekilinin temyiz itirazlarına dair yapılan değerlendirmede;
14. Bilindiği üzere hukukî yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır.
15. Davacı vekilinin temyiz itirazları Özel Dairece incelenip reddedildiğinden kesinleşmiştir. Bu nedenle davacı tarafın kesinleşen yönlere ilişkin olarak temyiz isteminde bulunmasında hukukî yararı bulunmamaktadır.
16. O hâlde davacı vekilinin temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.
B) Davalı vekilinin temyiz itirazlarına dair yapılan değerlendirmede;
17. Vakıflar 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 101. maddesinde, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal toplulukları olarak tanımlanmış olup, bir malvarlığının bütünü veya gerçekleşmiş ya da gerçekleşeceği anlaşılan her türlü geliri veya ekonomik değeri olan haklar vakfedilebilir.
18. Sosyal hayatta dayanışma ve yardımlaşmaya sağladığı katkı bakımından çok önemli bir fonksiyonu bulunan vakıflar, Türk Hukuk Tarihinin de en önemli kurumlarından biri hâline gelmiş ve vakıflara kendilerini oluşturan mal ve haklardan bağımsız olarak “tüzel kişilik” tanınmıştır. Temelini İslâm hukukundan alan vakıflara Osmanlı İmparatorluğu döneminde de oldukça önem verilmiş ve çok sayıdaki medrese, kütüphane, hastane, kervansaray, su tesisatı, köprü gibi tesisler vakıf şeklinde kurulmuştur.
19. Diğer taraftan 743 sayılı Medeni Kanun’un (MK) yürürlüğe girmesi ile Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulup günümüze kadar devam eden eski vakıfların MK hükümlerine tabi olması uygun görülmemiş ve eski vakıflar hakkında yeni bir düzenlemeye gidilerek 05.06.1935 tarihli ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu (2762 sayılı Kanun) çıkartılmıştır. Bu Kanun ile eski dönemden gelen vakıflar ayrı bir düzenlemeye tâbi tutulmuş, MK’nın yürürlüğe girmesinden sonra kurulan yeni vakıflar ise bu Kanun hükümlerine tâbi olmuştur.
20. 20.02.2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu ile de bu ikili yapı tek bir kanunda toplanarak, gerek eski gerekse MK’nın yürürlüğünden sonra kurulan vakıflar yeni bir düzenlemeye kavuşturulmuş, eski vakıflara da tarihten gelen özellikleri, kuruluş irade ve amaçları ile vakıf senetlerindeki koşullar gereği korunmaları ve sürekliliklerinin sağlanması hususları gözetilerek kanun kapsamında yer verilmiş ve mazbut vakıflar, mülhak vakıflar, cemaat vakıfları, esnaf vakıflar ile yeni vakıfların yönetimi, faaliyetleri ve denetimi, yurt içi ve yurt dışındaki taşınır ve taşınmaz vakıf kültür varlıklarının tescili, muhafazası, onarımı ve yaşatılmasına, vakıf varlıklarının ekonomik şekilde işletilmesi ve değerlendirilmesinin sağlanmasına ilişkin usul ve esaslar Vakıflar Kanunu’nda düzenlenmiştir.
21. 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 3. maddesinde vakıf tanımlarına da yer verilmiştir. Buna göre “mazbut vakıflar” bu Kanun uyarınca Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga MK’nın yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve mülga 2762 sayılı Kanun gereğince Genel Müdürlükçe yönetilen vakıfları; “mülhak vakıflar” ise mülga MK’nın yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve yönetimi, vakfedenlerin soyundan gelenlere şart edilmiş vakıfları ifade etmektedir.
22. Yine “mukataalı vakıf” zemini vakfa, üzerindeki yapı ve ağaçlar tasarruf edene ait olan ve kirası yıllık olarak alınan vakıf taşınmazlarını, “icareteynli vakıf” ise değerine yakın peşin ücret ve ayrıca yıllık kira alınmak suretiyle süresiz olarak kiralanan vakıf taşınmazlarını ifade etmektedir.
23. Mülhak vakıfların yönetim ve temsili, bu vakıfların Anayasa’ya aykırılık teşkil etmeyen vakfiye şartlarına göre Vakıflar Meclisi tarafından atanacak yöneticiler eliyle yapılmaktadır. Mazbut vakıflar ise fiilî ve hukukî sebeplerle devletin el koyduğu, idaresi bir makama ya da vakfedenlerin fer’îlerinden başkalarına bırakıldığı, fiilen hayri bir hizmeti kalmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğünün vesayeti altına alınan özel hukuk hükümlerine tabi tüzel kişiler olduklarından bu vakıfların yönetim ve temsilleri, hukukî statülerinin korunarak yaşatılmaları amacıyla Vakıflar Genel Müdürlüğüne bırakılmıştır. Kendine özgü bu vesayet ilişkisi, mazbut vakıfların hukukî statülerinde bir değişikliğe sebebiyet vermediği gibi vakıf mal varlığının kamu malı hâline dönüşmesi sonucunu da doğurmamaktadır (AYM, 26.12.2013 tarihli ve 2013/70 E., 2013/166 K.).
24. Mazbut vakıflar ile mülhak vakıflar, yönetimleri ve temsilleri bakımından farklı hukukî konumda bulunmakta ve farklı kurallara tabi tutulmaktadır. Kanun koyucu, yönetim ve temsil görevi Vakıflar Genel Müdürlüğüne verilen mazbut vakıflara ait taşınmazların korunması, vakfın amaç ve faaliyetlerinin yerine getirilebilmesi için gelir getirici şekilde değerlendirilmesine yönelik olarak mazbut vakıf taşınmazları hakkında özel düzenlemeler öngörmüştür. Mazbut vakıfların taşınmaz varlıklarını koruyucu nitelikteki söz konusu düzenlemeler, mazbut vakıfların vakfedenlerin fer’îlerinin mütevelliliğinde değil de bir kamu idaresinin yönetimi altında bulunması nedeniyle bu vakıfların kanun koyucu tarafından özel olarak korunması, bu suretle mazbut vakıfların yaşatılması ve vakıf amaçlarına ulaşılması amacını gütmektedir. Kanun koyucu, gerçek kişilerce yönetilmeyen mazbut vakıflara bir anlamda sahip çıkmakta özel bir koruma sağlamaktadır (Emine Görgülü, B. No: 2014/5871, 06.07.2017, § 43).
25. Diğer yandan; icareteynli ya da mukataalı taşınmazların maliki mutasarrıfı değil, vakıf tüzel kişiliğidir. Ancak, mülkiyeti mutasarrıfına geçmiş olup da mutasarrıfın mirasçı bırakmadan ölmesi hâlinde tereke son mirasçı sıfatıyla Hazineye kalacağından, kanun koyucu bu durumda da öncesi vakıf olan taşınmazların vakfına (aslına) dönmesini uygun görmüş ve bazı ayrıcalıklar dışında Hazineye intikalini engellemiştir.
26. Bu bağlamda 2762 sayılı Kanun’un 29. maddesi 24.09.1983 tarihinde yürürlüğe giren 2888 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değiştirilmiş ve; “On yıl içinde bu Kanun hükümlerine göre taviz vermek yolu ile icareteyn veya mukataa kayıtları terkin edilmemiş olan gayrimenkullerin mülkiyeti on yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıflarına geçer ve vakfın hakkı da ivaza dönerek gayri menkulün tamamı bu ivaz karşılığında birinci derece ve birinci sırada ipotek sayılır. Genel Müdürlük o yıl tahakkuk ettirilen icare veya mukataa üzerinden hesaplanabilecek olan bu tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri mutasarrıfın başka mallarına müracaat yolu ile ve Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir.
Bu madde gereğince mülkiyeti mutasarrıflarına geçmiş olan gayrimenkullerde maliklerin Hazineden başka varis bırakmadan ölümleri halinde, mülkiyet mahlulen vakfına rücu eder. Bu Kanunun yayımı tarihine kadar maliklerinin ölümleri üzerine son mirasçı sıfatıyla Hazineye İntikal edip de bu husus tapu kaydına işlenmemiş bulunan gayrimenkullerde yukarıdaki fıkra hükmüne tabidir” hükmü öngörülmüştür.
27. Görüleceği gibi mülkiyeti mutasarrıfa geçmiş olan taşınmazlarda maliklerin bu yasanın yürürlük tarihine kadar ölmeleri üzerine son mirasçı sıfatıyla Hazineye intikal edip de bu husus tapu kaydına bağlanmış bulunan taşınmazlar ayrık bırakılmış, tapuda intikal işlemi yapılmamış olan taşınmazların ise mahlulen vakfına rücu edeceği kuralı getirilmiştir.
28. Böylece aslı vakıf olan taşınmazlarda 2888 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden sonra maliklerin mirasçı bırakmadan ölmeleri hâlinde taşınmazın Hazineye intikali engellemiş; sonradan yürürlüğe giren 5737 sayılı Kanun’un 17. maddesindeki “Tasarruf edenlerin veya maliklerin mirasçı bırakmadan ölümleri, kaybolmaları, terk ve mübadil gibi durumlara düşmeleri halinde icareteynli ve mukataalı taşınmaz malların mülkiyeti vakfı adına tescil edilir” düzenleme ile de taşınmazların Hazineye intikal yolu kapatılmıştır.
29. Nitekim aynı hususlara Hukuk Genel Kurulunun 08.04.2021 tarihli ve 2017/1-2620 E., 2021/445 K. sayılı kararında da değinilmiştir.
30. Somut olayda, dava konusu İstanbul ili, Şişli ilçesi, Kocatepe mahallesi 535 ada, 18 parsel sayılı taşınmaz, 28.10.1940 tarihinde yapılan tesis kadostrosu ile 2/5 hisse Kalost oğlu Bedros, 3/5 hisse Refail Elvaşvili adına tescil edilmiş olup taşınmaz kaydında “Mahmut Çelebi Vakfı” şerhi bulunmaktadır. Kadastro tespitine uygulanan tapu kaydında ve kadastro tutanağında da anılan vakıf şerhinin bulunduğu ve 07.03.1939 tarihli kayıtta “icareli müfrez arsa” açıklamasının olduğu görülmektedir.
31. Özel Dairenin 15.10.2012 tarihli bozmasına uyularak yapılan yargılamada taşınmaz maliklerinin gaip olduklarına dair ilân yapılmış ve gazetede yayımlanmıştır. Artık bu husus Mahkeme ve Özel Daire arasında ihtilâf konusu değildir.
32. Yukarıdaki açıklamalar uyarınca, vakıf malı olup da mülkiyeti mutasarrıfa geçmiş olan taşınmazlarda mutasarrıfın mirasçısız ölmesi durumunda, 2888 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 24.09.1983 tarihinden önce son mirasçı olarak tapuda Hazine adına intikal işlemi yapılmamış olan taşınmazların mahlulen vakfına dönmeleri gerekir.
33. Kaldı ki, Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğüne yazılan müzekkereye verilen cevapta da, kadastro tespit tutanakları incelenerek dava konusu taşınmazın Mahmut Çelebi Vakfından icareli olduğu bildirilmiştir. Gelinen aşamada mahallinde ayrıca keşif yapılmasının esasa etkisi olmayacaktır. Bu yöndeki direnme kararı haklı ve yerindedir.
34. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, vakfın niteliğinin ancak yapılacak keşif ile kesin olarak belirlenebileceği, buna göre direnme kararının Özel Daire kararında olduğu gibi bozulması gerektiği görüşü ile öncelikle dava konusu vakfın ne vakfı olduğunun, vakfiyesinin bulunup bulunmadığının, mazbut vakıf mı, sahih vakıf mı, gayrisahih vakıf mı olduğu, mülhak vakıf olması ve mütevelli heyeti eliyle idare edilmesi hâlinde Vakıflar Genel Müdürlüğünün aktif dava ehliyetinin bulunmayacağı ve böyle bir davayı açamayacağının düşünülmesi, bu hususların açıklığa kavuşturulması için de yerinde keşif yapılarak bilirkişiden rapor alınması, buna göre direnme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
35. Diğer taraftan, dava tarihi 26.01.2011 olduğu hâlde direnme kararının başlık kısmında 04.01.2018 olarak hatalı yazılması mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde olduğundan bozma nedeni yapılmamıştır.
36. Ne var ki, bozma nedenine göre hüküm altına alınan alacağın miktarına ilişkin temyiz incelemesi yapılmadığından, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1) Davacı vekilinin temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan REDDİNE (III-A),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
2) Davalı vekilinin temyiz istemi yönünden, direnme uygun olup bozma nedenine göre hüküm altına alınan alacağın miktarına ilişkin temyiz incelenmesi için dosyanın YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, (III-B),
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21.12.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava; … tarafından 5737 sayılı Yasa’nın 17.maddesi gereğince açılan 2/5 hissesi Kalost oğlu Bedros, 3/5 hissesi Refail Elvaşvili adına tapuda kayıtlı 535 ada 18 parsel sayılı taşınmazdaki Mahmut Çelebi Vakfı şerhine dayalı taşınmaz satış bedeli istemine ilişkindir.
Mahkemece, Mahmut Çelebi Vakfının icareteynli vakıf olduğu kabul edilerek taşınmazın satış bedelinin tamamına ilişkin davanın kabulüne karar verilmiştir.
Özel Daire bozma kararında, vakfın mukataalı veya icareteynli vakıf olup olmadığının araştırılması, davacı kurum olan Vakıflar Genel Müdürlüğünden gelen yazı cevabına göre tespit yapılmasının yeterli olmadığı, bu nedenle, vakfiye örneği, tapu kaydı uzman bilirkişiler aracılığıyla keşif yapılarak yerine uygulanması, vakfın niteliğinin tam olarak belirlenmesinden sonra karar verilmesi gerekçesiyle bozulmuştur.
Yerel mahkeme Vakıflar Genel Müdürlüğünden gelen yazı cevabının vakfın niteliğini belirlemede yeterli olduğu gerekçesiyle direnme kararı vermiştir.
Vakfın niteliği tam olarak belirlenmeden yazılı olduğu gibi hüküm kurulmasının yerinde olmadığı kanaatindeyiz.
Şöyle ki;
5737 sayılı Kanunun 17. maddesi “Tasarruf edenlerin veya maliklerin mirasçı bırakmadan ölümleri, kaybolmaları, terk veya mübadil gibi durumlara düşmeleri hâlinde icareteynli ve mukataalı taşınmaz malların mülkiyeti vakfı adına tescil edilir” hükmünü içermektedir.
Vakıflar Genel Müdürlüğünün görevleri 5737 sayılı Kanunun 35 ve 36. maddelerinde tek tek sayılmıştır.
Bu maddelere göre Vakıflar Genel Müdürlüğü MAZBUT Vakıfların her türlü işlemlerini yapmakta yetkili ve görevli iken; MÜLHAK Vakıflar ile cemaat, esnaf ve yeni vakıfların ise sadece denetimini yapmakla görevlidir.
5737 sayılı Kanunun 3. maddesindeki tanımlara göre;
MAZBUT VAKIF: Medeni Kanunun yürürlük tarihinden önce kurulmuş olup Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıflardır.
MÜLHAK VAKIF: Medeni Kanunun yürürlük tarihinden önce kurulmuş ancak yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere bırakılan vakıflar olarak açıklanmıştır.
Aynı Kanunun 4. maddesinde VAKIFLARIN Özel Hukuk Tüzel Kişiliğine sahip olduğu belirtilmiştir.
Bu Kanun maddelerinden anlaşılmaktadır ki, Vakıflar Genel Müdürlüğü, MAZBUT Vakflarla ilgili her türlü davayı açabilmekte aktif dava açma yetkisi varken,
MÜLHAK Vakıflarda, vakfın mütevelli heyeti ile yönetilmesi durumunda tapu iptali gibi davayı açma yetkisi bulunmamaktadır.
HMK’nın 114. maddesinde dava şartları tek tek sayılmış (d) bendinde aktif, pasif dava ehliyetinin de dava şartlarından olduğu açıklanmıştır.
HMK’nın 115/2. maddesinde ise dava şartlarının noksanlığı halinde davanın usulden reddedileceği hükmü getirilmiştir.
Yine Vakıflar Kanununun 18. maddesi taviz bedelini düzenlemiş “Tapu kayıtlarında, icareteyn ve mukataalı vakıf şerhi bulunan gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde veya tasarrufundaki taşınmazlar, işlem tarihindeki emlak vergisi değerinin yüzde onu oranında taviz bedeli alınarak serbest tasarrufa terk edilir.” hükmünü getirmiş, taviz bedelinin alınması ile taşınmazın serbest tasarrufa terk edileceği kabul edilmiştir.
Somut olayda taşınmazın yabancı uyruklu gerçek kişiler adına tapuda kayıtlı olduğu, İstanbul Defterdarının kayyım olarak atandığı, mahkemeden alınan izin doğrultusunda taşınmazın ihale ile 325.000TL’ye satıldığı taşınmazda bulunan vakıf şerhi nedeniyle yüzde on taviz bedelinin davacı … İdaresine ödendiği, eldeki davada kalan 292.500TL bedelinde istenildiği anlaşılmakla,
Öncelikle, dava konusu vakfın ne vakfı olduğu, vakfiyesi bulunup bulunmadığı, MAZBUT vakıf mı, MÜLHAK vakıf mı, SAHİH vakıf mı, GAYRISAHİH vakıf mı olduğu, MÜLHAK vakıf olması ve mütevelli heyeti eliyle idare edilmesi hâlinde Vakıflar Genel Müdürlüğünün aktif dava ehliyetinin bulunmayacağı ve böyle bir davayı açamayacağı düşünülmeli, bu hususların açıklığa kavuşturulması içinde yerinde keşif yapılıp bilirkişiden rapor alınması gerekir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/1-1240 E., 2021/444 sayılı kararında da belirtildiği gibi Vakıflar Yasasının 17. maddesine dayalı açılan tapu iptali ve tescil davasında da, vakfın niteliği ve aktif dava ehliyetinin varlığı hususunda araştırma yapılması için oy birliği ile karar verilmiştir.
Taşınmaz yabancı uyruklu gerçek kişiler adına kayıtlı olup taviz bedeli ödendiğine göre serbest tasarrufa terk edildiği ve Türk Medeni Kanununun ilgili hükümleri doğrultusunda, gaip, mirasçısız ölenler hâlinde taşınmazın Hazineye geçeceği de göz önünde bulundurulmalıdır.
Belirtilen tüm bu nedenler doğrultusunda yerel mahkeme kararının değişik gerekçelerle bozulması gerektiği düşüncesi ile sayın çoğunluğun (taşınmazın tamamının bedelinin davacı … İdaresine verilmesine ilişkin kararı) onama kararına katılamıyoruz.