Yargıtay Kararı Hukuk Genel Kurulu 2018/1109 E. 2021/1718 K. 21.12.2021 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2018/1109
KARAR NO : 2021/1718
KARAR TARİHİ : 21.12.2021

MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi

1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; taraflar arasında 01.02.2007 tarihli “Satış Miktarına Bağlı Süreli Direkt Satış Sözleşmesi” imzalandığını, bu sözleşmeden sonra “Direkt Satış Sözleşmesi Değişiklik-Miktar” başlıklı sözleşme imzalandığını, bu sözleşmenin önceki sözleşmenin revize edilmiş hâli olup davalının daha önce de üstlendiği edimleri aynen kabul ettiğini, ancak davalının sözleşmeye aykırı davranarak satış noktasını terk etmek suretiyle üstlendiği ürün satışını gerçekleştirmeyerek sözleşmeye aykırı davrandığını, müvekkili şirketin sözleşme uyarınca davalıya pazarlama faaliyetlerine katılma bedeli olarak 5.900TL ödediğini, davalının sözleşmenin bitiminden önce işyerini terk etmesi nedeniyle katılma bedelini geri ödemesi gerektiğini, ayrıca davalının sözleşmenin 8. maddesinde kararlaştırılan 50.000Dolar cezai şarttan sorumlu olduğunu ileri sürerek sözleşme uyarınca katılma bedeli olarak davalıya ödenen 5.900TL’nin 3.566,07TL’lik kısmının, 4.445TL tutarında ıskonto alacağının ve sözleşme hükümlerinin davalı tarafça ihlâl edilmesi nedeniyle 50.000Dolar cezai şart alacağından 2.000Dolar’lık kısmının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; taraflar arasında imzalanan 01.02.2007 tarihli sözleşmenin üç yıl süreli olup 02.02.2010 tarihinde sona erdiğini, bu sözleşmeden sonra taraflar arasında başka sözleşme imzalanmadığını, dosyaya müvekkilinin imzalamadığı ancak adını gösteren kaşe ve imzanın bulunduğu başka bir sözleşmenin ibraz edildiğini, bu sözleşmenin müvekkili tarafından imzalanmadığını, taraflar arasında sadece 01.02.2007 tarihli sözleşmenin bulunduğunu, bu sözleşme gereğince de tüm edimlerini yerine getirdiğini, sözleşmeye aykırı hareket etmediğini, müvekkilinin sözleşmenin bitiminden bir buçuk yıl sonra ticarî faaliyetine son verdiğini, davacının iddia ettiği gibi sözleşmenin devamı sırasında işyerinin terk edilmesi durumunun söz konusu olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin Birinci Kararı:
6. İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 03.06.2014 tarihli ve 2013/242 E., 2014/153 K. sayılı kararı ile; taraflar arasında düzenlenen ilk sözleşme üç yıl süreli olup, başlangıç tarihinin 01.02.2007, bitim tarihinin 02.02.2010 olarak belirlendiği, ikinci sözleşmenin ise, Rekabet Kurulu’nun davacı şirket hakkında almış olduğu 10.09.2007 tarihli karar uyarınca taraflar arasında daha önce imzalanmış olan 01.02.2007 başlangıç tarihli sözleşmenin anılan karar ile uyumlu hâle getirilmesini temin maksadıyla şirketin ilk sözleşmeden doğmuş ve doğabilecek olan tüm alacak hakları saklı kalmak şartıyla düzenlendiğinin sözleşmenin birinci maddesinde belirtildiği, 10.09.2007 tarihli ikinci sözleşmede, sözleşme süresini açıkça belirleyen bir hüküm bulunmadığı, sadece ikinci maddesinde münhasırlığın yalnızca gazsız ürünler için geçerli olduğunun ve beş yıl süre ile sınırlı bulunduğunun, gazlı ürünlerin münhasırlık kapsamında olmadığının belirtildiği, bu hükümden, taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin üç seneden beş seneye çıkarıldığı sonucuna ulaşılamayacağı, her iki sözleşmenin de genel işlem şartlarında oluştuğu ve tüm hükümlerinin önceden davacı tarafından hazırlandığı, davalıya herhangi bir hüküm hakkında tartışma ve pazarlık olanağı tanınmadığı, her iki sözleşmenin de tümüyle katılmalı sözleşme niteliğinde olduğu, genel işlem şartlarından oluşan tüm sözleşmelerde şüpheli olan hususların, bu şartları kaleme alan sözleşme tarafı aleyhine yorumlanacağı, 10.09.2007 tarihli ikinci sözleşmenin beşinci maddesine göre, işletmecinin gazlı ve gazsız ürünler için toplam 2.150 koli miktarında ürünü müşterilere satmayı hedeflemekte olup, sözleşmenin herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın iş bu satış miktarının tamamlanması ile birlikte kendiliğinden sona ereceği, bu miktarın hesaplanmasında başlangıç tarihinin 01.02.2007 tarihi olarak belirlendiği, davacının noter tespitini 20.02.2012 tarihinde yaptırdığı, bir an için ikinci sözleşme ile taraflar arasındaki ilişkinin süresinin beş yıla çıkarıldığı kabul edilse bile beş yıllık sürenin 01.02.2012 tarihinde sona ereceği, noter tespitinin sözleşmenin bitiminden sonraki bir tarihte yapıldığı, davacının davalıya yönelik 2150 koli miktarını doldurmadığına dair herhangi bir ihtarda bulunmadığı, bu durumda davalının ön görülen miktarda ürün alımını gerçekleştiği ve sözleşmenin kendiliğinden son bulması nedeniyle davalının sözleşmeye aykırı bir davranışından bahsedilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 24.03.2015 tarihli ve 2014/16601 E., 2015/4094 K. sayılı kararı ile;
“…Somut olayda davacı, 23.03.2012 tarihli dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, davalıdan şimdilik 11.611,07-TL cezai şart, katılım payı ve iskonto alacağının tahsiline karar verilmesini talep ederek kısmi dava açmıştır. 6100 sayılı HMK’nın yürürlük tarihinden sonra kısmi dava açılamaz. Zira taraflar arasındaki sözleşmelerde, talep edilen alacakların miktarının tespitine yarar kıstaslar ortaya konmuştur. Bu nedenle alacağın belirlenmesi mümkündür.
Bu durumda mahkemece, dava ve usul ekonomisi bakımından HMK.’nun 115/2 maddesi uyarınca davasını tam dava olarak devam ettirmesi ve harcı tamamlatması konusunda davacı vekiline kesin süre verilerek sonucuna göre işlem yapılması gerekirken bu yönler gözetilmeksizin davanın esası hakkında karar verilmesi yerinde görülmemiştir,…” gerekçesiyle kararın bozulmasına, bozma nedenine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Mahkemenin İkinci Kararı:
9. İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 15.12.2015 tarihli ve 2015/624 E., 2015/1071 K. sayılı kararı ile, Özel Dairenin bozma kararına uyulduktan sonra, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 109/2. maddesinin yürürlükten kaldırıldığı ve bu nedenle kısmi dava açılabileceği, eldeki davanın da usulüne uygun olarak açıldığı ve dava şartlarının mevcut olduğu görülerek yargılamaya devam edildiği belirtilmek suretiyle önceki karar gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı:
10. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
11. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 24.05.2017 tarihli ve 2016/19089 E., 2017/4156 K. sayılı kararı ile;
“…Dava, taraflar arasındaki bayilik sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsiline ilişkindir. Taraflar tacir olup mahkemece taraflar arasındaki sözleşmedeki hangi hükümlerin genel işlem koşullarına hangi gerekçe ile aykırı olduğu belirtilmemiş olup tacirler arasında genel işlem koşullarının uygulanmasının sıkı koşullara bağlı olduğu hususu düşünülmemiştir. Davalı tarafından, direkt satış noktası sözleşmesi değişiklik – miktar başlıklı sözleşmedeki imza inkar edilmiştir. Öncelikle mahkemece söz konusu sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığı konusunda deliller toplanıp bilirkişi incelemesi yaptırılarak, rapor sonucuna göre imza davalıya ait ise söz konusu sözleşmenin 2. ve 5. maddesi uyarınca davalının gazlı ve gazsız ürünler için toplam 2150 koli ürünü alıp almadığı hususunda tarafların ticari defterleri üzerinde inceleme yaptırılarak davacının cezai şart isteminin yerinde olup olmadığı hususunun tartışılıp toplanacak tüm deliller doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken mahkemece bu hususlar dikkate alınmaksızın yanılgılı gerekçe ve hatalı hukuki değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
12. İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.02.2018 tarihli ve 2017/1028 E., 2018/94 K. sayılı kararı ile; davalı şirketin aynı işletme kaşesi ile onayladığı ve 01.02.2007 tarihini başlangıç tarihi olarak kabul ettiği, ilkine göre daha lehine olan hükümler içeren ikinci sözleşmedeki imzayı inkar etmesinin dürüstlük kuralına uymadığı gibi işletme kaşesinin iradesi dışında elinden çıkarak başka kişi tarafından kullanıldığını ispat edemediği, üstelik her iki sözleşmedeki imzanın birbirine oldukça benzemesi nedeniyle davalının imza inkarının reddi ile her iki sözleşmenin de tarafı olduğunun mahkemece kabul edilmesi nedeniyle bozma ilamında belirtilen bu durumun da zımnen geçersiz kaldığının tespit edildiği, ikinci sözleşmenin davalı tarafından imzalandığı kabul edilerek değerlendirme yapıldığı ve davacının alacaklı olmadığının tespit edildiği, gerek mahkemenin önceki kararındaki gerekçe gerekse bilirkişi raporlarındaki değerlendirmeler kapsamında davacının, davalının 2150 koli ürün satımını dolduramadığına ilişkin iddiasını ispatlayamadığı, ikinci sözleşme süresi beş yıl kabul edilse bile 01.02.2007 tarihinden itibaren beş yıllık sürenin 01.02.2012 tarihinde son bulduğu, bu tarihe kadar davalıyı temerrüde düşüren herhangi bir ihtarın bulunmadığı, dolayısıyla davalının sözleşmeye aykırı bir davranışının bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
13. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
14. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki sözleşme hükümlerinin genel işlem koşulları niteliğinde olup olmadığı, davacı tarafından sunulan “Direkt Satış Noktası Sözleşmesi Değişiklik – Miktar” başlıklı sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığı konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılarak, imzanın davalıya ait olması hâlinde sözleşmenin ikinci ve beşinci maddesi uyarınca davalının gazlı ve gazsız ürünler için toplam 2150 koli ürünü alıp almadığı hususunun araştırılmasının gerekip gerekmediği, mahkemece beş yıllık sürenin bitim tarihinin 01.02.2007 tarihli ilk sözleşme esas alınarak hesaplanmasının yerinde olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
15. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “genel işlem koşulları” hakkında genel bir açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
16. Genel işlem koşulları, sözleşme taraflarından birinin, ileride kuracağı sözleşmelerde karşı âkidine değiştirmeden kabul edilmek üzere sunma niyetiyle önceden, tek yanlı olarak saptadığı sözleşme koşullarıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 20/1. maddesinde genel işlem koşulları ilk defa tanımlanmıştır. Anılan madde; “Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir. Bu koşulların, sözleşme metninde veya ekinde yer alması, kapsamı, yazı türü ve şekli, nitelendirmede önem taşımaz.” şeklindedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, genel işlem koşullarının varlığını kabul edebilmek için bazı unsurların gerçekleşmiş olması gerekir.
17. Genel işlem koşulları kural olarak bir sözleşmenin içeriğini düzenlemek üzere hazırlanır ve bu faaliyet tek taraflı olarak sözleşmenin kurulmasından önce gerçekleşir. Amaç birden fazla sözleşme ilişkisinde kullanılacak koşulları saptamak ve bunları karşı âkidin müdahalesine imkân tanımadan bir kül olarak sözleşmeye dâhil etmektir. Bu koşulların nasıl hazırlandığı, kâğıda dökülüp dökülmediği, yazı türü, metnin sözleşme metnine dâhil olup olmadığı gibi hususlar genel işlem koşulu nitelendirmesi açısından önem taşımaz. Genel işlem koşullarının varlığını kabul edebilmek için karşı âkidin bunların içeriğine etki edememiş olması gerekir. Bu nedenle genel işlem koşullarının unsurları; bir sözleşmenin koşullarını oluşturmaları; sözleşmenin kurulmasından önce düzenlenmeleri; birden fazla sözleşme ilişkisinde kullanılmak üzere düzenlenmeleri ve genel işlem koşulları kullanan tarafından sözleşmeye dâhil edilmek niyetiyle karşı âkide sunulmalarıdır (Atamer, Yeşim: Sözleşme Özgürlüğünün Sınırlandırılması Sorunu Çerçevesinde Genel İşlem Şartlarının Denetlenmesi, İstanbul, 2001, s. 61 vd.).
18. Genel işlem koşulları TBK’nın 20-25. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Ayrıca 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 1. maddesi; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir” hükmünü haizdir. Buna göre bir sözleşmenin hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu sözleşme hangi Kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o Kanun hükümleri uygulanmalıdır. Ancak aynı Kanun’un 2. maddesi; “Türk Borçlar Kanununun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları, gerçekleştikleri tarihe bakılmaksızın, bütün fiil ve işlemlere uygulanır” şeklindedir.
19. Somut olayda, taraflar arasında imzalandığı ileri sürülen sözleşmelerin mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) yürürlükte olduğu tarihte düzenlendiği hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir. Bu nedenle sözleşmelerin düzenlendiği tarih itibariyle TBK yürürlükte olmadığından genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler somut olaya uygulanamayacağı gibi, bu hükümlerin 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi gereğince kamu düzeni ve genel ahlâka ilişkin bir kural niteliğinde bulunmaması nedeniyle geçmişe etkili şekilde somut olaya uygulanması da mümkün değildir. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2020 tarihli ve 2017/11-36 E., 2020/290 K. sayılı kararında da vurgulanmıştır.
20. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince; taraflar arasında 01.02.2007 tarihinde “Satış Miktarına Bağlı Süreli Direkt Satış Sözleşmesi” imzalanmış, sözleşmenin süresi üç yıl olarak belirlenerek 02.02.2010 tarihinde sona ereceği kararlaştırılmıştır.
21. Sözleşmenin üçüncü maddesinde, davalının 2150 miktar kadar ürünü müşterilerine satmayı hedeflediği, bu hedefi gerçekleştiremediği takdirde davacı şirketin kendisine yaptığı yatırımları iade edeceği, yedinci maddesinde, davalının davacı şirketin yazılı onayını almadan sözleşmedeki hak ve yükümlülüklerini başkasına devredemeyeceği, işyerini kısmen de olsa başkasına satmamayı, devretmemeyi, kiraya vermemeyi, ortak sayısını artırmamayı, iştigal ve ticarî faaliyet türünü değiştirmemeyi kabul ve taahhüt ettiği, sekizinci maddesinde, sözleşmenin davalı tarafından ihlâli hâlinde davacı şirketin sözleşmeyi tek taraflı olarak feshetmekte serbest olduğu ve davalının 50.000Dolar cezai şart olarak ödeyeceği kararlaştırılmıştır.

22. Sözleşmenin eki özel hükümler uyarınca, davacı şirketin bir kereye mahsus olmak şartıyla fatura karşılığı promosyon amaçlı %100 iskonto ile verdiği ürünlerin, sözleşmenin hangi nedenle olursa olsun süresinden önce sona ermesi üzerine davalının rayiç değerini derhâl ödemeyi kabul ettiği, davacı şirketin pazarlama katkı bedeli olarak davalıya ödediği 5.000TL’nin sözleşmenin hangi nedenle olursa olsun süresinden önce sona ermesi hâlinde davalı bu bedeli derhal iade edeceğini kabul etmiştir.
23. Davacı şirket tarafından dosyaya sunulan “Direkt Satış Sözleşmesi Değişiklik-Miktar” başlıklı sözleşmenin birinci maddesinde, iş bu sözleşmenin Rekabet Kurulu’nun davacı şirket hakkında aldığı 10.09.2007 tarihli karar uyarınca taraflar arasında daha önceden imzalanan 01.02.2007 tarihli “Satış Miktarına Bağlı Süreli Direkt Satış Sözleşmesi” başlıklı sözleşmenin anılan karar ile uyumlu hâle getirilmesinin temini amacıyla düzenlendiği, sözleşmenin beşinci maddesinde, davalının gazlı ve gazsız ürünler için toplam 2150 koli miktarında ürünü müşterilerine satmayı hedeflediği, herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın iş bu satış miktarının tamamlanması ile birlikte kendiliğinden sona ereceği, miktarın hesaplanmasında başlangıç tarihinin 01.02.2007 olacağı öngörülmüştür.
24. Anılan sözleşme ile de, davalı tarafça sözleşmenin ihlâli hâlinde ceza şart ödenmesi, özel hükümler uyarınca da promosyon amaçlı %100 iskonto ile verilen ürünlerin, sözleşmenin hangi nedenle olursa olsun süresinden önce sona ermesi üzerine davalının rayiç değerini derhâl ödemesi, davacı şirketin pazarlama katkı bedeli olarak davalıya ödediği 5.000TL’nin sözleşmenin hangi nedenle olursa olsun süresinden önce sona ermesi hâlinde davalının iade edeceği düzenlenmiştir.
25. Mahkemece, davalının “Direkt Satış Sözleşmesi Değişiklik-Miktar” başlıklı sözleşmedeki imzanın kendisine ait olmadığı yönündeki savunmasının reddi ile ikinci sözleşmenin davalı tarafından imzalandığı kabul edilerek değerlendirme yapılmış ve davacının, davalının 2150 koli ürün satımını dolduramadığına ilişkin iddiasını ispatlayamadığı, ikinci sözleşme süresi beş yıl kabul edilse bile 01.02.2007 tarihinden itibaren beş yıllık sürenin son bulduğu tarihin 01.02.2012 tarihi olduğu, bu tarihe kadar davalıyı temerrüde düşüren herhangi bir ihtarın bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
26. Davalı, dosya içerisinde yer alan ve davacı tarafından sunulan “Direkt Satış Sözleşmesi Değişiklik-Miktar” başlıklı sözleşmedeki imzanın kendisine ait olmadığını belirttiğinden, öncelikle söz konusu sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığı yönünden deliller toplanarak yapılacak bilirkişi incelemesi sonucunda, imzanın davalıya ait olması hâlinde sözleşme uyarınca davalının 2150 koli ürünü alıp almadığı noktasında tarafların ticarî defterleri de incelenmek suretiyle varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, ikinci sözleşmenin davalı tarafından imzalanıp imzalanmadığı tespit edilmeden yanılgılı gerekçe ile karar verilmesi yerinde değildir.
27. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, mahkemece “Direkt Satış Sözleşmesi Değişiklik-Miktar” başlıklı sözleşmedeki imzanın davalıya ait olduğu yönündeki karar gerekçesinin davalı tarafından temyiz edilmeyerek anılan sözleşmedeki imzanın davalıya ait olduğu hususunun kesinleştiği, bu nedenle imza incelemesine gerek olmadığı, mahkemece tarafların ticarî defterleri üzerinde bilirkişi incelemesi yapılarak davalının 2150 koli ürünü alıp almadığı saptanarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği, direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerektiği görüşü ile; “Direkt Satış Sözleşmesi Değişiklik-Miktar” başlıklı sözleşmenin, her iki tarafın yetkililerince imzalanmadıkça geçerlilik kazanmayacağının düzenlendiği, anılan sözleşmede davacı şirket yetkilisinin imzasının bulunmadığı, bu nedenle anılan sözleşmenin geçerli olmadığı, direnme kararı yerinde görülerek, Özel Dairece taraflar arasında imzalanan 01.02.2007 tarihli “Satış Miktarına Bağlı Süreli Direkt Satış Sözleşmesi” başlıklı sözleşme hükümleri değerlendirilmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
28. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
29. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 21.12.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI OY

Dava taraflar arasındaki bayilik sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsiline ilişkindir.
Davacı vekili 01.02.2007 tarihli “Satış Miktarına Bağlı Süreli Direk Satış Sözleşmesi” başlıklı sözleşmeye ve “Direk Satış Noktası Sözleşmesi (Değişiklik-Miktar)” başlıklı sözleşmeye dayalı olarak, satış noktasını terk etmek suretiyle üstlendiği ürün satışını gerçekleştirmeyerek sözleşmeye aykırı davranan davalının katılma bedelini geri ödemesi gerektiğini ve sözleşmenin 8. maddesinde kararlaştırılan 50.000Dolar cezai şarttan sorumlu olduğunu ileri sürerek katılma bedeli, iskonto alacağı ve cezai şartın tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, 01.02.2007 tarihli sözleşmenin 3 yıl süreli olup 2.2.2010 tarihinde sonlandığını, bu sözleşmeden sonra taraflar arasında başka sözleşme imzalanmadığını, sunulan ikinci sözleşmenin davalı tarafından imzalanmadığını, 01.02.2007 tarihli sözleşme gereğince edimlerin yerine getirildiğini sözleşmeye aykırı hareket etmediğini, sözleşmenin bitiminden bir buçuk yıl sonra ticarî faaliyetine son verdiğini sözleşmenin devamı sırasında işyerinin terkinin söz konusu olmadığını savunmuştur.
Mahkemece ilk sözleşme ve ikinci sözleşmenin taraflar arasında düzenlendiği, ikinci sözleşmenin Rekabet Kurulunun davacı şirket hakkında almış olduğu 10.09.2007 tarihli karar uyarınca taraflar arasında daha önce imzalanmış olan 01.02.2007 tarihli sözleşmenin anılan karar ile uyumlu hâle getirilmesini temin maksadıyla düzenlendiğinin sözleşmenin birinci maddesinde belirtilmiş olduğu, 2150 koli miktarı doldurmadığına yönelik davacının davalıya bir ihtarı bulunmadığı, bu satış miktarının tamamlanması ile birlikte sözleşmenin kendiliğinden sona ereceği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş, Özel Dairece ikinci sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığının bilirkişi incelemesi yaptırılarak imza davalıya ait ise 2150 koli ürün alıp almadığının tarafların ticarî defterleri üzerinde inceleme yapılarak cezai şartın belirlenmesi yönünden eksik inceleme nedeniyle kararın bozulması üzerine mahkemece yine her iki sözleşmedeki imzanın davalıya ait olduğu kabul edilerek önceki gerekçelerle davanın reddine dair kararda direnilmiştir.
Mahkemenin gerek ilk kararında gerekse direnme kararında ikinci sözleşmedeki imzanın davalıya ait olduğuna ve her iki sözleşmenin de taraflar arasında düzenlendiğine dair gerekçesi nedeniyle ikinci sözleşme hükümleri de nazara alınarak bozmadaki diğer araştırma eksikliğine direnilmiştir.
Her ne kadar davanın reddine dair verilen ilk karar ve direnme kararı davalının lehine ise de davalı ikinci sözleşmedeki imzayı cevap dilekçesinde inkar etmesi nedeniyle ret kararını imza inkarı yönünden temyiz etmemiş imzanın davalıya ait olduğunu kabul eden mahkeme kararına gerekçeden temyize gelmemiştir. Davalı “Dava reddedildi ancak ikinci sözleşme hiç nazara alınmamalıydı çünkü bu sözleşmeyi imzalamadım bu nedenle de davanın reddi gerekirdi” diye temyiz nedeni yapmamıştır. Bu nedenle imzanın davalıya ait olduğu ve ikinci sözleşmenin de taraflar arasında düzenlendiği konusunda davacı lehine usulü müktesep hak doğmuştur. İlk kararı ve direnme kararını davacı temyiz etmiştir. Bu gerekçeyle Özel Dairenin ikinci sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığının belirlenmesi ve bu konuda bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği yönündeki bozmasına ve sayın çoğunluğun da direnme kararının bu yönde de bozulması görüşüne katılmamaktayım.
Ancak sözleşmeler 6098 sayılı TBK’nın yürürlüğünden önce düzenlendiğinden genel işlem şartı hükümleri uygulanmayacaktır ve direnme kararının sayın çoğunluğun da kabul ettiği gibi davalının 2150 koli ürün satımını doldurup doldurmadığı konusunda ticarî defterler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiğine dair bozma nedenine aynen katılıyorum. Açıklanan nedenlerle direnme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerektiğini düşünüyorum.

KARŞI OY

Taraflar arasında 16.01.2007 tarihinde yapılmış ve her iki tarafın imzasını taşıyan, “Satış Miktarına Bağlı Süreli, Direkt Satış Sözleşmesi” başlıklı münhasırlık sözleşmesi bulunmaktadır. Rekabet Kurulu tarafından alınan 10.09.2007 tarihli karar ile gazlı ürünler hakkında münhasırlık sözleşmesi yapma yasağı getirildiğinden de söz edilerek düzenlenen ve önceki sözleşmenin Rekabet Kurulu kararına uygun hâle getirilmesini amaçladığı anlaşılan “Direkt Satış Sözleşmesi (Değişiklik–Miktar)” başlıklı sonraki sözleşme de dosyaya sunulmuştur. İkinci sözleşmede sadece davalıya atfen atılmış imza bulunmakta olup sözleşme davacı tarafından imzalanmamıştır.
Davalı sunulan ikinci sözleşmedeki imzanın kendisine ait olmadığını savunmuş ancak birinci sözleşmenin varlığına itiraz etmemiştir.
Mahkemece ikinci sözleşmedeki imzanın davalıya ait olduğu kabul edilmekle birlikte bu sözleşmedeki genel işlem şartlarından da söz edilerek ilk sözleşme hükümlerinin esas alındığı da belirtilerek davanın reddine karar verilmiştir. Özel dairece tacirler arasında genel işlem koşulu hükümlerinin sıkı şartlara bağlı olduğu, sözleşmenin hangi hükmünün geçersiz sayıldığının yeterli gerekçe ile açıklanmadığı, öncelikle davacı sözleşmedeki imzayı kabul etmediği için bu hususun araştırılması gerektiği yönünde bozma kararı verilmiş olup öncelikle imza incelemesi yapılması gerekip gerekmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.
Sözleşme tarihine göre uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) 13. madde gereğince yazılı şekilde yapılması gereken sözleşmelerde borç altına girenlerin imzalarının bulunması zorunludur. Bu hüküm yazılı şekilde yapılmanın kanunda geçerlilik şartı olarak düzenlendiği sözleşmelerle ilgili olup taraflar arasındaki sözleşmenin kurulması için kanunda geçerlilik şartı bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenle, sözleşmenin kurulması için tarafların karşılıklı olarak iradelerinin uyuşması yeterli olup, anlaşmanın sözlü olarak da yapılması mümkün ve geçerlidir. Sözlü anlaşma dahi geçerli olmakla birlikte 6100 sayılı HMK’da yer alan yazılı delille (senetle) ispat kuralı karşısında, ispat koşulu olarak yazılı delilden söz edebilmek için BK 13. madde kıyasen uygulanmalı ve her iki tarafça imzalanmamış olsa dahi borç altına girenin imzasını taşıyan sözleşmeler ispat bakımından yeterli sayılmalıdır. Bu nedenledir ki kendi imzasını taşımasa bile karşı tarafın imzasını taşıyan bir sözleşmeye delil olarak dayanan kimse bu sözleşmeden anlaşılan kendisiyle ilgili irade beyanını kabul etmiş sayılmalı ve geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı kabul edilmelidir.
Yazılı şekilde yapılmış bir sözleşmeden söz edebilmek için borç altına giren tarafın imzalamış olması yeterli ise de taraflar bunun aksine sözleşme yaparak özel bir geçerlilik koşulu kararlaştırabilirler. Böyle bir kararlaştırma var ise sözleşme ilişkisinin varlığı yönünden artık BK 13. madde hükmüne değil tarafların kararlaştırdıkları aksine hükme değer vermek gerekir.
Dosyaya sunulan davacı tarafın dayandığı ikinci sözleşmede 15. maddeden sonra numarasız olarak yer verilen düzenlemede; “Taraflar arasında daha önceden imzalanmış olan diğer tüm sözleşmeleri ortadan kaldıran işbu Sözleşme, yukarıdaki Genel Hükümler dairesinde yürürlük kazanmak ve kendiliğinden sona ermek kaydıyla 1 (bir) nüsha hâlinde tanzim, imza ve karşılıklı teati edilmiş olup, ŞİRKET’in imza yetkililerince imzalanmış olmadıkça geçerlilik kazanmayacaktır.” hükmü bulunmaktadır. Sözleşmedeki tanımlara göre sözü edilen Şirket davacı tarafı ifade etmektedir.
Dosyaya sunulan sözleşme örneğinde sadece davalı taraf imzası bulunmakta olup sözleşme davacı tarafça imzalanmamıştır. Sözleşmenin dosyaya sunulduğu tarihe göre sözleşmede belirtilen süre dolmuş olup kararlaştırılan bu süre içinde dahi davacı tarafın sözleşmeyi imzalamadığı açıkça anlaşılmaktadır. Şirket tarafından sözleşmenin imzalanmış olması taraflarca açıkça bir geçerlilik koşulu olarak kararlaştırılmış olduğundan artık BK 13. madde hükmüne göre sonuca gidilemeyeceği için sözleşmenin diğer tarafça imzalanmış olması bir önem taşımamakta olup, ikinci sözleşmenin geçerli bir biçimde kurulmadığı kabul edilmelidir.
İkinci sözleşmenin geçerli biçimde kurulup varlık kazanmadığı açıkça anlaşıldığına göre artık bu sözleşmedeki imzanın davalı tarafa ait olup olmadığının araştırılmasına da gerek yoktur.
Bu durumda ikinci sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığı hakkında araştırma yapılması gerekmediği yönünden önceki hükümde direnilmesi yukarıda açıklanan değişik gerekçeyle yerindedir. Özel dairece eksik inceleme nedeniyle bozma kararı verilmiş ve özellikle davacı tarafın ilk sözleşmeye dayalı bir talepte bulunup bulunmadığı, ilk sözleşmede kararlaştırılan 3 yıllık sürenin dolmasından uzun süre sonra yaptırılan noter tespitine dayalı olarak açılan bu davada ilk sözleşmeye dayalı olarak talepte bulunulup bulunulmadığı, talepte bulunulduğu kabul edilir ise buna göre bir ispatın gerçekleşip gerçekleşmediği hususları değerlendirilerek esastan bir karar verilmiş olmadığından işin esasının özel dairece incelenmesi gerekmektedir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle; dayanılan ikinci sözleşmedeki imzanın davalıya ait olup olmadığı hakkında araştırma yapılması gerekmediği kabul edilerek önceki hükümde direnilmesi yerinde olduğu için, direnme bu nedenle uygun bulunarak ikinci sözleşme dışındaki delillere göre işin esası incelenmek üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumuzdan, ikinci sözleşmenin geçerli olduğu kabul edilerek özel daire kararı gibi direnme hükmünün bozulması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.