Yargıtay Kararı 13. Hukuk Dairesi 2012/6715 E. 2012/12438 K. 15.05.2012 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 13. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/6715
KARAR NO : 2012/12438
KARAR TARİHİ : 15.05.2012

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, 13/04/1999 tarihli avukatlık ücret sözleşmesi gereğince davalı şirketin vekili olarak tapu iptal tescil ve tazminat davaları açtığını, söz konusu davalar için 4.000,00 TL üzerinden karalaştırılan avukatlık ücretinin 2.000,00 TL’lik kısmının peşin ödendiğini, bakiye 2.000 TL’lik kısmının ise, sözleşme tarihindeki kur karşılığı üzerinden 9.523 DM’ye çevrildiğini, vekalet görevini özenle ve gereği gibi yerine getirmekte iken, 30.12.2004 tarihinde davalı tarafından haksız olarak azledildiğini, bakiye vekalet ücretinin ise ödenmediğini, tahsili için başlatmış olduğu icra takibine de itiraz edildiğini ileri sürerek, itirazın iptaline, %40 inkar tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davacı avukatın açılan davalarla ilgili kendilerine bilgi ve hesap vermediğini, vekaleti özenle yerine getirmediğini, azlin haklı olduğunu savunarak, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, “30/12/2004 tarihli azilnamede, davacı avukatın kusur ve ihmalinden söz edilmediğinden, dava sırasında azil nedeni olarak bildirilen hususların dinlenme olanağının bulunmadığı” gerekçesiyle, davacının sözleşmeden kaynaklanan vekalet ücretini talep edebileceği kabul edilerek, davanın kısmen kabulüne, 4.869,03 Euro alacak miktarı üzerinden takibe yapılan itirazın iptaline, fazlaya ilişkin talebin reddine, %40 oranındaki icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1-Anayasa’nın 36. maddesine göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle, yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir.
Bir hakkın içerik ve çerçevesini düzenlemek, onun kullanılmasının tabi bulunduğu hukuki sınırları göstermek, kanun koyucunun yetkisindedir. Dolayısıyla, herhangi bir hakkı düzenleyen kanunda ve eğer varsa, onunla ilgili düzenlemeler taşıyan diğer kanunlarda açık sınırlamalar mevcut olmadıkça, kanun hükümleri, o hakkın kullanılmasını kısıtlayacak veya kısmen ya da tamamen ortadan kaldıracak şekilde bir yoruma tabi tutulamaz. Zira aslolan, kanunda sınırlamayı öngören açık bir hüküm bulunmadıkça, maddi hukukun tanıdığı bir hakkın, o hakkın sahibince tam olarak, hakkın gerektirdiği çerçeve içerisinde, hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın kullanılmasıdır. Öte yandan, gerek bir hakkını dava konusu yapan ve gerekse, aleyhine açılan davadaki savunmasını bir hakka dayandıran tarafa, iddiasını ve savunmasını, usul hukuku kurallarının elverdiği en geniş ölçüde ortaya kayma ve kanıtlama olanağının tanınması da, Hukuk Devleti ilkesinin bir gereğidir. Aksi yöndeki bir düşüncenin, davalının savunma hakkının daha başlangıçta kısıtlanmasına neden olması, olguların ortaya konulup tartışılmasını imkansız hale getirmesi kaçınılmazdır.
Bu açıklamalardan sonra dava konusu olaya bakılacak olursa, davacı avukat, vekaletten haksız olarak azledildiğini ileri sürerek, vekalet ücreti alacağının tahsili için takip başlatmış, davalının itirazı üzerine de “itirazın iptali” istemiyle eldeki davayı açmış, davalı ise azlin haklı olduğunu savunmuştur. Bu durumda davada öncelikle çözümlenmesi gereken husus, azlin haklı olup olmadığına ilişkindir. Davalı, her ne kadar azil ihtarında herhangi bir azil nedenine dayanmamışsa da, gerek cevap dilekçesinde, gerekse yargılama sırasında, davacı avukatın kendilerine yeterli bilgi vermediğini, ara kararlarını zamanında yerine getirmediğini, takip etmiş olduğu bir davanın bu nedenle işlemden kaldırılmasına neden olduğunu, aralarındaki güven ilişkisinin zedelenmesi nedeniyle de davacının haklı olarak azledildiğini savunmuştur. Mahkemece azil ihtarında belirtilmemiş olduğu gerekçesiyle, davalının savunmasında bildirmiş olduğu bu azil nedenleri üzerinde inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. Oysa ki, vekalet sözleşmesine ilişkin genel düzenlemeleri içeren Borçlar Kanunu’nun 386. ve sonraki maddelerinde, müvekkilin azil iradesini bildirirken azil sebeplerini de aynı anda ve bütünüyle bildirmekle yükümlü olduğu yönünde herhangi bir hüküm bulunmadığı gibi, “Özel Kanun” niteliği taşıyan Avukatlık Kanununda da, bu yönde herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır.
Gerçekten de, Borçlar Kanununun 396/1. maddesinde, vekaletten azlin ve vekillikten istifanın her zaman caiz olduğu belirtilmiş, azil iradesinin bildirimi, gerek azil sebepleri ve gerekse zaman itibariyle hiçbir sınırlandırmaya tabi tutulmamıştır. Söz konusu maddenin 2. fıkrasındaki, azil ve istifanın münasip olmayan bir zamanda gerçekleşmesi halinde, bundan dolayı karşı tarafın uğradığı zararın tazmin yükümlülüğüne ilişkin hüküm ise, azil ve istifayı herhangi bir yönden sınırlandırıp, kısıtlayan değil, tersine, bu hakkın kullanılmasına ilişkin serbestiyi teyit eden ve sadece münasip olmayan bir zamanda gerçekleştiği takdirde bunun olası sonuçlarını düzenleyen bir içeriktedir. Yine Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesi de, vekaletten azil veya istifaya, bunların haklı nedenlere dayalı olup olmamasına göre değişen farklı sonuçlar bağlamaktadır. Tüm bu nedenlerle somut olayda, davalı tarafın, azil iradesinin bildirimine ilişkin ihtarnamesinde açıkladığı azil sebebiyle bağlı bulunmadığı, görülmekte olan davada yeni ve başkaca azil sebeplerini bildirebileceği, azlin haklı olduğu yönündeki savunmasını da bu sebeplere dayandırabileceği kabul edilmelidir. Aksinin kabulü, Anayasa’da düzenlenip güvence altına alınmış olan savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Esasen, bu yorum tarzı, vekalet sözleşmesinin hukuksal niteliğine, özellikle de, vekalet ilişkisinin kurulmasının adeta ön koşulunu oluşturan ‘karşılıklı güven’ unsuruna, dahası, bu unsurla yakın bir ilgisi bulunan, kanunda açıkça düzenlenmemekle birlikte öğretide ve yargısal uygulamalarda vekilin borçlarından biri olarak kabul edilen ve vekalet ilişkisinin sona ermesinden sonra dahi varlığını devam ettireceği benimsenen ‘sır saklama yükümlülüğü’ne de uygun bir sonucu ortaya koymaktadır.(Bkz. HGK’nun T. 11.10.2006, E.2006/13-610, K.2006/639 sayılı kararı)
O halde mahkemece, davalının savunmasında bildirmiş olduğu azil nedenleri ile ilgili inceleme ve değerlendirme yapılmak suretiyle, azlin haklı olup olmadığı belirlenerek, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanlış değerlendirmelerle yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
2-Bozma nedenine göre, davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada gerek görülmemiştir.
SONUÇ: 1. bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün, temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, 2. bent gereğince davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan 125.00 TL. temyiz harcının istek halinde iadesine, 15.5.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.