Yargıtay Kararı 7. Hukuk Dairesi 2021/205 E. 2021/2042 K. 18.10.2021 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 7. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/205
KARAR NO : 2021/2042
KARAR TARİHİ : 18.10.2021

7. Hukuk Dairesi
MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi

Davacılar vekili tarafından, davalılar aleyhine 26/07/2016 tarihinde verilen dilekçeyle hacizin kaldırılması talep edilmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 06/02/2018 tarihli hükmün istinaf yoluyla incelenmesi bir kısım davalılar vekilleri tarafından talep edilmiştir. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince istinaf talebinin kabulüne dair verilen kararın davalı SGK vekili ve davalı … San. Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içeriğindeki tüm kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü.

KARAR

Dava, menfi tespit ile tapu kaydındaki haciz şerhinin terkini istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, müvekkillerinin birlikte hissedar oldukları … ada 65 parselde kayıtlı gayrimenkuldeki hisselerini Osmaniye 1. Noterliğinin 01/02/2012 tarih ve 1470 sayılı, 02/03/2012 tarih ve 2934 sayılı ve 10/07/2012 tarih ve 7695 sayılı işlemi ile tapuda satış yapılması konusunda müteahhit …’ın kardeşi …’a vekaletname düzenlendiğini, buna istinaden … tarafından yapılan satış işlemi ile dava konusu taşınmazın müteahhit … adına tescil edildiğini, yapılan satış işlemi sonucunda müteahhit …’ın sadece taşınmazı adına tescil ettirdiğini ve davacılara herhangi bir ödeme yapmadığını, arsa sahipleri davacılar ile sözleşme imzalandıktan sonra müteahhit …’a proje ve inşaat yapabilmek, kat mülkiyeti, cins tashihi, kat irtifakı yapabilmek, gayrimenkulün kendisine ait kısımlarını satabilmek, kadastro ve belediyede işlem yapabilmek için vekaletname verileceği hususunda anlaştıklarını, kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandıktan sonra arsa sahipleri olan davacılar tarafından müteahhit …’ın kardeşi …’a vekaletnameler verildiğini, müteahhit …’ın kardeşi …’ın müteahhit ile davacılar arasında yapılan sözleşmede belirtilen hususları yapmak yerine tapuların tamamını taraflar arasında imzalanan sözleşmeye aykırı şekilde 31.03.2013 tarihinde müteahhit …’a satış gösterilmek sureti ile devredildiğini, müteahhit … ile kardeşi … arasında kötü niyetli ve muvazaalı olarak yapılan satış işleminin batıl olduğunu, satış işleminin iptali için Osmaniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 12/04/2016 tarih ve 2016/267 Esas 2016/440 Karar sayılı dava dosyası ile tapu iptali ve tescili davası açıldığını ve davaya konu ettikleri tüm tapuların … adına olan kayıtlarının iptali ile davacılar adına tesciline karar verildiğini, yerel mahkeme tarafından verilen karar kesinleştikten sonra davacılar adına tapuda tescil işlemi yapıldığını, davaya konu taşınmazın tapu kaydı … adına olduğu dönemlerde …’ın davalılara olan borçları nedeni ile tapu kayıtlarının üzerine davalılar tarafından haciz şerhleri konulduğunu, takibe konu olan bu borçların tamamının davacılar adına olan arsayı kat karşılığı alan ve karşılığında belli miktar daire vermeyi taahhüt eden …’a ait borçlar olup davacılar ile hiç bir alakası bulunmadığını bu nedenlerle davacıların, davalılara borçlu olmadığının tespiti ile konulan hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.
Davalı … vekili, arsa sahipleri davacılar ile … ve …’ın kötü niyetli olduklarını, …’ın tapuyu muvazaalı olarak üzerine aldığını, Osmaniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2016/267 Esas sayılı davada verilen 2016/440 sayılı Kararla tapu iptali ve tesciline karar verildiğini bildirip hacizlerin kaldırılmasının istendiğinin, ancak Osmaniye 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin halen derdest olan 2013/145 Esas sayılı bir diğer dava dosyasındaki … vekili ile şimdiki davada …’ın muvazaalı işlem yaptığını ve kötüniyetli olduğunu bildiren davacılar vekilinin aynı vekil olduğunu, hiç kimsenin kendi muvazaasından faydalanıp kendi lehine hüküm ihdasını talep edemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Davalı … vekili, 11.09.2014 tarih 29116 sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayamlanan 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanunun 64. maddesi ile 31/05/2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile diğer Sosyal Güvenlik Mevzuatlarından kaynaklanan uyuşmazlıklarda hizmet akdine tabi çalışmaları nedeni ile zorunlu sigortalılık sürelerinin tespiti talepleri hariç olmak üzere dava açılmadan önce davalının Sosyal Güvenlik Kurumuna başvurulması zorunlu kılınmuş olup diğer kanunlarda öngörülen süreler saklı kalmak kaydı ile yapılan müracaatta 60 gün içerisinde cevap verilmez ise talebin reddedilmiş sayılacağını, kuruma karşı dava açılabilmesi için taleplerinin reddedilmiş veya reddedilmiş sayılması gerektiği düzenlendiğini kuruma edilmeden dava açılması durumunda 6100 sayılı Kanununun 114. maddesinde dava şartları sayılmış olup aynı maddenin son fıkrasında diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklı kalacağı düzenlendiğinden 6552 sayılı Kanun ile getirilen müracaat şartı dava şartı olarak nitelendirildiğini, ayrıca 6100 sayılı Kanununu 155. maddesinin ikinci fıkrasında mahkemenin dava şartı noksanlığını tespit etmesi halinde davanın usulden reddine karar vermesi gerektiğinin düzenlendiğini, bu nedenle davacı tarafından kurumlarına başvurulmadan açılan bu davanın dava şartı noksanlığından usulden reddine karar verilmesini savunmuştur.
Davalı … vekili, açılan davada müvekkilinin pasif husumet ehliyeti ve davacılarla bir alışverişinin olmadığını, davalının davacıların kat karşılığı arsa sattıklarını iddia ettikleri …’tan olan alacağını tahsil edemediği için aleyhinde icra takibi başlattığını ve kesinleşen takipte borçlu adına tapuda kayıtlı taşınmaz üzerine haciz konulduğunu, davacılar adına tescil edilen taşınmazların üzerindeki yükümlülükle birlikte geçmiş olduğundan davacılar adına tescil edilen taşınmazların alacak miktarı kadarı ile satılarak paraya çevrilebileceğini, davacılar ile dava dışı … ve kardeşi … arasında yapılan sözleşmeler ile Osmaniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2016/267 Esas sayılı dosyasında görülen davada müvekkilinin taraf olmadığını, üçüncü kişi olduğunu, dolayısıyla yapılan satış vaadi sözleşmesinin verilen vekaletnamelerin ve mahkeme kararının müvekkilini bağlayıcı bir yönü olmadığını bu nedenle açılan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Davalı … Madencilik Hazır Beton İnşaat Nakliyat İthalat İhracaat Tic. ve San. Ltd. Şti vekili, dava şartları mevcut olmadığından Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114/h maddesi uyarınca davacının davalı yönünden dava açmakta hukuki yararı olmadığı, davanın davalı yönünden tefriki ile davanın usulden reddi gerektiğini, açılan davanın menfi tespit davası olup, İcra ve İflas Kanununun 72/1 fıkrası uyarınca menfi tespit davası borçlu tarafından açılacak bir dava türü olduğunu, dolayısıyla da davacının menfi tespit davası açma hakkı olmadığını, bu nedenle Hukuk Muhakemeleri Kanununun 114/d maddesi uyarınca davanın usulden reddi gerektiğini, davacının mağduriyetine ilişkin zararının tazminat olarak davalı …’tan talep edilmesini, aksi halde alacağının tahsili konusunda yapılan hacizlerin kaldırılmasının hukuken mümkün olmadığını, açılan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulüne ve dava konusu taşınmaz üzerine konulan haciz şerhlerinin terkinine karar verilmiştir.
Hükme karşı, davalı … vekili, davalı … Başkanlığı vekili, davalı… L&T İş Makinaları A.Ş. vekili, davalı …, davalı … Yapı Malzemeleri İnş. Taah. Kömürcülük San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili ve davalı … Madencilik Hazır Beton İnş. Nak. İth. İhr. Tic. Ltd. Şti. vekili istinaf kanun yoluna başvurmuştur.
Adana Bölge Adliye Mahkemesince 01.04.2019 tarih, 2018/963 Esas, 2019/446 sayılı Kararı ile davalılar vekillerinin istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesinin 06.02.2018 tarih, 2016/1038 Esas, 2018/64 sayılı Kararını kaldırılmasına ve yeniden kurduğu hükümle davanın kabulüne, davalı … yönünden karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Hükmü, davalı … Başkanlığı vekili ve davalı … Madencilik Hazır Beton İnş. Nak. İth. İhr. Tic. Ltd. Şti. vekili temyiz etmiştir.
Haciz, kesinleşmiş icra takibinin konusu olan bir alacağın ödenmesini teminen borçluya ait ve haczi kabil bulunan mallara bir bakıma takibi yapan icra müdürlüğünün el koyması işlemidir.
İcra ve İflas Kanununun 91. maddesi hükmü gereğince, gayrimenkulün haczi ile takip konusu borç ve eşya arasında ilişki kurulur ve tasarruf yetkisi Türk Medeni Kanununun 1010. maddesi anlamında kısıtlanmış olur. Bu tür kişisel haklar tapu kütüğüne şerh verilmekle hak sahibine eşya üzerinde dolaylı da olsa hâkimiyet kurma hakkı sağlamaz ise de tasarruf yetkisinin dar anlamda kısıtlanması sonucunu doğurduğundan taşınmaz üzerinde sonradan bu hakla bağdaşmayan hak kazanan kişilere karşı da ileri sürülebilir hale gelir.
Haciz şerhinin usulsüz konulduğunun saptanması veya lehtarın talebi üzerine kaldırılması mümkün olduğu gibi Türk Medeni Kanununun 1010. maddesi uyarınca borcun ödenmesi, icra takibinin düşmesi ya da herhangi bir sebeple sona ermesi halinde de taşınmaz kaydının terkini mümkündür.
Eldeki dava konusu haciz şerhlerinin usulsüz konulup konulmadığının tespiti bakımından üzerinde durulması gereken sorun davalı haciz lehtarlarının iyiniyetli olup olmadıklarının saptanmasıdır. Bir tanımlama yapmak gerekirse iyiniyetten maksat “hakkın doğumuna engel olacak bir hususun hak iktisap edilirken kusursuz olarak bilinmemesidir.”
Belirtilen ilke, Türk Medeni Kanununun 1023. maddesinde aynen, “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı nitelikteki 1024. maddede, “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde vurgulanmıştır.
Öte yandan, 08.11.1991 tarihli ve 4/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; tapuda kayıtlı bir taşınmazı kazanan kimseye karşı, Türk Medeni Kanununun 1023. maddesinde öngörülen iyiniyet kurallarına aykırılık nedeniyle açılan tapu iptali davalarında, dava açma iradesinin kazanımın kötü niyete dayalı olduğu iddiasını da taşıdığı, kaldı ki öyle olmasa bile buradaki kötü niyet iddiasının hukuki niteliği itibariyle itiraz niteliğinde bulunduğu ve bu nedenle de yargılama sona erinceye kadar iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabi olmadan ileri sürülebileceği kabul edildiğinden bu durumun hakim tarafından resen nazara alınması ve kazanmanın kötü niyetle vuku bulup bulunmadığının tartışılması, davacıya bu konudaki delilleri sorulması ve toplanması gerekir. Türk Medeni Kanununun 1023. maddesine dayanan kazanmayı resen dikkate alacak olan hâkim, dosyadan anlaşılıyorsa iyi niyet şartının gerçekleşmediğini de resen dikkate almalıdır.
Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya bakıldığında:
Dosya içeriğinden, davacı arsa sahipleri ile dava dışı yüklenici arasında dava konusu 592 ada 65 parsel sayılı taşınmaz üzerinde inşaat yapımına ilişkin kat karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlendiği, kat karşılığı inşaat sözleşmelerine konu inşaatın tamamlanmaması nedeniyle arsa sahipleri tarafından yüklenici aleyhine 12.04.2016 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açıldığı, davalı müteahhidin davayı kabul etmesi üzerine, Osmaniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2016/267 Esas, 2016/440 Karar sayılı ilamıyla 592 ada 65 parsel sayılı taşınmazın yüklenici … adına olan tapu kaydının iptali ile arsa sahipleri adına tesciline karar verildiği, kararın 21.06.2016 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.
Dosyada mevcut tapu kayıtlarının incelenmesinde, davacıların maliki olduğu 592 ada 65 parsel sayılı taşınmaz tapu kaydına, davalılar tarafından 21.06.2016 tarihinden önce 12.07.2013, 03/06/2015, 13/08/2014, 26/11/2014, 05/10/2014, 02/01/2015, 24/02/2016, 27/01/2015, 18/03/2015, 21/04/2015, 30/03/2016, 03/06/2016 ve 09/04/2015 tarihli haciz şerhlerinin konulduğu görülmüştür.
Bu durumda mahkemece, dava konusu 592 ada 65 parsel sayılı taşınmaz hakkında davacıların açtığı tapu iptal ve tescil davasında verilen kararın tapuya tescil tarihinden önce konulan haciz şerhleri yönünden, Türk Medeni Kanunu 3. ve 1023. maddeleri gereği haciz lehtarlarının iyi niyetli olduğu kabul edilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken değinilen hususlar gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu sebeple bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 2018/963 Esas, 2019/446 sayılı Kararının BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın yatırana iadesine, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 373/2. maddesi uyarınca dosyanın Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesine GÖNDERİLMESİNE, 18.10.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.

(Muhalif)

KARŞI OY

Uyuşmazlığa konu taşınmazda arsa sahibi olan davacılar ile yüklenici … arasında kat karşılığı inşaat yapılmak üzere sözleşme imzalanmış, arsa sahipleri tarafından baştan itibaren arsadaki payları yükleniciye devredilmiştir. Yüklenicinin sözleşme gereği edimini yerine getirmemesi üzerine açılan dava ile yüklenici üzerinde bulunan tapu kaydı iptal edilmiştir. Tapu henüz yüklenici üzerinde iken, yüklenicinin borçlarından dolayı haciz şerhleri konulmuştur.
Davacılar, yüklenicinin edimini yerine getirmemesine bağlı olarak verilen tapu kaydı iptal edildiğinden, yüklenicinin borçlarından dolayı tesis edilen haciz şerhlerinin de terkini için bu davayı açmışlardır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin hukukî niteliğinin açıklanmasında fayda vardır.
Arsa payı karşılığı kat yapım sözleşmeleri, inşaat sözleşmelerinin bir türüdür. Bu sözleşmelerde genel olarak, müteahhit (yüklenici) kendi malzemesi ile yapacağı inşaattan bir bölümü arsa sahibine vermeyi yükümlenmesine karşılık, arsa sahibi de üzerinde inşaat yapılacak arsanın belli bir payını yahut tamamını tapuda müteahhit adına intikal ettirmeyi taahhüt eder. Bu suretle, müteahhidin yapıp teslim edeceği daireler ve bağımsız bölümlerin bedel olarak karşılığı, arsa üzerinden verilecek pay ile aynî olarak ödenmektedir. Bu tür sözleşmelerde, müteahhidin arsa sahibine vereceği bağımsız bölüm veya bölümler, arsa sahibince tahsis edilecek arsa üzerinde yapılacak inşaattan olabileceği gibi, müteahhidin (yüklenicinin) bir başka yerdeki inşaatından da olabilir. Sözleşme bu özelliğine göre, müteahhit (yüklenici) yönünden inşaat yapmak yükümlülüğü, arsa sahibi yönünden ise tapuda pay geçirim taahhüdünü içerdiğinden, inşaat yapma ve satış vaadi olarak karmaşık, iki tipli bir nitelik taşımaktadır (Kostakoğlu, Cengiz: İçtihatlı İnşaat Hukuku ve Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri, İstanbul, 2011, s. 61).
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, tapulu taşınmazın veya tapulu taşınmaz payının devrini içermesi nedeniyle karşı tarafın kabulü yoksa tek taraflı olarak feshedilemez; feshe hâkim karar verir (Yavuz, Nihat: Türk Borçlar Kanununa Göre Eser ve Hizmet Sözleşmeleri, Ankara, 2011, s. 731).
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine göre inşaat yapan müteahhidin, yaptığı işin karşılığı olan arsa payını talep hakkı, kural olarak arsa sahibine verilmesi gereken dairelerin teslimi anında doğar. Ancak taraflar yasa hükmünün aksine, arsa payının devrine ilişkin özel koşullar kararlaştırabilir. Örneğin, üzerinde inşaat yapılacak arsanın müteahhide verilmesi öngörülen payının, peşinen devri kabul edilebileceği gibi, müteahhide isabet edecek bağımsız bölümlerin kat irtifaklı arsa paylarını, inşaatın belirli aşamalarında devri de kararlaştırılabilir. İnşaatın tamamlanmasından önce müteahhide pay devri yapılması, inşaat yapımı sırasında müteahhide gerekli olan sermayenin sağlanarak işin bir an önce bitirilmesi amacını gütmektedir. Peşinen tapuda yapılan bu pay devri bir nevi avans niteliğindedir.
Diğer taraftan hukukumuzda, kişilerin satın aldığı şeylerin ileride kendilerinden alınabileceği endişesi taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, satın alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. İyi niyetten maksat “hakkın doğumuna engel olacak bir hususun, hak iktisap edilirken kusursuz olarak bilinmemesidir”. Belirtilen ilke, TMK’nın 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddede; “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde vurgulanmıştır. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden, iktisapta bulunan kişinin iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Söz konusu kişinin gerçekten iyi niyetli olması sözleşme yaptığı tapu malikinin gerçek hak sahibi olduğuna inanması kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen gerçek hak sahibi olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesinin imkânsız olması gerekir. Bu görüşten hareketle kötü niyet iddiasının def’î değil itiraz olduğu, her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece re’sen nazara alınacağı gerek 08.11.1991 tarihli ve 1990/4 Esas, 1991/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme kararında ve gerekse bilimsel görüşlerde ortaklaşa kabul edilmiş, benimsenen bu ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.05.2001 tarihli ve 2001/1-422 Esas, 2001/434 sayılı Kararında da kapsamlı olarak açıklanmıştır.
Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri karşılıklı edimler içerdiğinden, yüklenicinin peşinen kendisine devredilen tapuya hak kazanabilmesi için sözleşmede açık bir hüküm bulunmadıkça kendi edimini yüklendiği özen borcu uyarınca kanuna, sözleşme hükümlerine fen ve sanat kurallarına uygun olarak ifa etmiş olması gerekmektedir. Eş söyleyişle yüklenici edimini tam olarak yerine getirdiğinde, kendi adına düşen bağımsız bölümlerin tescilini isteyebilecektir. Nitekim yüklenici edimini yerine getirmediği takdirde arsa sahibine sözleşmenin feshi ile devredilen tapunun iptalini isteme hakkı doğmaktadır. Zira ani edimli türden olan eser sözleşmeleri kural olarak geriye etkili olarak sonuç doğurmaktadır (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 25.01.1984 tarihli ve 1983/3 Esas, 1984/1 sayılı Kararında da kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin kendi kusuruyla işi muayyen bir zamanda bitirmeyerek temerrüde düşmesi hâlinde, uyuşmazlığın kural olarak BK’nın 106-108. maddeleri gereğince çözümlenmesi gerektiği, ancak olayın niteliği ve özelliği haklı gösteriyorsa TMK’nın 2. maddesi uyarınca sözleşmenin ileriye etkili sonuç doğuracağına karar vermek gerektiği belirtilmiştir).
İnşaatın kısa sürede tamamlanması amacıyla inşaatın başında bu sözleşme uyarınca tapuda devir yapılmasına rağmen, yüklenici edimini yerine getirmemesi nedeniyle sözleşmeden dönüldüğünde artık tapuda yapılan devrin sebebi ortadan kalkacak ve kayıt yolsuz tescile dönüşecektir. Avans niteliğindeki bu paylar, yüklenici temerrüde düştüğünde arsa sahibi tarafından geri istenebilir ve yüklenici ile bağımsız bölüm almak üzere sözleşme yapan üçüncü kişiler, tapuda yapılan devre rağmen bu payları arsa sahibine iade etmek zorundadır. Bu durumda üçüncü kişiler için TMK’nın 1023. maddesi uygulanamaz. Zira üçüncü kişiler yüklenicinin halefidir. Bu sözleşmenin arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine istinaden yapıldığını, yüklenici inşaatı tamamladığında bağımsız bölümü alabileceğini bilirler veya bilmeleri gerekir. Bu sebeple TMK’nın 1023. hükmünün uygulanması için aranan iyi niyet şartı, üçüncü kişi açısından gerçekleşmez. Nitekim Anayasa Mahkemesi de 20.07.2017 tarihli ve 2014/12321 başvuru numaralı kararında böyle bir durumda yükleniciden tapuda devir suretiyle pay alan üçüncü kişilerin mülkiyet haklarının ihlal edilmediğine karar vermiştir. Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 21.01.2020 tarihli ve 2018/23-240 Esas, 2020/43 sayılı Kararında, yine 2017/7 Esas, 2021/1301 sayılı Kararlarında da benimsenmiştir.
O hâlde, yüklenici tarafından edimin yerine getirilmemesi nedeniyle dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptal edilmesi karşısında, taşınmazda hak sahibi olmayan yüklenicinin borçları nedeniyle tesis edilen hacizlerin, gerçek hak sahibi olan davacı maliklere karşı ileri sürülemeyeceği gibi, davalıların iyi niyet iddiası dinlenemez. TMK’nın 1023. maddesinin de uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu nedenlerle; mahkemece yolsuz olarak davalılar lehine tesis edilen hacizlerin terkinine karar verilmesinde isabetsizlik bulunmamaktadır.
Adana Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 01.04.2019 tarihli kararının onanması gerektiğinden, sayın çoğunluğun bozmaya ilişkin kararına ve gerekçesine katılmıyorum.