YARGITAY KARARI
DAİRE : Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2019/116
KARAR NO : 2022/231
KARAR TARİHİ : 01.03.2022
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalı şirketin müvekkiliyle aralarındaki elektrik aboneliği sözleşmesi çerçevesinde Mart 2005-Nisan 2013 tarihleri arasında elektrik tüketim faturası düzenlediğini, söz konusu faturalara kayıp-kaçak bedeli adı altında borç yansıtılarak bu bedellerin müvekkilinden tahsil edildiğini, söz konusu işlemin hukuka aykırı olduğunu, hiçbir yasal dayanağı bulunmadığını, başkaları tarafından kullanılan kaçak elektriğin faturalarını düzenli ödeyen ve kaçak elektrik kullanmayan kişilere yüklenemeyeceğini, bazı faturalarda bu meblağın açıkça yazılmaksızın borca yansıtıldığını, gerçek miktarın ancak bilirkişi incelemesi vasıtasıyla belirlenebileceğini ve haksız tahsil edilen tüm meblağın müvekkiline iadesi gerektiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 20.000TL’nin davalından tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) 27.09.2012 tarihli, 28424 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 4019 sayılı Kurul Kararı uyarınca elektrik dağıtım lisansı sahibi tüzel kişiler tarafından dağıtım ve perakende satış faaliyetlerinin 01.01.2013 tarihinden itibaren ayrı tüzel kişilikler altında yürütülmesine dair düzenleme yapıldığını, bu çerçevede 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) kısmî bölünmeye ilişkin esaslara göre külli halefiyet ilkesi kapsamında bölünme işlemlerinin gerçekleştiğini, 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun “Dağıtım Faaliyeti” başlıklı 9/2. maddesine göre elektriğin satışının müvekkili tarafından sağlanmadığını, bu işi bölünmeye ilişkin esaslar çerçevesinde kurulan perakende satış şirketleri tarafından yürütüldüğünü, dağıtım şirketindeki perakende faaliyetine ilişkin her türlü hak, alacak ve borcun … Elektrik Perakende Satış Anonim Şirketine (…) geçtiğini, kısmî bölünmenin 03.07.2013 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığını, TTK’nın 179/4. maddesine göre tescil anında envanterde yer alan bütün aktif ve pasiflerin devralan şirkete geçtiğini, kısmî bölünme ilanının “Amaç” başlıklı 3. maddesine göre müvekkili şirketin malvarlığının bir bölümünün (İlan, m. 3/a) , bunun yanında abonelerle yapılan perakende satış sözleşmelerinin ve bu sözleşmeler kapsamında doğan tüm hak ve borçların kül hâlinde …’a devredileceği (3/b), hangi şirket tarafından yahut hangi şirkete karşı açıldığına bakılmaksızın bölünmenin gerçekleştiği tarihe kadar açılmış yahut açılacak dağıtım faaliyetiyle ilgili tüm dava ve icra dosyalarından doğan hak ve borçların müvekkili …’a, perakende satış faaliyetiyle ilgili olanların ise …’a ait olacağının (3/e) belirlendiğini, bu nedenle alacak-borç yükümlülüğünün …’a ait olduğunu, TTK’nın 176. maddesine göre davadaki talep haklı görülecek olursa dâhi bölünme planıyla kendisine borç tahsis edilen (birinci derece sorumluluğu bulunan) şirketin ödeme yükümlülüğü altında bulunduğu, bu şirkete yasal başvuru yapılmaksızın ikincil sorumlu şirketlerden talepte bulunulamayacağını, davanın konusunu oluşturan fatura bedellerini tahsil eden şirket kendisi olmadığından müvekkilinin bedellerin iadesinden sorumlu tutulamayacağını, tüm bunların yanı sıra davaya konu kayıp kaçak bedeli uygulamasının kanuna uygun olduğunu ve EPDK kararı iptal edilmeksizin iadesinin mümkün olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. … Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.02.2016 tarihli, 2015/439 E., 2016/70 K. sayılı kararı ile; …’nin 01.01.2013 tarihinden itibaren … Elektrik Parekende Satış A.Ş. ve … Elektrik Dağıtım A.Ş. olarak bölündüğü; bölünme sözleşmesinin 3. maddesi kapsamında, hangi şirket tarafından ya da hangi şirkete karşı açıldığına bakılmaksızın, bölünmenin gerçekleştiği tarihe kadar lehe/aleyhe açılmış/açılacak ve parekende satış faaliyeti ile ilgili olanlardan doğan hak ve alacaklar ile borç ve yükümlülüklerin …’a ait olacağı; aynı ilkenin bölünmenin gerçekleştiği tarihten (kısmi bölünme onayına ilişkin kararın tescil edildiği tarih) sonra leh/aleyhe açılacak dava icra dosyaları içinde geçerli olacağı; bu kapsamda, şirketlerin bölünme işlemlerinin yerine getirildiği ve tescil edildiği; TTK nın 179-(4). maddesi dikkate alındığında; tescil anında envanterde yer alan parekende satışa ilişkin bütün aktif ve pasiflerin …’a geçtiği; davalı …’ın TTK’nın 176. maddesi kapsamında bölünme sözleşmesine göre kendisine borç tahsis edilen şirket olan …’ın birinci derecede sorumlu bulunduğu; bu şirket alacaklıların alacaklarını ifa etmezse bölünmeye katılan diğer şirket olan davalının ikinci derecede sorumluluğunun doğacağı; ikinci derecede sorumlu bulunan şirketin ilk sırada takip edilebilmesi için kanunun öngördüğü istisnai durumların somut olayda mevcut olmadığı, buna göre birinci derecede sorumlu …’a karşı dava açıp, takip yapmadan …’a karşı bu davanın açılmasının erken açılan dava niteliğinde bulunduğu gerekçesiyle TTK’nın 176. maddesi kapsamında ikincil sorumluluğu doğduğu takdirde, davacının ileride dava açma hakkı saklı kalmak üzere davalı hakkındaki davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 08.02.2017 tarihli ve 2016/11060 E., 2017/967 K. sayılı kararı ile; “…Davada uyuşmazlık; davacı şirketin davaya konu alacağı nedeniyle davalı şirketin sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Türk Ticaret Kanununun176.maddesine göre; ”(1) Bölünme sözleşmesi veya bölünme planıyla kendisine borç tahsis edilen şirket, bu suretle birinci derecede sorumlu bulunan şirket, alacaklıların alacaklarını ifa etmezse, bölünmeye katılan diğer şirketler, ikinci derecede sorumlu şirketler, müteselsilen sorumlu olurlar.
(2) İkinci derecede sorumlu olan şirketlerin takip edilebilmeleri için, alacağın teminat altına alınmamış ve birinci derecede sorumlu şirketin;
a) İflas etmiş,
b) Konkordato süresi almış,
c) Aleyhinde yapılan bir icra takibinde kesin aciz vesikası alınmasının şartları doğmuş,
d) Merkezi yurt dışına taşınmış ve artık Türkiye’de takip edilemez duruma gelmiş veya
e) Yurt dışındaki merkezinin yeri değiştirilmiş ve bu sebeple hukuken takibi önemli derecede güçleşmiş, olması gerekir.”
Türk Borçlar Kanununun 203.maddesine göre ise; bir işletme, başka bir işletme ile aktif ve pasiflerin karşılıklı olarak devralınması ya da birinin diğerine katılması yoluyla birleştirilirse, her iki işletmenin alacaklıları, bir malvarlığının devralınmasından doğan haklara sahip olup, bütün alacaklarını yeni işletmeden alabilirler.
Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumunun 27.09.2012 tarih 28424 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 12.09.2012 tarihli 4019 sayılı kurul kararı ile Elektrik Piyasası Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi hükmü çerçevesinde, dağıtım ve perakende satış faaliyetlerinin dağıtım şirketleri tarafından 01/01/2013 tarihinden itibaren ayrı tüzel kişilikler altında yürütülmesine ilişkin hazırlanan, “Dağıtım Ve Perakende Satış Faaliyetlerinin Hukuki Ayrıştırılmasına İlişkin Usul Ve Esaslar”ın kabul edilerek, dağıtım lisansı sahibi tüzel kişiler tarafından dağıtım ve perakende satış faaliyetlerinin 01/01/2013 tarihinden itibaren ayrı tüzel kişilikler altında yürütülmesine karar verilmiştir.
Somut olayda da yukarıdaki karar çerçevesinde ; … de 01.01.2013 tarihli bölünme sözleşmesi ile … Elektrik Parekende Satış A.Ş ve davalı … Elektrik Dağıtım A.Ş olarak ikiye bölünmüştür.
Ancak; 01.01.2013 tarihli bölünme sözleşmesi ile davaya konu abonelik sözleşmesinden kaynaklanan borç ve alacakların aidiyetine ilişkin hükümler TBK’nın 203.maddesine göre davacı bakımından hüküm doğurmaz. Davacı ile abonelik sözleşmesi imzalayan davalı şirketin bölünme sözleşmesi imzaladıktan sonra davacı abonenin, abonelikten doğan hak ve alacaklarının hangi şirkette kaldığını takip etme gibi bir yükümlülüğü olamayacağı gibi davalı şirketin davacı abone bakımından tedarikçi sıfatı ile de sorumluluğu devam ettiğinden dava tarihi itibariyle bu davada taraf sıfatı bulunmaktadır. (Keza; bölünme sözleşmesi iç ilişkiyi ilgilendirir.) Davalının davacı ile yaptığı abone sözleşmesinin tarafı olarak akdi sorumluluğu, bölünme sözleşmesi ile ortadan kalkmaz, davalının tedarikçi (dağıtıcı) sıfatından kaynaklanan sorumluluğu devam etmektedir.
Kaldı ki; somut olayda talep 01.01.2013 tarihinden önceki döneme aittir. Davalının bölünmeden önceki borçtan sorumluluğu BK nın 203. maddesine göre devam eder.
Bunun yanında; TBK m.196- BK m. 174’e göre; borcun nakli ancak alacaklının muvafakati ile olur. Bölünme sözleşmesinin borcun nakli mahiyetinde olduğu kabul edilse bile alacaklının muvafakati ile borcun nakli olabilir.
Davalı şirketin, tedarikçi sıfatından dolayı davacıdan tahsil edilen kayıp- kaçak bedelinin iadesi talebi bakımından davalının somut olayda pasif husumet ehliyeti bulunduğu göz ardı edilerek yukarıdaki gerekçe ve yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Bu durumda mahkemece karar tarihi sonrasında 17.06.2016 tarih 29745 sayılı R.G. de yayımlanarak yürürlüğe giren ancak bu yasa değişikliği öncesinde açılan ve halen devam eden davalarda da uygulanması gereken hükümlerden 6719 Sayılı Kanunla değişik 6446 Sayılı Kanunun 17.,18.,19., maddeleri ile geçici 19 ila 20. maddelerine göre inceleme yapılarak tartışılıp değerlendirildikten sonra sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekmektedir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Mahkemenin 26.09.2017 tarihli ve 2017/672 E., 2017/833 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe yanında, somut olayda TBK’daki borcun nakline ilişkin düzenlemelerin işlerlik kazanmayacağı, şirket bölünmesine ilişkin olarak TTK ile düzenlenmiş özel hüküm niteliğindeki kuralların öncelikle uygulanması gerektiği belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki elektrik aboneliği sözleşmesi çerçevesinde davalı … tarafından kesilen faturalarda kayıp kaçak bedeli adı altında haksız şekilde tahsilat yapıldığı iddiasıyla açılan eldeki davada, …’ın pasif husumetinin (sıfatının) bulunup bulunmadığı, davalı şirketin perakende satış işlemleri yönünden 03.07.2013 tarihinde ilan edilen sözleşme ile bölünmüş olması nedeniyle talebin öncelikle TTK’nın 176. maddesi çerçevesinde bölünme sonrası oluşan …’a yöneltilmesi gerektiği ve davanın … yönünden bu aşama tamamlanmadan açılmakla erken açılmış dava niteliğinde olduğu yönündeki ret kararının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle genel kanun-özel kanun ilişkisine değinilmesi faydalı olacaktır.
13. Normlar hiyerarşisi, hukuk normlarının derece ve kuvvetini belirlemekte ve bir hukuk düzeninde var olan normların çokluğu anlamına gelmektedir.
14. Hukuk normları hiyerarşisinde aynı hususla ilgili farklı düzenlemeler içeren eşit hiyerarşik statüyü paylaşan normların var olması hâlinde mevcut olaya uygulanacak hukuk normları “genel kanun – özel kanun” ilişkileri göz önünde bulundurularak tespit edilmelidir. Bu bağlamda, içerdiği konular açısından her olaya veya herkese uygulanması mümkün olan kanunlar “genel kanun”, buna karşılık belirli olaylara veya belli durumlara uygulanan kanunlar ise “özel kanun” olarak tasnif edilmektedir (Hukuk Genel Kurulunun 21.09.2021 tarihli ve 2017/(19)11-3129 E., 2021/1041 K. sayılı kararı).
15. “Yasaların çatışması” olarak da adlandırılan bu gibi durumlarda sonraki norm, öncekinin yerini alır (lex pasterior deraget priori); özel kanun, genel kanundan önce gelir (lex specialis per generalem non deregatur); açık anlamlı norm, kapalı anlamlı normdan önce gelir biçiminde kabul edilen temel ilkelerden yararlanılmalıdır (Hukuk Genel Kurulunun 02.04.2019 tarihli ve 2015/10- 536 E., 2019/388 K. sayılı kararı).
16. Bu bağlamda Türk Ticaret Kanunu’nun Türk Borçlar Kanunu’na göre özel düzenleme niteliğinde olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.
17. Gelinen aşamada davacının davaya konu sözleşme ilişkisinin … ile kurulduğu, şirket bölünmesinin kendileri tarafından bilinmesinin beklenemeyeceği savunması üzerinde durulması ve açılan davanın tarafının gösterilmesinde yanılma hâlinin tartışılması gerekir.
18. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 119/1-b maddesi gereği dava dilekçesinde davacı, talebinin muhattabı olan kişiyi yani hasmını, davalıyı açıkça gösterir ve davanın açılmasıyla tarafları da belirlenmiş olur.
19. Kural olarak da her dava, dava dilekçesinde gösterilen taraflar arasında devam eder. Fakat bazı hâllerde dava devam ederken taraflarda değişiklik olabilir. Bu değişiklik kanundan dolayı yahut kendiliğinden veya taraflardan birinin iradesiyle doğabilir (Kuru, Baki:Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, C:1, s. 1202).
20. Taraf değişikliği, açılmış ve görülmekte olan bir davada, davanın taraflarından birinin davadan ayrılması ve onun yerini “üçüncü kişinin” almasıdır (Gross, B./Zuber, R.; Berner Kommentar, Schweizerische Zivilprozessordnung, Bern 2012, s. 894-atıf yapan; Akkaya, Tolga: Medeni usul Hukukunda İradi Taraf Değişikliği, Dokuz Eylül Üniversitesi, C.16, s. 897). Daha geniş anlamıyla taraf değişikliği, bu değişimin yanında davaya mevcut tarafların yanı sıra yeni kişilerin eklenmesiyle de gerçekleşebilir.
21. Bu kurum, usul ekonomisi ilkesine, yargılamanın basitleştirilmesi ve dava içinden yeni davalar doğmaksızın uyuşmazlıkların bir an önce çözümlenmesine hizmet eder. Bilhassa taraf sıfatında yanılgı sonucu yanlış kişi veya kişilerin taraf olarak gösterilmesi hâlinde daha da önem taşır.
22. Gelinen noktada “taraf sıfatında yanılgı”nın ne olduğunun ortaya konulması için öncelikle sıfat (husumet) kavramının kısaca açıklanması yerinde olacaktır.
23. Kelime anlamı “bir şahıs veya şeyin hâli” olan sıfat (Türk Hukuk Lûgatı, Ankara 2021, s. 977), dava konusu sübjektif hak ile taraflar arasındaki ilişkidir (Kuru, s.1157). Dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilen kişiler, şeklen o davanın tarafları ise de mahkemenin bu taraflar arasında dava konusu hakkın esasına ilişkin bir karar verebilmesi için bu kişilerin gerçekten o davada davacı ve davalı sıfatına sahip olmaları gerekir. Bir sübjektif hakkı dava etme yetkisi (dava hakkı) kural olarak o hakkın sahibine ait olduğundan o hakka ilişkin bir davada davacı olma sıfatı da o hakkın sahibine; davalı sıfatı ise, bir sübjektif hakkın kendisinden davalı olarak istenebileceği, o hakka uymakla yükümlü olan kişiye aittir. Gerek davacı gerekse davalı sıfatı tamamen maddi hukuka göre belirlendiğinden sıfat konusu usul hukuku sorunu değildir ve bu sebepledir ki sıfat yokluğundan verilecek bir karar yine işin esasına yönelik bir karardır.
24. 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) iradi taraf değişikliğine ilişkin yasal düzenleme olmadığından uygulamada teşmil yoluyla hasım değiştirilmesi mümkün görülmemiş, davacının davayı yanlış (davalı sıfatı olmayan) kişiye karşı açmış yani hasımda yanılmış olması durumunda, davalı gösterdiği bu kişiyi değiştirerek davaya gerçekten davalı sıfatına sahip kişiye karşı davaya devam edilmesini isteyemeyeceği kabul edilmiştir.
25. Mülga Kanun döneminde uygulama kural olarak bu şekilde olmakla birlikte, hasımda yanılmayla temsilcide yanılma birbirine karıştırılmamalıdır.
26. Temsilcide yanılma daha çok, kabul edilebilir bir yanılgı sebebiyle doğan iradi taraf değişikliği ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu yanılgı, mevzuattaki ve kurumlar arasındaki karmaşık görev ve sorumluluk dağılımından (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 01.02.2012 tarihli, 2011/9-718 E., 2012/36 K. sayılı; 18.01.2017 tarihli, 2015/22-703 E., 2017/17K. sayılı kararları), devleti temsil eden tüzel kişiliğin belirlenmesindeki karşılıklık veya güçlükten (HGK’nın 24.06.2021 tarihli, 2018/(22)9-154 E., 2021/844 K. sayılı, 13.10.1993 tarihli, 1993/20-424 E., 10993/570 K. sayılı kararları), tüzel kişi yerine o tüzel kişiliği temsil eden kişinin muhatap sanılmasından (HGK’nın 06.02.2020 tarihli, 2010/20-1124 E., 2020/90 K. sayılı kararı) gerçekte taraf sıfatına sahip olan kişi ile taraf olarak gösterilen kişi arasındaki iç ilişkinin yahut tüzel kişilikler veya ticarî işletmeler arasındaki devir ilişkisinin bilinmemesinden kaynaklanabilir.
27. Temsilcide yanılma hasımda yanılma anlamına gelmez ve hukukî yaptırımı da hasımda yanılmada olduğu gibi davanın reddi kadar ağır bir sonuç doğurmaz.
28. Bu uygulamanın sebebi, hukukumuzda esas olan şeklî taraf teorisinin çok katı uygulanmasının bazı durumlarda teorinin özünü zedeleyen, amacı dışında sonuçlar doğurarak usul ekonomisi ilkesine de aykırı şekilde gereksiz birtakım yargılamalara yol açan sonuçlar doğurmasıdır. Davada taraflar gösterilirken bazen maddî hata sebebiyle bir yanılgı ortaya çıkabileceği gibi, davacı üzerine düşen tüm özeni göstermesine rağmen dava açacağı kişiyi doğru tespit edememiş olabilir. Bu nedenledir ki, temsilcide yanılma olarak nitelenen durumlar haklı bir yanılma kabul edilerek diğer tarafın rızası aranmadan yargılamanın gerçek muhataba karşı yürütülmesi uygulaması benimsenmiştir. Aynı şekilde, yanılma, diğer tarafın davranış ya da işlemlerinden veya hukukî ilişkinin karmaşık niteliğinden de kaynaklanabilir.
29. Nitekim kanun koyucu bu hususu yasal bir düzenlemeye kavuşturmak amacıyla 6100 sayılı Kanun’un 124. maddesiyle “Tarafta iradi değişilik” konusunu düzenlemiştir. Anılan düzenleme;
“(1) Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür.
(2) Bu konuda kanunlarda yer alan özel hükümler saklıdır.
(3) Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir.
(4) Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. Bu durumda hâkim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder” şeklindedir.
30. Buna göre bir davada taraf değişikliği ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür (HMK, m. 124/1). Ancak kanun koyucu bu konuda yasalarda yer alan özel hükümleri saklı tutarak (HMK, m. 124/2) hâkimin izni ile taraf değişikliği yapılabilecek hâllere de yer vermiştir. Maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edileceği gibi, tarafın yanlış veya eksik gösterilmesinin kabul edilebilir bir yanılgıya dayanması durumunda da hâkimin izniyle taraf değişikliği yapılabilecektir (HMK, m. 124/3,4).
31. Gerek davacı gerekse davalı taraf yönünden söz konusu olabilecek iradi taraf değişikliğinin amacı, gereksiz yere dava açılmasını önlemek ve taraf değişikliği yapılmasından önceki yargılama sonuçlarından yararlanılmasını sağlamak suretiyle usul ekonomisini gerçekleştirmektir (Taş Korkmaz/Hülya: Medenî Usul Hukukunda İradi Taraf Değişikliği, Ankara 2014, s. 169-170).
32. İradi taraf değişikliği için gereken şeklî koşullar; taraf değişikliğinin kabul edilebilir (caiz) olmasının bir dava şartı sayılması, taraf değişikliğini isteyen tarafın buna ilişkin talepte bulunması, karşı tarafın rızası veya kanunda belirtilen hâllerde mahkemenin izni şeklinde sıralanabilir.
33. Kabul edilebilir bir yanılgı olarak değerlendirilen hâller, temelinde, dürüstlük kuralına uygun bir iradeyle yanlıştan, hatadan dönme mahiyeti taşıdığından bu gibi durumlarda HMK’nın 124. maddesinin 3 ve 4. fıkralarında aranan şartlar aslında aynı anda gerçekleşmiş olur.
34. Kanun koyucu konuyu yasal düzenlemeye kavuştururken iradi taraf değişikliğinin koşulu olarak ‘irade’yi yani talebi aramış ise de, taraf gösterilmesinde kabul edilebilir bir hatanın mevcudiyeti gibi bazı hâllerde hâkimin, temsilcide hata yapan ve fakat HMK’nın 124. maddesi anlamında talebi bulunmayan tarafa yukarıda ayrıntılarıyla değinilen temsilcide yanılma kurumu çerçevesinde imkân tanıması gerekir. Bu kabul, hem Kanun’un düzenleme amacına uygun olacak hem de temsilcide yanılma şeklinde tezahür eden hatanın sonradan düzeltilmesiyle usul ekonomisi ilkesine de hizmet edecektir.
35. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davaya konu alacak isteminin temelini oluşturan hukukî ilişkinin yani abonelik sözleşmesinin davalı … ile imzalandığı, 23.03.2005-05.12.2012 tarihleri arasında ilişkin faturaların da bu şirket tarafından kesilerek tahakkuk edildiği konusunda çekişme bulunmamaktadır.
36. Ne var ki Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun 12.09.2012 tarihli, 4019 sayılı Kurul Kararıyla; 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu uyarınca dağıtım lisansı sahibi tüzel kişilerin dağıtım ve perakende satış faaliyetlerinin 01.01.2013 tarihinden itibaren ayrı tüzel kişilikler altında yürütülmesine karar verilmiştir. Söz konusu Karar’ın 5. ve 8. maddesinde bölünmenin 6102 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde tamamlanacağı belirtilmiş; bu kapsamda … şirketinin kısmi bölünme suretiyle perakende satış faaliyetleri yönünden …’a devredildiği, külli halefiyet ilkesi kapsamında abonelik sözleşmelerinin de … tarafından devralındığı, hangi şirket tarafından ya da hangi şirkete karşı açıldığına bakılmaksızın bölünmenin gerçekleştiği tarihe kadar açılmış veya açılacak davalardan dağıtım faaliyetine ilişkin olanlarla ilgili tüm hak, borç ve yükümlülüklerin …’a, perakende satış faaliyetiyle ilgli olanların ise …’a ait olacağı ilan edilmiştir (Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi, 03.07.2013 tarihli, 8355 sayılı ilanında yer alan “Bölünme Sözleşmesi”, m.3).
37. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu Kararı ve Bölünme Sözleşmesinde de atıf yapıldığı üzere şirket bölünmesinin söz konusu olması durumunda gerek Mahkeme gerekse Özel Daire kararında ayrıntılı olarak bahsi geçen TTK’nın 159 ve devam maddelerinde yer alan düzenlemelerin esas alınması gerekir. Bu düzenlemenin TBK hükümlerine göre özel hüküm niteliğinde olduğu taraflar arasındaki uyuşmazlıkta öncelikle uygulanacağı açıktır.
38. Türk Ticaret Kanunu’nun 176. maddesi gereğince bölünmeyle birlikte borcu ödemekle yükümlü olan şirket bu borçtan birinci derecede sorumludur. Çünkü, bölünmede aktif/pasif gruplaştırmasında borç ona intikal etmiştir. Kural olarak birinci derecede sorumlu şirkete başvurmadan diğer (ikinci derecede) sorumlu şirketlere başvurulamaz. Somut olayda maddenin ikinci fıkrasında yer alan istisnai koşullar da bulunmamaktadır. Bölünme ticaret siciline tescille geçerlilik kazanır. Tescil ile tescil anında envanterde yer alan bütün aktifler ve pasifler devralan şirketlere geçer (TTK, m. 179/4). Bu nedenle davanın TTK hükümleri çerçesinde öncelikle …’a açılması gerektiği ve …’a karşı açılmasının erken açılan dava niteliğinde bulunduğu yönündeki direnme gerekçesi haklı ve yerindedir.
39. Bununla birlikte; yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı üzere davalı … ile dava dışı … arasındaki bölünme ve devralma sürecinin davacı tarafından bilinmemesi makul bir yanılgıdır ve bu yanılgının hasımda yanılgı ya da eksiklik olmayıp temsilcide hata niteliğinde olduğunun kabulü gerekir.
40. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 124. maddesinde aranan taraf iradesinin varlığı koşulu somut olayda mevcut olmadığından bu hükmün işlerlik kazanamayacağı açık ise de, gerek teori ve gerekse kararlık kazanmış olan yargısal uygulamaya göre Mahkemece yapılması gereken iş, verilecek bir ara kararla durumun belirtilmesi ve davanın doğru hasma yöneltilmesi için davacıya imkân sağlanmasıdır. Nitekim benzer bir uyuşmazlıkta Hukuk Genel Kurulunun 03.03.2010 tarihli, 2010/4-115 E., 2010/129 K. sayılı kararıyla aynı neticeye varılmıştır.
41. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde, somut olayda talep olmadığı için HMK’nın 124. maddesi uygulanamayacağı gibi temsilcide yanılmadan da bahsedilemeyeceği zira davacının iradesinin bizatihi akidi olan ve faturaları da düzenleyen kişiye karşı dava açmak yönünde olduğu, yargılama sırasında verilen dilekçelerle bunun açıkça ifade edildiği, bu nedenle TTK hükümleri çerçevesinde verilen usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
42. Diğer taraftan direnmeye ilişkin gerekçeli kararın başlık kısmında dava tarihinin 18.03.2015 olması gerekirken 13.06.2017 olarak gösterilmesi, mahallinde her zaman giderilebilir bir maddi hata teşkil ettiğinden bozma nedeni yapılmamıştır.
43. Hâl böyle olunca, direnme kararının açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.