Yargıtay Kararı Hukuk Genel Kurulu 2019/379 E. 2022/527 K. 12.04.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2019/379
KARAR NO : 2022/527
KARAR TARİHİ : 12.04.2022

MAHKEMESİ : Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)

1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı Yargıtay 4. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda, davanın esastan reddine karar verilmiştir.
2. Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; Pendik Belediye Başkanlığının 11.09.2015 tarihli ve 119 sayılı Meclis Kararı ile “Belediyemiz ile Sınırlı Sorumlu Sıhhıye Yapı Kooperatifi arasında taşınmaz takası ve bağışının yapılmasının onayı ile söz konusu takas ve bağışa ilişkin protokol akdetmek üzere Pendik Belediye Başkanımıza yetki verilmesi” hususlarının karara bağlandığını, meclis kararı ile yetkili kılınan Pendik Belediye Başkanı ile Sınırlı Sorumlu Sıhhıye Yapı Kooperatifi arasında taşınmazların takası ve bağışına yönelik 05.10.2015 tarihli protokol akdedildiğini, sonrasında takas ve bağışa konu taşınmazları da kapsayan alanda 1/1000’lik imar planı değişikliğini içerir 06.07.2017 tarihli Belediye Meclis Kararı alındığını, bu gelişmeler akabinde aynı zamanda Pendik Belediye Meclis üyesi de olan ilgili tarafından İstanbul 10. İdare Mahkemesinde 2017/1599 Esas sayılı dosyasında Belediye aleyhine taşınmaz takası ve bağışına yönelik akdedilen 05.10.2015 tarihli özel protokol ile imar planı değişikliğine yönelik 06.07.2017 tarihli Belediye Meclis Kararının iptali istemiyle dava açıldığını, cevap dilekçesinde bu davanın birtakım taşınmazların takasını öngörür 05.10.2015 tarihli protokole mi ilişkin yoksa 1/1000’lik planlamanın yapılmasını öngörür 06.07.2017 tarihli ve 94 sayılı Belediye Meclis Kararına ilişkin olarak mı açıldığının belli olmadığını, özü ve hukukî mahiyetleri itibariyle iki ayrı işleme karşı yöneltilmiş taleplerin iki ayrı dava şeklinde açılmak üzere dilekçenin reddi kararı verilmesi gerektiğini belirttiklerini, bu beyan üzerine İstanbul 10. İdare Mahkemesince 26.10.2017 tarihli ve 2017/1599 E., 2017/2163 K. sayılı kararı ile dilekçe reddedilerek davacıya yeniden dava açması için 30 gün süre verilmesine karar verildiğini, dilekçenin reddi kararı sonrasında ilgilinin 05.10.2015 tarihli protokol ve 06.07.2017 tarihli plan değişikliğine ilişkin Meclis Kararı bakımından taleplerini ayırarak iki ayrı dava biçiminde Belediye aleyhine yeniden dava ikame ettiğini, 05.10.2015 tarihli protokolün iptali istemine ilişkin İstanbul 10. İdare Mahkemesinin 2017/2238 Esas sayılı dosyasında Belediye aleyhine açılan davada 13.02.2018 tarihli ara karar ile davaya konu protokol işleminin yürütmesinin durdurulmasına karar verildiğini, kararda “Belediye Başkanının 05.10.2015 tarihli şahsi imzasıyla dava konusu protokolün imzalandığı, mahkememizin 06.12.2017 ve 16.01.2018 tarihli ara kararları ile davalı idareden, Sınırlı Sorumlu Sıhhıye Konut Yapı Kooperatifi ile yapılan protokolün yürürlükte olup olmadığı, protokolün Pendik Belediye Meclisi onayına sunulup sunulmadığı, dava konusu Belediyeye ait taşınmazların takası için Meclis Kararı alınıp alınmadığının sorulduğu, ancak davalı idarece söz konusu ara kararlarına cevap verilmediği görülmektedir.” şeklinde gerekçeye yer verildiğini, oysa cevap dilekçesi ekinde dava konusu protokolü, protokolün dayanağı olan 11.09.2015 tarihli ve 119 sayılı Meclis Kararını mahkemeye sunduklarını, dolayısıyla mahkemenin 06.12.2017 tarihli ara kararının ne anlama geldiğini düşündükleri sırada mahkemenin aynı minvalde 16.01.2018 tarihli ikinci ara kararı kurduğunu, 16.01.2018 tarihli ara karara karşı beyanları içerir dilekçe ekine 05.10.2015 tarihli protokol ile bunun dayanağı olan 11.09.2015 tarihli ve 119 sayılı Belediye Meclis Kararı ile birlikte sair bilgi ve belgeleri yeniden sunduklarını, yani İdarece mahkeme ara kararlarının gereğinin yerine getirildiğini, davaya konu 05.10.2015 tarihli protokolün özel hukuka ait bir işlem olduğunu, İstanbul 10. İdare Mahkemesi heyetinin 05.10.2015 tarihli protokolü inceleme görevinin adli yargıda olduğu yönünde karar vermesi gerekirken, özel hukuk işlem türü olan 05.10.2015 tarihli protokolün yürütmesinin durdurulmasına karar verildiğini, yine cevap dilekçesinde 05.10.2015 tarihli protokole yönelik bu tip iki taraflı işlemlerden kaynaklı uyuşmazlık ve çekişmelere karşı ancak protokolün taraflarının dava açma ehliyetinin söz konusu olabileceğini, davacının dava ehliyeti bulunmadığından red kararı verilmesi gerektiğini belirttiklerini, özetle dava 05.10.2015 tarihli protokole ilişkin ise protokolün özel bir hukukî ilişki ve muameleye ait olması sebebi ile çözüm yerinin adli yargı olduğu gibi davacının bu davayı açma ehliyetinin de bulunmadığını, dava konusu protokol değil de 11.09.2015 tarihli meclis kararına ilişkin ise davanın doğru yargı yerinde açıldığını fakat burada da dava açma süresinin geçtiğini, sonuç olarak İstanbul 10. İdare Mahkemesi üyelerinin davadaki gidişatı, dava konusu işlemle ilgili beyanlarını hiçbir şekilde dikkate almadan karar vermesinin kanunlara ve yargılama usulüne aykırılık oluşturduğunu ileri sürerek yürürlükteki kanunlara ve yargılama usulüne aykırı yargılamalarından kaynaklı 400.000,00TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı … vekili cevap dilekçesinde; davacının dava dilekçesinde belirttiği hususlar hakkında yargılama sırasında araştırma yapılarak, yeterli inceleme ve irdeleme ile usul ve yasaya uygun olacak şekilde karar verildiğini, bu nedenle şartları oluşmayan manevi tazminat isteminin reddi gerektiğini, HMK’nın 46. maddesinde hâkimlerin soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri kararlar nedeniyle meydana gelen zararların tazminine ilişkin olarak düzenleme yapıldığını, yasada gösterilen sorumluluk hâllerinin örnek niteliğinde olmayıp, sınırlı ve sayılı durumları ifade ettiğini, davaya dayanak yapılan HMK’nın 46. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendindeki koşulların eldeki davada oluşmadığını, hatalı olduğu ileri sürülen İstanbul 10. İdare Mahkemesi kararında kanunun açık hükmüne aykırılık bulunmadığı gibi yargılama sebebi ile manevi zarardan söz edilemeyeceğini, özel amaçla davranıldığı yönünde delil de olmadığını, henüz yargılamanın devam ettiğini ve kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığından HMK’nın 46. maddesine ilişkin şartların oluşmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Özel Daire Kararı:
6. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.03.2019 tarihli ve 2018/19 E., 2019/24 K. sayılı kararı ile;
“…DAVA : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Pendik Belediye Başkanlığı’nın 11/09/2015 tarihli meclis kararı ile belediye ile Sınırlı Sorumlu Sıhhiye Yapı Kooperatifi arasında taşınmaz takası ve bağışa ilişkin protokol akdetmek üzere belediye başkanına yetki verilmesi hususunda karar alındığını, Bu karara dayalı olarak 05/10/2015 tarihli protokolün düzenlendiğini, protokolün iptali istemli davada ihbar olunanların görev yaptığı İstanbul 10 İdare Mahkemesince 13/02/2018 tarihinde protokolün yürütülmesinin durdurulmasına karar verildiğini, mahkemece beyanlarının hiçbir şekilde dikkate alınmadığını, sundukları belgelerin görmezden gelindiğini, yürütmenin durdurulması gerekçesinin yerinde olmadığını, zaten bu yönde alınmış bir meclis kararının bulunduğunu, protokolün özel hukuk işlemi olup ancak meclis kararının iptalinin istenebileceğini, yine protokolün iki taraflı bir akit olup dava dışı kişinin dava açma ehliyetinin bulunmadığını, kanunun açık ve kesin hükmüne aykırı hareket edildiğini beyan ederek manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
CEVAP: Cevap dilekçesinde, zamanaşımı süresinin dolduğu, manevi tazminat isteminde miktar haricinde bir açıklamada bulunulmadığı, istenen miktarın fahiş olduğu, HMK 46. maddesindeki sorumluluk koşullarının da oluşmadığı savunulmuş ve davanın reddine karar verilmesi istenmiştir.
GEREKÇE: Dava, hakimlerin hukuki sorumluluğuna dayalı olarak tazminat istemine ilişkindir.
İstanbul 10 İdare Mahkemesi dosyasının örnekleri getirtilerek incelenmiştir.
6100 sayılı HMK’nun 46 maddesinde sorumluluk nedenleri sınırlı olarak sayılmıştır. Buna göre Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı ancak aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir:
a)Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
b)Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
c)Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.
ç)Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.
d)Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması.
e)Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması.
Somut olayda, sorumluluğa dayanak yapılan olgular; beyanların, dosyaya sunulan delil ve belgelerin dikkate alınmaması, yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararın gerekçesinin yerinde olmaması ve kanunun açık ve kesin hükmüne aykırı hareket edilmesidir.
Tazminat istemi, yasa yolları düzenlenmiş bulunan yargısal işlem ve kararlara ilişkindir. Davacının iddiası ve gelişim biçimi itibariyle, hukuki süreç işlemiş; davacı tarafından da, yargısal yollara başvurulmuştur. Sınırlı ve sayılı hukuki sorumluluk nedenlerinden hiç birisi mevcut değildir. Şu durumda, davanın reddine karar verilmesi gerekir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca, davanın esastan reddi halinde disiplin para cezasının takdir edilerek hüküm altına alınması gerekir. Bu konuda, dava konusu olayın gelişim biçimi ve dosyaya yansıyan olgular göz önünde tutulmalıdır.
HÜKÜM: Yukarıda gösterilen nedenlerle;
1-HMK.’nun 46. maddesindeki şartlar oluşmadığından davanın esastan reddine,
2-HMK.’nun 49. maddesine göre takdiren 1.000,00-TL disiplin para cezasının davacıdan tahsiline ve hazineye gelir kaydedilmesine,
3-Alınması gereken 44,40-TL maktu karar ve ilam harcının peşin alınan 6.831,00-TL’den mahsubuna, kalan 6.786,60-TL’nin istek halinde davacıya iadesine,
4-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesi uyarınca takdir olunan 4.125,00-TL maktu avukatlık ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
5-Yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına,…” karar verilmiştir.
Kararın Temyizi:
7. Özel Daire kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. ÖN SORUN
8. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, davacının temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına yönelik istemi ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.

III. GEREKÇE
Ön sorun yönünden:
9. Ön sorun ile ilgili hususların açıklığa kavuşturulması açısından temyiz incelemesinde duruşma yapılmasına ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesi ve konunun adil yargılanma hakkı kapsamında irdelenmesi gereklidir.
10. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrasında:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmü yer almaktadır.
11. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir. Anılan maddeye göre, “Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…”.
12. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının temel unsurlarından birisi de Anayasa’nın 141. maddesinde düzenlenen yargılamanın açık ve duruşmalı yapılması ilkesidir. “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” kenar başlıklı 141. maddesinin 1. fıkrası:
“Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Duruşmaların bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına ancak genel ahlâkın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde karar verilebilir” şeklindedir.
13. Yargılamanın açıklığı ilkesinin amacı adli mekanizmanın işleyişini kamu denetimine açarak yargılama faaliyetinin saydamlığını güvence altına almak ve yargılamada keyfiliği önlemektir. Bu yönüyle anılan ilke hukuk devletinin en önemli gerçekleştirme araçlarından birisini oluşturur. “Duruşmalı yargılama hakkı” her türlü yargılamanın mutlaka duruşmalı yapılması zorunluluğu anlamına gelmez. Adil yargılama ilkelerine uyulmak şartıyla usül ekonomisi ve iş yükünün azaltılması gibi amaçlarla bazı yargılamaların duruşmadan istisna tutulması ve duruşma yapılmaksızın karara bağlanması anayasal hakların ihlâlini oluşturmaz. Özellikle ilk derece mahkemeleri önünde duruşmalı yargılama yapılıp karar verildikten sonra kanun yolu incelemesinin, tarafların iddia veya savunmaları yazılı olarak alındıktan sonra dosya üzerinden yapılması hâlinde adil yargılanma hakkının ihlâlinden söz edilemez (Anayasa Mahkemesi, Mehmet Soysal ve diğerleri, B. No: 2014/2678, 17.11.2016, § 36; Cengiz Topel Çelikoğlu, B. No: 2013/8049, 18.02.2016, § 80; Kırmızı GAA İnşaat Turizm Gıda Sanayi ve Tic. Ltd. Şti, B. No: 2013/2370, 11.12.2014, § 23; Nevruz Bozkurt, B. No: 2013/664, 17.9.2013, § 32).
14. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında “aleni yargılama” hakkının tanınması, zorunlu olarak “sözlü yargılama” hakkını da içerir. Bununla birlikte AİHS’nin bu maddesinde yer alan söz konusu yükümlülük mutlak değildir (Anayasa Mahkemesi, Adnan Altın, B. No: 2013/9748, 07.01.2016, § 44). Yargılamada, tarafların şüpheye yer vermeyecek şekilde bu haklarından vazgeçmesi ve kamu yararının sözlü yargılama yapılmasını gerekli kıldığı bir durumun bulunmaması hâlinde duruşma yapılmayabilir. Vazgeçmenin, açıkça veya zımnen yapılması mümkündür. Duruşma yapılmasına ilişkin talebin sürdürülmemesi ya da hiç ileri sürülmemesi, zımnen vazgeçmeye örnek gösterilebilir. Bunun yanında dava dosyası ve tarafların yazılı görüşleri temelinde yeterince çözülemeyen hukukî ve olgusal herhangi bir sorunla karşılaşılmaması örneğinde olduğu gibi yargılamanın istisnai koşulları da duruşma yapılmasını gerektirmeyebilir (Adnan Altın kararı, § 46). (Benzer yöndeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları için bkz. Blom/İsveç, B. No:28338/95, 14.3.2000; Eksert Turizm Taşımacılık Tekstil Gıda San ve Tic. Ltd. Şti/Türkiye ve diğer 7 başvuru, B. No:40988/06, 2.7.2013).
15. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca özellikle inandırıcılık sorunu taşımayan, karmaşık olmayan veya olaylarla ilgili hiçbir tartışmanın bulunmadığı, oldukça teknik davalar ile mahkemelerin tarafların sunduğu görüşlere ve diğer belgelere dayanarak, adil ve makul bir biçimde karar verebilecekleri davalar için duruşma yapılmasının gerekli olmayabileceğini belirtmiştir (Jussila/Finlandiya, § 41, Döry/İsveç, B. No:28394/95, 12.11.2002, § 37, Mehmet Emin Şimşek/Türkiye, B. No: 5488/05, 28.2.2012, § 30). (Adnan Altın, kararı, § 47).
16. Temyiz yolunda, hüküm mahkemesinin kararı sadece hukuka uygunluk bakımından inceleme konusu yapılabilir. Yargıtay, istinaf mahkemesi gibi, bir vakıa, tahkikat ve yargılama mahkemesi değildir. Temyiz yolunda, hüküm mahkemesinin kararı incelenerek, hüküm mahkemesine bildirilmiş olan vakıaların usulüne uygun biçimde incelenip incelenmediği, özellikle o vakıalara kanunların (hukukun) doğru uygulanıp uygulanmadığı kontrol edilir.
17. Nitekim Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru yoluyla önüne gelen davalarda verdiği, Mehmet Soysal ve diğerleri, B. No: 2014/2678, 17.11.2016; Cengiz Topel Çelikoğlu, B. No: 2013/8049, 18.02.2016; Adnan Altın, B. No: 2013/9748, 07.01.2016; Kırmızı GAA İnşaat Turizm Gıda Sanayi ve Tic. Ltd. Şti, B. No: 2013/2370, 11.12.2014; Nevruz Bozkurt, B. No: 2013/664, 17.09.2013 kararlarında, başvurucuların duruşma talepleri bulunmasına rağmen dosya üzerinden inceleme yapılmasının adil yargılanma hakkının ve bu kapsamda aleni yargılama hakkının ihlâli niteliğinde olduğu yönündeki başvurularının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
18. Yukarıda yapılan açıklamalar ve özellikle temyiz yolunda yeni vakıa ve delillerin Yargıtay tarafından incelenemeyecek olması karşısında, duruşma isteminin reddi kararlarının hak ihlâli olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemektedir.
19. Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 18.05.2021 tarihli ve 2017/12-2540 E., 2021/571 K.; 17.09.2019 tarihli ve 2019/4-60 E., 2019/879 K.; 22.11.2017 tarihli ve 2016/11-1239 E., 2017/1398 K. ve 22.11.2017 tarihli ve 2017/8-2835 E., 2017/1399 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
20. Somut olayda dava, HMK’nın 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkin olup, karmaşık bir dava türü olmadığı gibi verilen karara karşı temyiz istemleri için taraflara başvuru olanağı tanınmış, temyiz dilekçesinin bir örneği cevap hakkı için karşı tarafa tebliğ edilmiştir.
21. Hâkimlerin sorumluluğunu düzenleyen ve eldeki davanın dayanağı olan HMK’nın 46 ve devamı maddeleri gereğince, Dairelerin ilk derece mahkemesi sıfatıyla karar verdiği ve temyiz incelemesini Hukuk Genel Kurulunun yaptığı işlerde duruşmalı olarak temyiz incelemesi yapılacağı konusunda açık bir düzenleme yer almamaktadır. Ayrıca Yargıtay Kanunu’nda da bu işlerin temyizinin duruşmalı olarak inceleneceği konusunda açık bir hükme yer verilmemiştir.
22. Şu durumda, Hukuk Genel Kurulunun ağırlıklı işini oluşturan direnme kararlarının dahi temyiz incelemelerinin açıklanan nedenlerle duruşmalı yapılamayacağı öngörülmüşken, diğer işlerinin duruşmalı yapılacağını kabule olanak verecek yasal bir düzenleme ve gereklilik bulunmadığı açıktır. Bu nedenle Hukuk Genel Kurulunun incelemesine tabi işlerde ayrık ve açık bir düzenleme olmadığı sürece duruşmalı inceleme yapılması olanaklı görülmemektedir.
23. Bu nedenle davacının duruşma isteğinin reddine oy birliğiyle karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

Esas Yönünden:
24. Dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 46. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
25. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesinde sorumluluk nedenleri sınırlı olarak sayılmıştır. HMK’nın 46. maddesinde “(1) Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir:
a) Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
b) Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
c) Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.
ç) Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.
d) Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması.
e) Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması.” düzenlemesi bulunmaktadır.
26. Somut olayda HMK’nın 46. maddesinde sınırlı sayıda belirtilen sorumluluk sebeplerinden hiçbiri bulunmadığından ve hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı tazminat şartları oluşmadığından Özel Dairece davanın reddine karar verilmesi yerindedir.
27. Hâl böyle olunca, yapılan açıklamalara, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, Daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacının temyiz itirazlarının reddi ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 12.04.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.