YARGITAY KARARI
DAİRE : 14. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/7136
KARAR NO : 2010/8418
KARAR TARİHİ : 15.07.2010
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı tarafından, davalı aleyhine 18.08.2005 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 22.09.2005 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili ve davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı, maliki olduğu 4737 parsel sayılı taşınmazın 1.000m2 kısmının davalının eşi dava dışı …’a satışı konusunda anlaştıklarını, tapu sicil müdürlüğü paylı devri kabul etmediğinden, satılan kısma yapılacak seranın yasal işlemlerinin tamamlanabilmesi amacıyla taşınmazın 473,37m2 bölümünün daha sonra kendisine devredilmek üzere tamamını davalıya devrettiğini, davalının taşınmazın satış dışı kalan 473,37m2 devre yanaşmadığını ileri sürerek, 2973 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile 473,37m2 adına tescilini istemiştir.
Davalılar, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hükmü davacı vekili ve davalı vekili temyiz etmiştir.
1-Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.
İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.
İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa HUMK’nun 292.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HUMK.m.236) yemin (HUMK.m.344) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.
İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.
Bu ilkeler ışığında somut olaya gelince;
Davacı, 1.473m2 yüzölçümlü, tarla niteliğindeki taşınmazın 1.000 metrekare kısmını davalıya sattığını, tapu sicil müdürlüğünün paylı devir yapmadığından ve sera ile ilgili yasal işlemlerin yapılabilmesi için 473,37 metrekarelik kısmının daha sonra geri verilmek üzere taşınmazın tamamının davalıya devredildiğine ilişkin taraflar arasında düzenlenmiş yazılı bir belgeye dayanmamıştır. Ancak, davacı dava dilekçesinde delilleri arasında “yemin” bulunduğu, 22.09.2005 tarihli oturumda da kanıt listesinin içerisinde “davacının kabulü” olduğunu belirtmekle “yemin” deliline dayandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, davacıya yemin teklifi hakkını kullanıp kullanmayacağı hatırlatılarak ve kullanmak istediği takdirde HUMK’nun 337 ve müteakip maddeleri gereğince işlem yapılarak sonucuna göre bir karar vermek gerekirken, bu husus yerine getirilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.
2-Kabule göre de; dava dilekçesinde müddeabih 25.000 TL belirterek dava açılmıştır. Mahkemece, dava reddedildiğine göre davada kendini vekil ile temsil ettiren davalı yararına nispi vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken maktu vekalet ücreti takdiri doğru değildir.
SONUÇ: Yukarıda (1). bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin, (2). bentte açıklanan nedenle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan temyiz harcının istek halinde yatıranlara iadesine, 15.07.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.