Yargıtay Kararı 14. Hukuk Dairesi 2010/3211 E. 2010/4504 K. 15.04.2010 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 14. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/3211
KARAR NO : 2010/4504
KARAR TARİHİ : 15.04.2010

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Davacılar vekili tarafından, davalı aleyhine 06.10.2008 gününde verilen dilekçe ile muhdesatın tespiti ve beyanlar sütununa yazılması istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 22.04.2009 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

K A R A R
Davacılar, 6 ada 8 parsel sayılı taşınmazda paydaş olduklarını, taşınmaz üzerinde kendilerine ait bina, artezyen kuyusu ve ağaçların olduğunu ileri sürerek derdest ortaklığın giderilmesi davası nedeniyle muhdesatın kendilerine aidiyetinin tespiti ile beyanlar sütununda gösterilmesini talep etmiştir.
Davalı paydaş … karısı …’nin kayyumu davanın reddini savunmuş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm kayyum tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, muhdesatın aidiyetinin tespiti ve beyanlar sütununa yazılması isteğine ilişkindir. Davada öncelikle muhdesatın beyanlar sütununa yazılmasının olanaklı olup olmadığı hususu üzerinde durulması gerekmiştir.
22.12.1995 tarihli ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında vurgulandığı üzere, Eşya Hukukunda “muhdesat” kavramından bir arazi üzerinde arz malikinden başkasına veya yalnızca bir paydaşa ait yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlaşılmalıdır. Muhdesat, sahibine arazi mülkiyetinden ayrı bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak sağlamaz. Muhdesat sahibinin hakkı sadece şahsi bir haktır. Bu hakkın hukuki mahiyeti ve nasıl kullanılacağı ise TMK’nun 722, 724. ve 729. maddelerinde açıklanmıştır.
Bir kişi lehine muhdesatın tespitine ve bunun kütüğün beyanlar hanesine yazılmasına 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 19/2 maddesi olanak sağlamaktadır. Gerçekten, anılan hüküm uyarınca; “Taşınmaz mal üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi,  cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir.”
Bu şekilde bir belirtmenin yenilik doğrucu bir sonucu olmadığı, esasen var olan şahsi hakka aleniyet kazandıracağı ve sadece muhdesat sahibi lehine kanıt oluşturacağı kuşkusuzdur. Ne var ki, Kadastro Kanunu kural olarak kadastro bölge ve çalışma alanlarında, üzerinde çalışma yapılan taşınmazlara uygulanır. Anılan yasanın 33. maddesinde Kadastro Kanununun bazı hükümlerinin kadastro çalışma bölgeleri dışındaki genel hükümlere göre açılan davalarda da uygulanacağı kabul edilmiş ise de, uygulanacak hükümler yasanın 14, 15, 17, 18, 20. ve 21. maddeleriyle sınırlıdır. Değişik bir anlatımla, kadastrodan sonraki hukuki sebeplere dayanılarak genel mahkemelerde açılan davalarda, Kadastro Kanununun 19/2 maddesine dayanılarak muhdesat tespiti ve bunun kütüğün beyanlar hanesinde gösterilmesi istenemez.
Somut olayda; dava konusu taşınmazın tapu kaydı 15.08.1985 tarihinde bahçe niteliği ile kesinleşmiştir. Davacılar, ağaç ve binaların kendileri tarafından yapıldığını ileri sürmektedirler. Taşınmaz başında yapılan keşifte ağaçların bir kısmının 30 yaşlarında olduğu saptanmıştır. Binalar ve artezyen kuyusunun ise ne zaman yapıldığı saptanmamıştır. Tüm muhdesat tapulamadan önce tesis edilmiş ise 3402 sayılı Yasanın 12/3 maddesi gereği 10 yıllık hak düşürücü süre geçtiğinden bunların anılan yasanın 19. maddesi gereği beyanlar sütununda gösterilmesi olanaklı değildir. Tapulamadan sonra tesis edilmesi halinde de davacıların 19. madde hükmünden yararlanmaları söz konusu olamayacağından mahkemenin muhdesatın beyanlar sütununa yazılmasına ilişkin karar usul ve yasaya aykırıdır. Davacılar aynı zamanda ortaklığın giderilmesi davası nedeniyle muhdesatın kendilerine ait olduğunun tespitini de istemişlerdir. Burada da tespit davalarına ilişkin genel ilkelere değinmek gerekmiştir.
Davalının bir şey yapmaya, vermeye veya belirli şeyleri yapmamaya mahkum edilmesi istemli eda davaları ile davacının mevcut bir hukuki durumunun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılmasını istediği inşai davalara ilişkin yasal düzenlemeler pozitif hukukumuzda yer almasına rağmen, genel olarak “Bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığının tespitine dair olan davadır.” şeklinde tanımlanan tespit davalarına ilişkin    Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuzda genel bir
düzenleme yer almamaktadır. Tespit davalarından İcra İflas Kanununun 72.maddesinde söz edilmiş, ayrıca bazı hallerde de maddi hukuk tespit davasını bizzat düzenlemiştir. Bu hallerde, tespit davası yasal düzenlemedeki koşullarda incelenerek sonuçlandırılabilmektedir. Ancak, İcra İflas Kanunu ve maddi hukukun düzenlemeleri dışında açılan tespit davalarının dinlenip dinlenemeyeceği uygulamada ve doktrinde tereddütlere yol açmıştır.
Gerçekten, eda veya inşai dava açılması olanağının bulunmadığı ya da bu tür davalarla hukuki korumanın sağlanamayacağı haller söz konusu olabilir. Diğer bir anlatımla, davacının bir hukuki ilişkinin tespitinde hukuki yararının bulunması halinde bu hukuki ilişkinin tespitini isteme olanağı bulunmalıdır. Aslında eda davasının içinde tespit istemi de yer almaktadır. Davalı aleyhine eda hükmü kurabilmek için öncelikle hukuki ilişkinin tespiti zorunludur. Eda davasında verilen hüküm iki aşamalı olup tespit ve edayı içermektedir. Ancak yukarıda da değinildiği gibi hak sahibinin her zaman eda davası açması koşulları bulunmayabilir. Bu nedenlerle doktrinde kabul edildiği gibi (Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul, 2000 s.324 vd. Baki Kuru, Tespit Davaları, Ankara 1963 s.12 vd.), uygulamada da tek başına açılan tespit davalarının dinlenebileceği kabul edilmiştir. Bu husus “Tespit davası da eda davasının öncüsü durumundadır. Henüz şartları tamam olmadığı için açılamayan eda davası için ilerideki hukuki ilişkinin belli edilmesi bakımından kesin delil olarak kullanılmak üzere tespit davası açılabilir….” şeklindeki 07.07.1965 tarihli, 1965/51965/5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da açıkça belirtilmiştir.
Görülüyor ki, artık uygulamada davacının bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun tespiti istemiyle dava açabileceği hususunda bir kuşku bulunmamaktadır. Ancak, tespit davasının dinlenebilmesi için iki koşulun bir arada gerçekleşmesi gerekir. Bunlar yanlar arasındaki hukuki ilişki ve bu hukuki ilişkinin varlığı ya da yokluğunun tespiti hususunda davacının hukuki yararının bulunması zorunluluğudur.
Yeniden somut olaya döndüğümüzde; davacıların muhdesatın beyanlar sütununa yazılmasına ilişkin dava açma olanakları yok ise de ortaklığın giderilmesi davası nedeniyle muhdesatın kendilerine ait olduğunun tespitini istemekte hukuki yararları vardır. Mahkemece de tespit istemi yerinde görülerek inceleme yapılmıştır. Ancak, yapılan inceleme tespit hükmü kurabilmek için yeterli görülmemiştir. Şöyle ki, taşınmaz tapuda bahçe niteliği ile kayıtlıdır. Taşınmaz üzerindeki ağaçlardan bir kısmının yaşı bunların tapulama işlemleri sırasında kayıtta bulunduğunu göstermektedir. Dinlenen
tanık anlatımları ağaçların davacılar tarafından dikildiği konusunda tam bir kanaat oluşturacak nitelikte değildir.
Yukarıda yapılan tüm açıklamalar karşısında mahkemece beyanlar sütununa yazım isteminin kabulü ve tespit hükmünün de eksik incelemeye dayalı olarak hüküm altına alınması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine, 15.04.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.