YARGITAY KARARI
DAİRE : 14. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/12254
KARAR NO : 2010/14810
KARAR TARİHİ : 28.12.2010
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 06.03.2007 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın kabulüne dair verilen 17.05.2010 günlü hükmün Yargıtayca, duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 21.12.2010 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı … ve vekili Av…… ile karşı taraftan davacı … ile vekili Av…. geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava, inanç ilişkisine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Davalı, dayanılan 03.04.1989 tarihli sözleşmede davacının imzasının bulunmadığını, kaldı ki sözleşmenin en geç işlem tarihinde düzenlenmiş olması gerektiğini, diğer taraftan çekişme konusu 4419 ada 15 sayılı parseldeki hisseye karşılık davacıya 486 sayılı parseldeki 4 ve 6 numaralı bağımsız bölümlerin temlik edildiğini, açılan davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, dava kabul edilmiştir.
Hükmü, davalı temyiz etmiştir.
Bilindiği üzere inanç sözleşmeleri kaynağını, Borçlar Kanununun 18. maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından alır. Taraflar arasında inanç sözleşmesinden kaynaklanan bir uyuşmazlık ortaya çıktığından, bu uyuşmazlığın sözü edilen karar dayanak yapılmak suretiyle çözümü gerekir.
İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir. İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.
İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnançlı işleme ilişkin bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince;
03.04.1989 tarihli “Sözleşme Taahhütnamesi” başlıklı belgede, Birlik Kollektif Şirketinin tasfiyesini teminen yapılan anlaşma metnine aynen “şirketin … uhdesinde olan Ürün Caddesindeki 3 no’lu gayrimenkul ortaklardan … ve …’e bırakılmıştır” sözleri yazılmıştır. Görülüyor ki, bu işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmiş, ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmuştur. Dolayısıyla, 03.04.1989 tarihli sözleşmenin bir inanç sözleşmesi olduğunda kuşku yoktur. Hukuk Genel Kurulunun 14.07.2010 tarihli ve 2010/14-394 – 2010/295 sayılı kararında vurgulandığı üzere, her ne kadar söz konusu belge işlem tarihinden sonraki bir tarihte düzenlenmiş olsa da 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında belgenin yazılı olmasından başkaca bir şart aranmadığından inanç sözleşmesinin düzenlenme tarihinin işlem tarihinden önce veya sonra olmasının sonuca etkisi yoktur. Kısaca davacı, 03.04.1989 tarihli bu sözleşmeye dayanarak sözleşmeden kaynaklanan haklarını, sözleşmenin diğer tarafı davalıya karşı ileri sürebilir.
Ne var ki davalı savunmasında, davacıya inanç sözleşmesinden kaynaklanan haklarına karşılık mülkiyeti kendisine ait 486 sayılı parseldeki 4 ve 6 numaralı bağımsız bölümleri temlik ettiğini, davacının artık 03.04.1989 tarihli inanç sözleşmesine dayanamayacağını, davacının taraf olduğu 1992/714 esas sayılı dosyada bu konuda ikrarı olduğunu belirtmiştir. Gerçekten, sözleşmenin yapılmasından hemen sonra 21.04.1989 tarihinde 486 sayılı parseldeki 4 ve 6 numaralı bağımsız bölümlerin mülkiyetinin davalı tarafından davacıya tapuda temlik edildiği görülmektedir. 1992/714 esas sayılı dosyanın incelenmesinden de, davacı vekilinin dosyaya sunduğu 12.10.1992 tarihli dilekçesinin 3 numaralı bendinde “şirketin … uhdesinde olan Ürün Caddesindeki 3 numaralı gayrimenkul ortaklardan … ve …’e bırakılmıştır. Müvekkilimiz bu gayrimenkulün %50 hissesinden; bodrum ve zemin katlarındaki dükkanların %50 hissesi de kendisinin olmak üzere dava konusu 4 ve 6 no’lu meskenlerin kendisine bırakılması hususunda diğer davalı … ile aralarında anlaşmaları üzerine, …’e bırakmıştır” şeklinde beyanda bulunduğu anlaşılmaktadır. Kuşkusuz, davacı … vekilinin bu beyanı ikrar niteliğindedir.
Hukukta ikrar; bir tarafın, diğer tarafın ileri sürdüğü bir vakanın doğruluğunun beyan edilmesi olup, kesin delil niteliğindedir. Bir davada yapılan (mahkeme içi) ikrar, başka bir dava işin de geçerli olup yani kesin delil teşkil edeceğinden, davacının başka davada yaptığı mahkeme içi ikrarının uyuşmazlığın çözümünde esas alınması gerekir.
Bütün bu açıklamalardan sonra mahkemece yapılması gereken iş; 4419 ada 15 sayılı parselde kat irtifakı kurulmadığından, yerinde uzman kişiler marifetiyle keşif yapılarak fiili duruma göre kat irtifakı kurulacakmış gibi 15 sayılı parsel üzerindeki bağımsız bölümlere düşen arsa paylarını bilirkişilere hesaplatmak, bundan sonra davacının 12.10.1992 günlü dilekçesindeki “müvekkilimiz bu gayrimenkulün %50 hissesinden, bodrum ve zemin katlarındaki dükkanların %50’si de kendisinin olmak üzere” şeklindeki ikrarı da dikkate alınarak davacıya 4419 ada 15 sayılı parselin zemin ve bodrum katlarındaki dükkanlardan verilmesi gereken paya ilişkin olarak davayı kısmen kabul etmek olmalıdır.
Değinilen bütün bu yönler ve özellikle davacının ikrarı gözden kaçırılarak eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın yazılı olduğu şekilde kabulü doğru olmadığından, karar bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 825,00 TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, 28.12.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.