Yargıtay Kararı 13. Hukuk Dairesi 2009/6712 E. 2009/14866 K. 15.12.2009 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 13. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/6712
KARAR NO : 2009/14866
KARAR TARİHİ : 15.12.2009

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, davalı idareden ihale ile 23.2.1995 tarihinde 215 ve 216 parsel numaralı taşınmazları satın aldığını, daha sonra 19.6.2006 tarihinde dava dışı orman idaresinin kendisine karşı dava açıp, satılan yerlerin orman sınırları içerisinde kaldığından bahisle tapu kayıtlarını iptal ettirdiğini ileri sürerek anılan taşınmazların raiç değerlerinin tesbiti ile şimdilik11.646.90 YTL ‘nın tahsiline karar verilmesini istemiş; bilahare verdiği ıslah dilekçesi ile de toplam 14.353 YTL nın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davacının ancak ödediği satış bedelini isteyebileceğini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, zapta karşı tekeffül hükümleri gereğince davacının davaya konu taşınmazların dava tarihi itibariyle raiç değerlerini isteyebileceği gerekçe gösterilmek ve bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Dava konusu 215 ve 216 parsel numaralı taşınmazların davalı … adına kayıtlıyken ihale ile davacıya satıldığı ve 16.3.1995 tarihinde tapuda davacı adına tescil edildiği, bilahare dava dışı Orman İdaresinin davacıya karşı 19.6.2006 tarihinde anılan taşınmazların memleket haritasına göre orman sayılan yerlerden olduğundan bahisle tapu kaydının iptalini istediği ve yapılan yargılama
2009/6712-14866
sonucunda 5.6.2008 tarihinde anılan taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile hazine adına tesciline karar verildiği hükmün henüz kesinleşmediği, davacının da mevcut gelişme karşısında eldeki dava ile taşınmazların raiç değerlerini talep ettiği anlaşılmaktadır
Davacı tapu kaydına güvenerek satın aldığı taşınmazların zaptedilmesi nedeniyle davalının zapta karşı tekeffül hükümlerine göre sorumlu bulunduğunu ileri sürerek ikame değerinin ödetilmesini istemiş, davalı ise davacının satış tarihinde ödediği bedeli isteyebileceğini savunmuştur. Taraflar arasındaki uyuşmazlık … mülk olarak tescile tabi olmayan ve yapılan tescilin yolsuz tescil olduğu, kamu malı ve orman vasfında bulunduğu anlaşılan davaya konu taşınmazların ikame değerinin istenilip istenilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.6.2003 tarih ve 2003/13-414-410 sayılı kararında da açıklandığı gibi uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle kamu malı üzerinde durulması gerekir.
En genel tanımıyla kamu malları, Devletin veya kamu tüzel kişiliğine sahip idarelerin, kamu hizmetlerini ifa ederken kullandıkları ve yararlandıkları mallardır. Yararlanma, tahsis şekli, mahiyet gibi ölçütler çerçevesinde kamu malları çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulmaktadır. Bir malın kamu malı niteliğinde olup olmadığı kamu hukuku düzenine, özellikle de idare hukukunun kural ve ilkelerine göre belirlenir. Eş söyleyişle, kamu malları … hukukun alanı dışındadır (Prof. Dr. … T….-Prof.Dr. … Eren-Prof.Dr. … Cansel; Türk Eşya Hukuku, Sevinç Matbaası, … 1978, sayfa:33). Akın Düren-İdare Malları-… 1975 s.40, … Oğuzman-… Seliçi-Eşya Hukuk … 1978 S.14 vd.). 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nde (Madde 641,912) ve 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununda (Madde 715,999) yer … kamu malları konusundaki hükümleri değinilen kuralın istisnaları değil, onun teyidi mahiyetindeki düzenlemelerdir; bu hükümlerle kamu malları eşya hukukunun dışında bırakılmışlardır.
Kamu malları kavramına ilişkin en açık ve ayrıntılı yasal düzenleme, 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 16.maddesinde yer almaktadır. Bu maddede “Kamu Malları” başlığı altında, kamunun ortak kullanımına veya bir kamu hizmetinin görülmesine ayrılan yerler ile Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan sahipsiz yerler hakkında ayrıntılı bir düzenlemede bulunulmuştur. Maddenin (A) bendi kamu hizmetinde kullanılan okul, hastane gibi yerlerin; (B) bendi kamunun yararlandığı mera, yaylak gibi orta malı taşınmazların; (C) bendi Devletin hüküm ve tasarrufu
altındaki kayalar, tepeler gibi yerlerin; (D) bendi de Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ormanların, kadastro çalışmaları sırasında ne şekilde işleme tabi tutulacaklarını açıklamıştır. Düren “Kamu Malları için şöyle bir tanım vermektedir. Kamunun doğrudan doğruya ortak yararlanmasına veya kullanılmasına doğal nitelikleri gereği açık olan (sahipsiz mallar) veya Devlet ya da Kamu Tüzel Kişisi tarafından Kanunun doğrudan doğruya yararlanmasına veya kullanılmasına tahsis edilen (Orta Malları) veyahut bir kamu hizmetinin vasıtası olmak üzere tahsis edilen mallara (Hizmet Malları) kamu malı denir. (Düren age s.45)
Somut olay bakımından, söz konusu Yasa maddesinin özellikle (D) bendindeki düzenleme önem taşımaktadır; Bu bent kapsamındaki malların başta nitelikleri, kamu hizmetinde kullanılmalarıdır ve yasa, diğer bentlerine konu olan diğer kamu mallarının tersine, bu malların, Hazine veya ilgisine göre o kamu hizmetini veren kamu kurum ve kuruluşu ya da tüzel kişisi adına tespit olunacağını, dolayısıyla, bunların mülkiyete konu olabileceklerini öngörmüştür. Ancak, açıktır ki, bir taşınmazın, Hazine ya da ilgili kamu kurumu, kuruluşu veya tüzel kişisinin mülkiyeti altında bulunması, onun kamu malı olma niteliğini ortadan kaldırmaz.
Bir malın kamu malı olarak nitelendirilmesinin hukuksal sonuçları şunlardır; Kamu malları üzerinde … mülkiyet kurulamaz ve bunlar kamu hizmetine tahsisli oldukları, yetkili idarece kamu malı olmaktan çıkarılmadıkları sürece temlik edilemez kazandırıcı zamanaşımı yoluyla da edinilemezler. (…-Eren-Cansel, age, sayfa 35.) Devlet mallarının haczine de olanak yoktur. (İcra ve İflas Kanunu, madde 82.) Buradaki “… mülkiyet kurulamaz” sözü, “… kişilerin veya … hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetine giremez” şeklinde anlaşılmalıdır. Temlik edilebilmeleri için de, mutlak surette kamu hizmetine tahsis olma niteliklerinin, yetkili organın hukuka uygun bir tasarrufu sonucunda ortadan kalkması, dolayısıyla kamu malı olma niteliğini yitirmeleri gerekir. Yetkili İdare Organlarınca Kamu mülkü olmaktan çıkarılmış bulunmayan bir taşınmaz malın, her nasılsa açık bırakılan tapu sicilindeki kaydına iyi niyetle dayanmak veya hak kazandırıcı süre içinde elde bulundurmak yollarıyla mülk edinilmesi düşünülemez. Diğer bir ifade ile kamu malı niteliği kazanmış bir taşınmazın … mülkiyete konu olamayacağından tapuya bağlansa bile MK.931. maddesi bu durumda uygulanmaz. (Y.H.G.K.30.09.1981 gün, E:1979/1-167, K:1981/656, … Reşit Karahasan, Türk Medeni Kanunu Eşya Hukuku, … 1977 S.1421.)
Bu sonuçlara bağlı olarak Yargıtay Hukuk Genel
2009/6712-14866
Kurulu’nun 21.2.1990 gün ve 1989/1-700 esas, 1990/101 karar ve 18.10.1989 gün 1989/1-419 esas, 1989/528 karar sayılı ilamlarında da açıklandığı üzere kamu malı niteliği taşıyan, yetkili idare organınca kamu malı olmaktan çıkarılmayan ve dolayısıyla … mülk olarak tescilen tabi bulunmayan bir taşınmazın, her nasılsa … mülk olarak tapuya tescil edilmesi, bir yolsuz tescil olup, o yerin özde tescile tabi bulunmama (kamu malı olma) niteliğini değiştirmez. (H.G.K.’nun 26.2.2002 gün ve 2003/12-116 esas, 2003/111 k.sayılı ve 25.12.2002 gün ve 2002/12-1101 esas ve 2002/1113 karar sayılı ilamları da bu yöndedir.
Tekrar ve önemle vurgulanmalıdır ki, kamu malları … mülkler gibi devir ve temlik edilemezler; böyle durumlarda, iyiniyet veya tapu siciline … ilkelerinin uygulama yeri de yoktur.
Somut olayda çözülmesi gereken öncelikli sorun, açıklanan bu yasal durum karşısında, davacı ile davalılar arasındaki 28.1.1993 tarihli satış sözleşmesinin hukuken geçerli olup olmadığıdır. Sözleşmenin geçerli veya geçersiz sayılması, ona bağlanacak hukuksal sonuçlarda değişiklikler yaratacaktır.
Gelinen bu noktada B.K.nun 19. ve 20.maddelerine değinilmelidir.
B.K.nun 19.maddesinde, bir sözleşmenin konusunun, Kanunun gösterdiği sınırlar içinde serbestçe belirlenebileceği belirtildikten sonra, “Kanunun kat’i surette emreylediği hukuki kaidelere ve kanuna muhalefet; ahlaka (adaba) veya umumi intizama yahut şahsi hükümlere müteallik haklara mugayir bulunmadıkça, iki tarafın yaptıkları mukaveleler muteberdir.” denilmek suretiyle; bir sözleşmenin geçerli olabilmesinin, kanuna ve onun kesin olarak emrettiği hukuksal kurallara, ahlaka, kamu düzenine ve kişisel hükümleri ilişkin haklara aykırı bulunmamasına bağlı olduğu hükme bağlanmıştır. Böylece, sözleşmelerin geçerlilik koşullarından biri “kısaca kanuna aykırı olmamak”tır.
Davacı ile davalı arasındaki satış sözleşmesinin, B.K. nun 19. maddesi anlamında kanuna aykırı bir sözleşme niteliğinde olup olmadığı, buna bağlı olarak, hukuken geçerli bulunup bulunmadığı hususu bu kural çerçevesinde değerlendirildiğinde:
Yukarıda ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, davalı tarafın, davacı …’a sattığı taşınmazın, … beri hukuksal nitelikçe bir kamu malı olduğu, üzerinde … mülkiyet kurulması sonucunu doğuracak şekilde alım satıma konu edilemeyeceği; bu sonucu sağlamaya yönelecek şekilde sözleşmeler yapılamayacağı kuşkudan uzaktır. Başka bir
2009/6712-14866
ifadeyle, kanun, tüm diğer kamu malları gibi, anılan taşınmaz yönünden de bu nitelikte sözleşmeler yapılmasını yasaklamış ve sözleşme serbestisini bu yönden sınırlamıştır.
Kanunun yasakladığı bir konuda yapılan sözleşme ise, BK.nun 19 ve 20.maddelerinin birlikte değerlendirilmesinden ve özellikle 1O.maddedeki “… batıldır” sözünden çıkan sonuca göre, mutlak butlanla malüldür; eş söyleyişle, yapıldığı andan itibaren geçersizdir.
Bilindiği üzere, mutlak butlan, herkes tarafından ileri sürülebilir; ileri sürülmese bile kanun dolayısıyla hüküm ifade eder ve tarafların o yönde bir istek ve itirazları olmasa dahi, hakim tarafından resen nazara alınması gerekir. Mutlak butlanın hükümleri kesindir. Mutlak butlanla batıl bir sözleşme yapıldığı andan itibaren geçersiz olduğundan, taraflar onunla bağlı tutulamazlar. Hatta, sözleşme taraflarının, mutlak butlanla batıl olma sonucunu doğuran nedeni somut olaydaki gibi, satım akdine konu taşınmazın kamu malı olduğu, dolayısıyla satılamayacağı hususunu bilmiyor olmalarının; dahası böyle bir sözleşmeyi kendi aralarında geçerli saymalarının dahi sonuca herhangi bir etkisi yoktur. Yine, bu nitelikteki bir sözleşmenin ifa edilmiş olması da, anılan sonuç yönünden önem taşımaz.
Tarafların bağlı tutulamayacakları bir sözleşme, doğaldır ki, onlar yönünden hak ve borç da doğuramaz. Buna bağlı olarak, böyle bir sözleşmenin ifası istenilemeyeceği gibi, ifa edilmemesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini de istenilemez.
Aynı gerekçeyle, kanuna aykırılık nedeniyle batıl (geçersiz) olan bir sözleşmeye konu malın, somut olaydaki gibi üçüncü kişi orman idaresi tarafından hukuka uygun neden ve yollarla tamamen zapt edilmesi halinde, BK.nun 192.maddesinde düzenlenen, satıcının zapta karşı tekeffül borcuda gündeme gelemez. Zira, bu borç, sadece hukuken geçerli bir sözleşmeye konu malın tamamen zaptı halinde söz konusu olabilecek bir borçtur.
Geçersiz bir sözleşme nedeniyle bir tarafın karşı taraftan aldığı şey, kendisi yönünden sebepsiz zenginleşme niteliğindedir. Dolayısıyla, geçersiz sözleşmenin tarafları sadece ve ancak, o geçersiz sözleşme nedeniyle birbirlerine verdiklerini, sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayalı olarak geri isteme hakkına sahiptirler. Kural olarak, bir taraf, verdiğini geri isterken, aynı anda ve karşılıklı olarak kendi aldığını da geri vermek zorundadır. Ancak, somut olayda olduğu gibi, verdiğini geri isteyen tarafın geçersiz sözleşme nedeniyle karşı taraftan aldığı şey kendi kusuru olmaksızın elinden çıkmış, dolayısıyla iade olanağı ortadan kalkmış ise,
2009/6712-14866
artık, aynı anda iade … aranmaz. Hal böyle olunca aşağıda belirtilen denkleştirici … ilkeleri de gözetilmek suretiyle hukuken geçersiz bir sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip karara bağlanması gerekir. Haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi içinde, öncelikle haksız iktisabın kapsamını tesbitteki ilke ve esasların açıklanmasında zaruret vardır. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici … düşüncesine dayanır. Denkleştirici … ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını arttıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve … bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon uzun yıllar boyu yüksek oranlarda seyretmiş ve paramızın değeri (alım gücü) de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmüştür. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha az olduğu bir gerçektir.
Bu güne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi, … hayatta büyük sarsıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı var olması gereken güvenin sarsılmasına neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları, … hayata uygun olduğu, toplumun … ihtiyacına cevap verebildiği sürece hayatiyetini devam ettirip saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilince bu konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden … hayata çağın gereklerine uygun olarak yorumlanıp uygulanmalıdırlar. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya yer yoktur.
Nitekim gerek Yargıtay kararlarında ve gerekçe öğretide bu görüşe paralel düşünceler bulunmaktadır.
Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de uygulanması gerektiği, geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği, bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın bazı … durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, MK.nun 2.maddesine göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemiyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar, mevcut yasaların ışığında
bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici … kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus hakkaniyetin ve adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde kısmi iade durumu oluşacak., iade dışındaki zenginleşme iade borçlusu yedinde haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden olacaktır.
Hal böyle olunca mahkemece öncelikle dava dışı Orman İdaresi ile eldeki davanın davacısı arasında görülen …Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/55-79 sayılı dava dosyasının kesinleşmesi beklenmeli, anılan dava dosyasının bu haliyle kesinleşmesi durumunda mahkemece, az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar doğrultusunda öncelikle taraflar arasında satışa konu edilen taşınmazların davacıya satıldığı 16.3.1995 tarihindeki satış bedelleri toplamı 5.700.000 TL nın dava tarihi itibariyle ulaştığı alım gücü çeşitli ekonomik etkenlerin (enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurallarındaki artış, maaş artışları vs. gibi) ortalamaları alınarak, açıklamalı gerekçeli, taraf ve Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporu alınarak belirlenmeli ve bu miktara hükmedilmeli, anılan dava dosyanın herhangi bir şekilde (Yargıtay aşamasında bozulması ve yeniden yapılan yargılama sonucunda yeni bir karar ittihazı gibi) davacı lehine sonuçlanması durumunda da eldeki davanın reddine karar verilmesi gerekir. Mahkemenin tüm bu yönleri gözardı ederek yazılı şekilde karar vermiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle diğer temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, 15.12.2009 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
Davacı, Mal Müdürlüğünün 23.02.1995 tarihinde açtığı ihale sonunda 215 ve 216 no lu parselleri satın aldığını, ancak, daha sonra dava dışı orman idaresinin açtığı dava sonunda ve taşınmazların evveliyatının orman olduğu gerekçesi ile tapularının iptal edildiğini ileri sürerek, taşınmazların rayiç değerinin tespiti ile şimdilik, 11.646.90 YTL nin, ıslah dilekçesi ile de, toplam 14.353.00 YTL’ nin tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, kusuru bulunmadığını, ancak ödediği bedeli geri isteyebileceğini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davalının zapta karşı tekeffül hükümlerine göre davacı zararından sorumlu olduğu sonucuna varılarak, davanın kabulü ile taşınmazların belirlenen rayiç değerin tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, satılan taşınmazın üstün hakka dayalı olarak dava dışı orman idaresi tarafından zaptedilmesi nedeni ile tazminata ilişkin olup, taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacı zararının hangi usul ve ilkelere göre belirleneceği hususunda toplanmaktadır.
Davacıya satılan taşınmazlara ait tapu kayıtlarının davalı … tarafından oluşturulduğu, davacıya ihale yolu ile satılıp mülkiyetinin geçerli şekilde devir edildiği, ne var ki, daha sonra orman idaresinin açtığı dava sonunda taşınmazların evveliyatının orman olduğu gerekçesi ile tapuların iptal edildiği açık ve belirgindir. Davacı zararının taşınmazların rayiç değeri kadar olduğunu iddia ettiğine göre, davalının sorumluluğunu gerektiren nedenler ve hukuki sebepler üzerinde önemle durmak gerekir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, BK’nun 189. maddesinde; satıcının, satılan şeyin bir üçüncü şahıs tarafından satım akdi zamanında mevcut bir hak sebebi ile tamamen veya kısmen zaptedilmesinden alıcıya karşı mes’ul ve zamin olacağı açıkça hüküm altına alınmıştır. Bu hükme göre ayıp ister subjektif bir haktan, ister objektif bir hukuk kaidesinden doğsun, satıcı, devrini kabul ve taahhüt ettiği hakkın kendi malvarlığında mevcut olduğu yönünü de zamindir. Bu nedenle, devredilen hak, herhangi bir sebepten, devri taahhüt edilen hakka uygunluk göstermiyorsa, satıCı sorumludur. Bu halde sorumluluğun kapsamı alıcının zapt nedeni ile uğradığı …
2009/6712-14866
zarar kadardır. Somut olayda devlet satıcı olup, devletin geçersiz satış yapması düşünülemeyeceği gibi, zaten devir resmi şekilde ve geçerli bir şekilde gerçekleştirilmiştir. O halde, geçersiz satışlarda uygulanan denkleştirici … ilkelerinin olayda uygulanma olanağı yoktur. Devlet evveliyatı orman olan bir yer hakkında tapu kaydı oluşturmuş ve … mülkiyete konu olabileceğini tekeffül etmiş ise bunun sonuçlarına katlanmak ve BK 96. maddesi hükmü de dikkate alındığında alıcının … zararını tazmin etmek zorundadır.
Öte yandan, somut olayda, davalı … aynı zamanda … tapu kaydını oluşturmak ve düzenli tutmakla da yükümlü olup, davacının davalı hazineye yönelik tazminat isteminin yasal dayanağı da, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007.(743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 917.) maddesidir. bu hükümde devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan sorumluluğu düzenlenmiştir.
Bu sorumluluğun niteliği ve somut olay yönünden değerlendirilmesine geçilmezden evvel, kusursuz sorumluluğa ilişkin temel ilkeler ve öğretide yer … görüşler üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır.
Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa kadar uzayan bir yol izlenmektedir.
Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Tandoğan …, Türk Mes’uliyet Hukuku, 1967, s:89). Kusur sorumluluğunda, “kusur” sorumluluğun öğesidir (Eren …, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, C.1, B.6, … 1998, s:554).
Tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte, zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır.
Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler, hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Prof.Dr…. Tandoğan, Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku,1981 Bası, sh.1-4).
Öğretide kusursuz sorumluluk halleri “olağan sebep
2009/6712-14866
sorumluluğu-tehlike sorumluluğu” olmak üzere ikili ayırıma tabi tutulduğu gibi (Eren …, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, C.1, B.3, 1989; Tandoğan …, Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk, …, 1981, s:22); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırıma gidildiği de görülmektedir (Tekinay /Akman /Burcuoğlu/ Altop/ Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, B.7, … 1993, s:498).
Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk halleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır.
Tehlike sorumluluğu, “terminolojide” “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Koçhisarlıoğlu Cengiz, Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, … Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s:183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak bu türde kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır.
Türk … Hukukunda kusura dayanmayan sorumluluk hallerinden birisi de Tapu sicilinin tutulmasından Devletin sorumluluğudur.
Bu sorumluluğun niteliği ve somut olay yönünden değerlendirilmesine gelince;
Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna” ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/ tehlike sorumluluğuna ilişkin kurallar uygulanır.
Taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde ve doğru sicillerin oluşturulmasında “Devletin sorumluluğu” o kadar önemlidir ki, 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 917, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1007.maddelerinde açıkça; “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder” Hükmüne yer verilerek, bu sorumluluk yasal düzenleme altına alınmıştır.
Diğer taraftan, devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hale getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin Devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı Devlet’e fer’i değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli sorumluluk yüklenmiştir (Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu/Galip Esmer Gayrimenkul Tasarrufları, 1969, s:512 vd.; Prof. Dr. Jale Akipek, Eşya Hukuku, 1972, s:303).
2009/6712-14866
Yasanın bu açık hükmünün … olduğu “Devletin sorumluluğu”ndan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi bulunmamakta; böylece Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluğun … bir hali olarak ortaya konulmaktadır.
Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile … ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir.
Gerçekten, tapu sicilinin tutulmasını üzerine … Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir.
Devletin sorumluğunun dayandırıldığı tapu sicilinin doğru tutulmasına ilişkin güvenin devamını sağlama amacı, tapu siciline … ilkesinden daha geniş bir anlam taşımaktadır. Söz konusu ilkenin uygulanamadığı ve yolsuz tescile güvenen iyiniyetli üçüncü kişilerin iktisaplarının korunamadığı bazı hallerde dahi, onların bu yüzden uğradıkları zarardan da Devlet sorumlu tutulur.
Görülmektedir ki; kusursuz sorumluluğun bir biçimi olan tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan Devletin sorumluluğu, bir tehlike sorumluluğudur.
Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücuu halinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır. Tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlal ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki halde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır (Dr…. Sirmen, Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Zararlardan Devlet’in Sorumluluğu, …, 1976 Sh.63 vd). Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk ta gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır.
Az yukarıda ayrıntıları açıklandığı ve vurgulandığı
üzere; Devletin sorumluluğunun bir tehlike sorumluluğu olduğu hususu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.10.1955 gün ve 1955/4-58 esas, 1955/64 karar sayılı; 29.06.1977 gün ve 1977/4-845 esas ve 1977/655 karar sayılı; 24.09.2003 gün ve 2003/4-491 esas ve 2003/487 karar sayılı; 19.04.2006 gün ve 2006/4-113 esas ve 2006/205 karar sayılı; 09.05.2007 gün ve 2007/4-212 esas, 2007/261 karar sayılı, ilamlarıyla yargısal uygulamada da büyük ölçüde kabul edilmiştir.
Önemle ve sıklıkla vurgulandığı üzere dava, hukuksal dayanağını kusursuz sorumluluktan almakta ve kusura değil tehlike prensibine dayanmaktadır. Öte taraftan tapu sicil müdürlüğü görevlilerinin kusurlu olup olmadığının araştırılmasına ya da kusurun varlığının ispatına gerek olmadığı gibi, esasen devletin sorumluluğu için bu kusurun varlığı da şart değildir. Tapu sicil müdürlüğünün hukuka aykırı eylem ve işlemleri ile zarar arasında illiyet bağı bulunduğuna göre bu zarardan devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Bu ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2007-4-422 E., 2007-536 K. Sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında, davalı gerek zapta karşı tekeffül hükümlerine ve gerekse tapu kaydının düzenli oluşturulup tutulmamasından dolayı davacının … zararından dolayısı ile dava tarihindeki rayiç değerden sorumlu olup, mahkemece verilen kararın onanması düşüncesinde olduğumuzdan aksi yöndeki … çoğunluk kararına katılamıyoruz.