YARGITAY KARARI
DAİRE : 13. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2006/2938
KARAR NO : 2006/6596
KARAR TARİHİ : 27.04.2006
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın konusu kalmadığından esas hakkında hüküm kurulmasına mahal olmadığına yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
K A R A R
Davacı, davalının açtığı ihaleye katılarak 308 parsel nolu 16.200 m2 yüzölçümündeki taşınmaza alıcı olduğunu, ihalenin kendi üzerinde kalması üzerine bankada bulunan 295.000 DM tutarlı mevduatını çekerek TL’ye çevirdikten sonra satış bedeli ve masrafları olarak 85.914.670.000 TL’yi 21.6.2000 tarihinde davalıya ödediğini, ancak ihale edilen taşınmazın tapuda eksik miktarlı olduğunun anlaşılması üzerine satışı kabul etmeyip ihale bedelinin iadesini istediğini, davalının 299 … sonra 26.4.2001 tarihinde sadece yatırdığı bedeli iade ettiğini, paranın bu süre zarfında getireceği faiz miktarının tahsili için açtığı dava sonunda 42.397.099.133 TL faiz alacağına hükmedildiğini, henüz bu miktarın ödenmediğini, hükmedilen yasal faiz miktarının kur farkı ve enflasyon nedeniyle uğradığı zararı karşılamayacağını ileri sürerek hükmedilen yasal faiz miktarı düşüldükten sonra kalan munzam zararı olan 58.716.797.770 TL’nın faizi ile davalıdan tahsilini istemiştir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, bilirkişi raporu doğrultusunda davacının munzam zararı belirlenen 57.991.899.033 TL’den ödenen 18.046.300.000 TL için karar verilmesine yer olmadığına, bakiye 39.945.599.033 TL’nin 27.1.2004 tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Dava, BK.nun 105. maddesinden kaynaklanan munzam zarar istemine ilişkindir.Anılan yasa maddesi “alacaklının düçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir” hükmünü taşımaktadır.
Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür.
Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde (temerrüdü oluştuğunda) sözleşme veya yasada belirlenen “gecikme faizi” ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK.nun 103. maddesi uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı ispat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararını talep etme hakkı tanınmıştır. Bunun dışında, alacaklının uğradığı zarar, temerrüt faizinin üzerinde gerçekleşmişse B.K.nun 105. maddesinde düzenlenen munzam zarar gündeme gelir.
Öncelikle “munzam zarar”ın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.
Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmeden borcunu … olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Başka bir anlatımla, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.
B.K.nun 105. maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faizi yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun kaynağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, vekaletsiz … görme veya kanun olabilir. Munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır. O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü, asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibinde bulunulması veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi (B.K. 105/2 md.) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazı kayıt dermeyanına da gerek yoktur. Ayrı bir dava ile on yıllık zaman aşımı süresi içinde her zaman istenmesi mümkündür.
Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. B.K.nun 105. maddesi kusur karinesini benimsemiştir.
Kural olarak munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacığının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanamayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmekle yükümlüdür. Alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir.
Hemen belirtelim ki, munzam zarar davalarında alacaklı, davacının ispat yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalı, genel ispat yöntemlerinde olduğu gibi her olayın kendi yapısı ve özelliği içinde değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Örneğin, yaşanan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler, başka bir anlatımla M.K.nun 6. maddesinde ifadesini bulan genel kuralın istisnaları şeklinde ispat yükümünü ortadan kaldıran olgular, ispat hukuku açısından alacaklı yararına değerlendirilmeli; bunların aksini iddia eden borçluya ispat yükünün düştüğü kabul edilmeli, en önemlisi hükmedilecek zarar miktarı ve kapsamının tespitinde B.K 43/2. madde ve fıkrası hükmünden yararlanılmalıdır.
Ülkemizde yıllardır yüksek oranda seyreden enflasyon nedeniyle paramızın değerinin çok düştüğü bir gerçektir. Böyle bir ortamda alacağını zamanında elde eden alacaklının bunu bir an önce banka mevduat faizine veya devlet tahviline yatırması veya dövize dönüştürmesi, yaşanan hayat gerçeklerine uygun bir davranış olur. Buna karşılık alacağını geç … alacaklının da zarar göreceği enflasyonun altında kalan faizin de bu zararı karşılayamayacağı açıktır. Bu hal, zararın varlığı için fili bir karine oluşturur.
Hal böyle olunca, enflasyonist ekonominin olumsuz etki ve sonuçları kamuca az veya çok herkesin bildiği vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile bunlar “maruf ve meşhur” vakıalardır ve bunların ispatına gerek yoktur (HUMK 238/2 md).
O halde davacı, 21.6.2000 tarihinde davalıya ödediği 85.914.670.000 TL’nin davalı tarafından kendisine iade edildiği 16.4.2001 tarihine kadar oluşan ve faizi aşan zararlarını isteyebilir. Bu zarar miktarının tespiti için de anılan tarihler arasındaki süre zarfında gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranı, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL.sı karşısında döviz kurlarını gösterir liste ilgili resmi kurumlardan getirtilmeli, konusunda uzman bilirkişi kurulundan taraf ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmalı, belirlenecek bu miktardan davacının tahsil ettiği işlemiş faiz miktarları mahsup edilmeli, bakiyesi davacının munzam zararı olarak hükmedilmelidir.
Açıklanan bu hususlar göz ardı edilerek, davacının yatırdığı ihale bedelini sadece DM vadeli hesabında tutması ihtimaline göre munzam zararı belirleyen yetersiz bilirkişi
raporu esas alınarak karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, 27.4.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.