YARGITAY KARARI
DAİRE : 14. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2008/14035
KARAR NO : 2009/1604
KARAR TARİHİ : 10.02.2009
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 26.05.2003 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali, tescil istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın reddine dair verilen 04.12.2007 günlü hükmün Yargıtayca, duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 10.02.2009 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı ve vekili Av…. ile karşı taraf vekili Av…. geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tarafların sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davalılardan …, iyiniyetli malik olduğunu, davanın reddini savunmuş, diğer davalı … savunmada bulunmamıştır.
Mahkemece, çekişme konusu yerin davacının yurtdışından sağladığı parayla satın alındığı ve inanç ilişkisi nedeniyle davalı … adına tescil edildiği kabul edilmiş ancak davalı …’nın kötüniyeti kanıtlanmadığı gerekçesiyle mülkiyet aktarımı istemi reddedilmiştir.
Hükmü, davacı temyiz etmiştir.
İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı işlemin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın inanılan tarafından kullanılma, yönetilme ve inanana iade şartlarını içeren borçlandırıcı bir işlemdir. İnanç sözleşmesi, inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla; inanan inanılan namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmazın mülkiyetini ona (inanana) geçirme yükümlülüğü altına
girmiştir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. Somut uyuşmazlıkta da mahkemece, davacı ile davalı … arasında bu tür bir ilişkinin bulunduğu kabul edilmiş, benimsenen kabul şekli hükmü davalılar temyiz etmediğinden onlar yönünden kesinleşmiştir.
Eldeki davada tartışılması gereken sorun, taşınmazın 14.04.2003 tarihinde kayıt maliki davalı …’tan tapuda satın alan davalı …’nın kötüniyetli olup olmadığının belirlenmesidir.
Hukukumuzda, kişilerin satın aldığı şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişesi taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, satın alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir.Bir tanımlama yapmak gerekirse iyiniyetten maksat ”hakkın doğumuna engel olacak bir hususun hak iktisap edilirken kusursuz olarak bilinmemesidir”
Belirtilen ilke, TMK.m. 1023’de aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki m.1024’de “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde vurgulanmıştır. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma,toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Kural olarak, kanunen iyiniyet şart kılınan hallerde onun vücudunun asıl olduğu kabul edilir. Bunun aksinin ileri sürülmesi halinde ispat yükü ileri süren kişiye düşer. Ancak, Türk Medeni Kanununun 3. maddesinin 2.fıkrası gereğince halin icaplarına göre kendisinden beklenen özeni sarfetmeyen kişi iyiniyet iddiasında bulunamaz. Bu gibi durumlarda 14.02.1951 tarih 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince o kişinin kötüniyetinin ayrıca diğer tarafça ispat ettirilmesine gerek kalmaz.
Ortaya konan bu kurala göre somut olaya gelince;
Davalılar aynı köy, aynı hanede nüfusa kayıtlı kişilerdir. Yakın ilişkilerinin olduğu davalı …’in davacı ile diğer davalı …’nin düğününde misafir olan sayılı kişiler arasında bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Davalı …’nın davacı ile davalı arasındaki ilişkileri bilmemesi ve davalı …’nin kendisine 14.04.2003 tarihli satış işlemini yaparken kötüniyetli bulunduğunun kabul edilmemesi hayatın olağan akışına ters düşer. Dolayısıyla, davalı …’nın Türk Medeni Kanununun 3.
maddesi ile sözü edilen Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı karşısında ayrıca ve özellikle kötüniyetinin ispatı davacıdan istenemez.
Yapılan bu saptamaya göre, mahkemece davanın kabulü yerine davalı …’in kötüniyeti konusunda delillerin takdirinde yanılgıya düşüldüğünden karar bozulmalıdır.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle temyiz olunan hükmün BOZULMASINA, 625.00 TL. Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacıya verilmesine, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, 10.02.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.