YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2020/3217
KARAR NO : 2021/5286
KARAR TARİHİ : 22.06.2021
MAHKEMESİ : BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 12. HUKUK DAİRESİ
Taraflar arasında görülen davada İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 05.04.2018 tarih ve 2017/1093 E- 2018/351 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine , istinaf isteminin esastan reddine dair İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi’nce verilen 10.10.2019 tarih ve 2018/1462 E- 2019/1249 K. sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalıların kefil olduğu Tütüncüler Bankası – Yaşarbank A.Ş ile asıl borçlu Selin Fermantasyon … Ltd. Şti. arasında akdedilen 16.06.1995 tarihli 1.200,00 TL bedelli, 28.08.1995 tarihli 300,00 TL bedelli ve 30.11.1995 tarihli 600.000,00 DEM bedelli genel kredi sözleşmelerinden kaynaklanan borcun ödenmemesi sebebiyle hesapların kat edilerek ihtarname gönderildiğini, ihtarların tebliğine rağmen borcun ödenmediğini, alacağın tahsili için davalılar aleyhine icra takibi başlatıldığını, davalıların haksız itirazları ile takibin durduğunu, takip konusu alacağın Tütüncüler Bankası Yaşarbank A.Ş ile birleşen Sümerbank A.Ş tarafından 10.08.2001 tarihli sözleşmeyle TMSF’ye temlik edildiğini ve fon alacağı haline geldiğini, davacının da bu alacağı 22.02.2006 tarihli temlik sözleşmesiyle temlik aldığını, alacağın fon alacağı olması nedeniyle zamanaşımı süresinin henüz dolmadığını belirterek davalıların anılan icra dosyasındaki haksız itirazlarının iptali ile %20 icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı … vekili, takibin yetkisiz icra dairesinde yapıldığını ve mahkemenin de yetkisiz olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, 20 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanamayacağını, davacının iddiasının aksine kat ihtarlarının davalıya tebliğ edilmediğini, dolayısıyla temerrüdün oluşmadığını, bunun dışında 6098 Sayılı kanun ile kefalete ilişkin sorumluluğa süre yönünden sınırlama getirildiğini, kanunun 598/3. maddesinde öngörülen sürenin zamanaşımı süresi olmayıp kefil bakımından kefaletin hüküm ve sonuçlarını ortadan kaldıran kefalet ilişkisini kanun gereği sona erdiren bir süre olduğunu, TBK’nın Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi ve 3. maddesinde yer alan düzenleme dikkate alındığında 6098 sayılı Kanun’un 598/3. maddesiyle getirilen 10 yıllık kefalet sınırlamasının uygulanmasını zorunlu olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Davalı … vekili, davalının İzmir ili Karşıyaka ilçesinde ikamet ettiğini, bu nedenle İstanbul adliyesi mahkemeleri ve icra daireleri nezdinde takip başlatılmasının yasaya aykırı olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, dava konusu alacağın fon alacağı olarak kabul edilemeyeceğini, TBK. 598/3. maddesi uyarınca 10 yıllık sürenin dolmasıyla kefaletin sona ereceğini, bu sürenin zamanaşımı süresi olarak kabul edilmesinin mümkün bulunmadığını, kefaleti ortadan kaldıran bir süre olduğunu, ayrıca kat ihtarlarının davalıya tebliğ edilmediğini, takipte istenen faizin fahiş olduğunu belirterek haksız olan davanın usulden ve esastan reddi gerektiğini savunmuştur.
İlk derece mahkemesince iddia, savunma, toplanan deliller ve yapılan yargılama sonunda, davalıların müteselsil kefil oldukları genel kredi sözleşmesinin 46. maddesinde, ihtilaf halinde İstanbul Merkez İcra Daireleri ve Mahkemelerinin yetkili olacağı kararlaştırıldığından yetki itirazının ve icra takibinin yapıldığı 27.01.2017 tarihine kadar 20 yıllık sürenin dolmadığı açık olduğundan davalıların zamanaşımı definin yerinde görülmediği, davaya konu kredinin kullandırılma tarihi, hesap kat ihtarı ve buna göre alacağın muaccel hale gelmesi, Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde gerçekleştiği, ancak 01.07.2012 tarihinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği, Türk Borçlar Kanunu’nun Uygulama Şekli Hakkındaki 6101 sayılı Kanun’un 1. maddesinin son cümlesinde ”….Ancak Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiili ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye Türk Borçlar Kanunu’nun hükümlerine tabidir” denildiği, bu durumda somut olayda borcun sona ermesiyle ilgili olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun hükümlerinin uygulanması gerektiğinin açık olduğu, Türk Borçlar Kanununun 598/4. maddesinde ”Kefalet 10 yıldan fazla bir süre için verilmiş olsa bile uzatılmış veya yeni bir kefalet verilmiş olmadıkça kefil, ancak 10 yıllık süre doluncaya kadar takip edilebilir.” şeklinde düzenleme yapıldığı, davalıların müteselsil kefil olduğu sözleşmelerin tarihinin 16.06.1995, 28.08.1995 ve 30.11.1995 olduğu, Türk Borçlar Kanunu’nun 598/3. maddesi uyarınca, sözleşmelerin kurulduğu tarihten 10 yılın geçmesiyle kefaletin sona ereceğinin kabul edilmesi gerektiği, 6101 sayılı Kanun’un 5/2. maddesinde Türk Borçlar Kanunu ile hakdüşürücü sürenin ilk defa öngörülmesi ve bu sürenin kanunun yürürlüğünden önce dolmuş olması halinde hak sahiplerine yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayarak bir yıllık ek süreden yararlanabilme imkanının getirildiği, Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce 2005 tarihine kefalet için öngörülen 10 yıllık sürenin dolduğu, kanunun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girdiği ve bu tarihten itibaren hak sahiplerine bir yıllık sürenin tanındığı ve bu sürenin de 01.07.2013 tarihi itibariyle dolduğu, davaya esas icra takibinin ise 27.01.2017 tarihinde yapıldığı, buna göre yasayla tanınan ek sürenin dolmasından (01.07.2013) yaklaşık 4 yıl sonra yapılan bu takibe dayalı olarak açılan davanın dinlenmesinin mümkün bulunmadığı, zira davacının artık kefilleri takip etme hakkının ortadan kalktığı gerekçesiyle davanın 6098 sayılı Kanun’un 598/3, 6101 sayılı Kanun’un 1. maddesi ve aynı kanunun 5/2. maddesi çerçevesinde reddine karar verilmiştir.
Karara karşı, davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesi’nce yapılan yargılama sonunda, kefalet borcunun sona ermesiyle ilgili olarak 6098 sayılı TBK hükümlerinin uygulanması gerektiği, buna göre 1995 yılında düzenlenen sözleşmeler uyarınca kullandırılan kredilere ilişkin borcun 14.02.1997 ve 27.08.1998 tarihli ihtarlar ile kat edildiği ve alacağın muaccel hale geldiği, buna göre TBK’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce, 14.02.2007 tarihinde 10 yıllık hak düşürücü sürenin dolmuş olduğu, 01.07.2013 tarihi itibariyle de 1 yıllık ek sürenin dolmuş olduğu, buna göre icra takip tarihi olan 27.01.2017 tarihinden çok önce kefaletin kendiliğinden ortadan kalktığı, dolayısıyla kefil olan davalıların sorumluluklarının sona ermiş olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı, dava konusu fon alacağına ilişkin olarak 20 yıllık zamanaşımı süresinin öngörülmüş olmasının da, 10 yıllık hak düşürücü süreye bir etkisinin bulunmadığı, ilk derece mahkemesince davanın reddi yönünde verilen kararda bir isabetsizlik görülmediği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Karara karşı, davacı vekili tarafından temyiz kanun yoluna başvurulmuştur.
Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun HMK’nın 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına varıldığından Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın HMK’nın 370/1. maddesi uyarınca ONANMASINA, HMK’nın 372. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, davacıdan harç alınmasına yer olmadığına, 22.06.2021 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.