YARGITAY KARARI
DAİRE : 20. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/2143
KARAR NO : 2013/6191
KARAR TARİHİ : 28.05.2013
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacılar vekilleri tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
2009 yılında yapılan kadastro sırasında, … Köyü 101 ada 1 parsel sayılı 19107825,34 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, orman niteliğiyle Hazine adına tesbit edilmiştir. Davacılar, taşınmazın bir bölümünün Hazineden satın aldıkları Temmuz 1958 tarih 50 numaralı tapu kaydı kapsamında olduğu halde orman sınırı içine alınmasının doğru olmadığı, Hazinenin sebepsiz zenginleşmesinin sözkonusu olduğu iddiası ile dava açmış ve fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla şimdilik 8000.- TL tazminat isteminde bulunmuşlardır.
Mahkemece; davanın yalnızca sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan tazminat davası olduğu kabul edilerek, Hazine adına yapılan tesbitin 14.11.2008 ve 15.12.2008 tarihleri arasında askı ilânına çıkarılarak kesinleştiği, davanın ise 24.12.2009 tarihinde açıldığı, B.K. 66. maddesinde yazılı 1 yıllık zamanaşımı süresinin tespitin kesinleştiği tarih itibarıyla dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava dilekçesindeki açıklamaya ve dosya kapsamına göre dava, genel kadastroda uygulanmayan tapu kayıtlarına dayanılarak, genel kadasroda orman niteliğiyle Hazine adına tesbiti yapılıp kesinleşen parselin içinde kalan taşınmazın tapuya dayalı olarak tapu kaydının iptali tapu iptali tescil istemi reddedildiği takdirde, Medenî Kanunun 1007. madde hükmüne göre tazminat istemine ilişkindir.
Davanın bu şekilde nitelendirilmesine göre mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hükme yeterli değildir. Şöyle ki; mahkeme davayı tazminat davası olarak nitelendirmiş ise de, davacılar duruşmada alınan imzalı beyanlarında, davanın ilk önce tapu iptali tescil davası olarak görülmesini, yerin orman olduğu kesinleştiği takdirde tazminat istemlerinin değerlendirilmesini istemişlerdir. Mahkemece bu yönden bir araştırma yapılmamış, yörede orman kadastrosunun ne zaman yapıldığı, taşınmazın orman olup olmadığı, orman değilse davacıların tutunduğu tapu kapsamında kalıp kalmadığı incelenmemiştir.
Mahkemece doğru sonuca varılabilmesi için öncelikle, yörede yapılan tüm orman kadastro çalışmalarına ait işe başlama, çalışma, askı ilan tutanakları ve orman kadastro haritaları getirtilmeli, orman kadastrosu kesinleşmişse bir harita-kadastro (jeodezi ve fotogrametri) mühendisi ile bir uzman orman yüksek mühendisinden oluşturulacak bilirkişi kurulu aracılığıyla, orman kadastro haritası ve kadastro paftası ölçekleri denkleştirilerek, sağlıklı biçimde zemine uygulanıp, değişik açı ve uzaklıkta en az 5 ya da 6 orman sınır noktası gösterilecek biçimde, çekişmeli taşınmazın tahdit hattına göre konumu belirlenmeli, orman kadastrosu kesinleşmemişse; eski tarihli memleket haritası, hava fotoğrafları ve varsa amenajman planı ilgili yerlerden getirtilip, çekişmeli taşınmaz ile birlikte çevre araziye de uygulanmak suretiyle taşınmazın öncesinin bu belgelerde ne şekilde nitelendirildiği belirlenmeli; 3116, 4785 ve 5658 sayılı kanunlar karşısındaki durumu saptanmalı; taşınmaz orman sayılan yerlerden ise, tapu ve zilyetlikle ormandan toprak kazanma olanağı sağlayan 3402 sayılı Kanunun 45. maddesinin ilgili fıkraları, Anayasa Mahkemesinin 01.06.1988 gün ve 31/13 E.K.; 14.03.1989 gün ve 35/13 E.K. ve 13.06.1989
gün ve 7/25 E.K. sayılı kararları ile iptal edilmiş ve kalan fıkraları da 03.03.2005 gününde yürürlüğe giren 5304 sayılı Kanunun 14. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış olduğundan, bu yollarla ormandan yer kazanılamayacağı, öncesi orman olan bir yerin üzerindeki orman bitki örtüsü yokedilmiş olsa dahi, salt orman toprağının orman sayılan yer olduğu düşünülmeli; taşınmaz orman sayılan yerlerden veya kesinleşmiş orman kadastro sınırları içinde ise tapu iptali istemi yönünden dava reddedilmeli; orman sayılan yerlerden değil ise dayanılan tapu kaydı ilk oluşumundan itibaren varsa haritası ile birlikte getirtilerek yerel bilirkişiler ve fen elemanı aracılığı ile komşu parsel dayanak kayıtlarından da yararlanmak suretiyle uygulanmalı, bilinemeyen sınırlar konusunda taraflara tanık dinletme imkanı verilmeli, sabit sınırdan başlamak üzere 3402 sayılı Kanunun 20/c ve 32/3. maddeleri gereğince kayıt kapsamı belirlenmeli, fen bilirkişiye keşfi izlemeye elverişli kroki tanzim ettirilmeli, kaydın kadastro sırasında herhangi bir taşınmaza revizyon görüp görmediği araştırılmalı, başka yere revizyon görmemişse ve taşınmaza uyuyorsa 3402 sayılı Kanunun 12/4. maddesi kapsamında “kadastrosu tamamlanan çalışma alanında kalan eski tapu kayıtları işleme tâbi kayıt niteliğini kaybeder, bu kayıtlara dayanılarak kadastro ve tapu müdürlüklerinde işlem yapılamaz” hükmü gereğince tapu iptal edilmemiş olsa bile hukukî değerini kaybettiği ve dolayısıyla malikin mülkiyet hakkının idarece hukuksal bir nedene dayanmadan engellendiği gerçeğinden hareketle, bu konuya ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 gün ve 2010/5-662 E.- 651 K. sayılı kararı gözönünde bulundurulmalıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 gün ve 2009/4-383 E. – 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4-349 E. – 2010/318 K. sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; tapu işlemleri kadastro tesbit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğününün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. 1007. maddesi anlamında Devletin kusursuz sorumluluğu olduğunun kabulü gerekir. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Medenî Kanunun 1007. maddesi gereğince, zararın tazmini için Borçlar Kanununun 146. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımı süresinde Hazine aleyhine adlî yargıda dava açabilirler.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20.04.2011 gün ve 2011/13-37 E. – 2011/198 K. sayılı kararında da değinildiği gibi; kusur sorumluluğunda, zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür. Sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler, bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu getirmiştir. Öğretide kusursuz sorumluluk halleri “olağan sebep sorumluluğu – tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tâbi tutulduğu gibi, hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk “tehlike sorumluğu şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır. Bir diğer ayrım da “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk halleridir. Bunlardan “tehlike sorumluluğu” terminolojide “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu” ya da “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer almaktadır. Bu tür sorumluluk halinde, diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) getirme olanağı yoktur. Bu halde, nedensellik bağının kesilmesi halinde sorumluluktan söz edilemeyecektir. İşte Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunda” kusursuz sorumluluk, ağırlaştırılmış sebep, ağırlaştırılmış objektif sorumluluk ve tehlike sorumluluğuna ilişkin kurallar uygulanır.
4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 1007. maddesi, tapu sicilinin aleniliği ve tapu siciline güven ilkelerinin yansımasının sonucu olarak, mülkiyet hakkı ya da başkaca bir aynî hak edinen kişinin, bu sicilin tutulması nedeniyle uğradığı zararın tazminine ilişkin olup, buna göre “Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur”.
Bundan ayrı, Anayasanın mülkiyet hakkı kenar başlıklı 35. maddesi uyarınca “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
Tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Nolu Protokolün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesi de “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle, kanunda öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. ” hükmünü içermektedir. Ancak, Anayasanın “Ormanların korunması ve geliştirilmesi” kenar başlıklı 169. maddesi gereğince, “…Devlet ormanlarının
mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.”
Anayasanın 90. maddesinin 22 Mayıs 2004 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı Kanunla değişik beşinci fıkrası “Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükümlerini içermektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM), TURGUT VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE Davası (Başvuru No: 1411/03, Strazburg, 08.07.2008) kararında, başvuranların tapuları iptal edilinceye ve Hazine adına tescil edilinceye kadar, taşınmazların hukuken maliki olduklarını ve mülkiyet haklarının tartışmasız delilini teşkil eden sicile güven ilkesinden yararlandıklarını, mülkiyet hakkından, kamu yararı bulunması nedeniyle mahkeme kararıyla mahrum kaldıklarını, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazların geri alınmasının orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığını kaydederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamadığı gerekçesiyle AİHS’ye Ek 1 No.’lu Protokol’ün 1.maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Benzer konudaki 2 Haziran 2009 tarihli ve 343/04 başvuru nolu HACISALİHOĞLU-TÜRKİYE kararında da yine aynı sonuca ulaşmıştır.
AİHM, adil tatmine ilişkin 27.07.2008 gün ve 2003/35785 sayılı KÖKTEPE-TÜRKİYE davasıyla ilgili kararını 13.10.2009 tarihinde açıklamış olup, kararda; başvuranların, mülklerinden yargı kararıyla yoksun bırakıldıkları tesbitine yer vermiş, mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 No.’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin … edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatmıştır. Bu çerçevede AİHM, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağ ilgilisine ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir.
O halde, yukarıda beşinci paragrafta açıklanan şekilde yapılan araşıtırma sonucunda davacıların dayandığı Temmuz 1958 tarih 50 numaralı tapu kaydının 101 ada 1 parsel sayılı orman parseli içinde ve orman sayılan yer olduğunun bilrlenmesi halinde, dava konusu edilen taşınmazın değerinin belirlenmesi bakımından sulu olup olmadığı, yerleşim alanlarına uzaklığı, iklim şartları, toprak ve topoğrafik yapısı, bölgedeki konumu gözetilerek oluşturulacak bilirkişi kurulu vasıtasıyla çevrede yetiştirilen ürünlerin münavebesi, dekar başına ortalama verim, toptan satış fiyatı ve üretim maliyeti resmî verileri, ilçe tarım müdürlüğünden getirtilmek suretiyle değerlendirme yapılmalı, üzerinde mütemmim cüzler, muhdesat ve sökülemeyen teferruatlar varsa değerleri bayındırlık birim fiyatları ve yıpranma oranları gözetilerek hesaplattırılmalı, bu şekilde tapu sahibinin oluşan gerçek zararı saptanmalıdır.
Açıklanan hususlar gözetilmeksizin, delillerin yanlış değerlendirilmesi sonucu eksik incelemeye dayanılarak yazılı biçimde hüküm kurulması isabetsizdir.
SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile usûl ve kanuna uygun olmayan hükmün BOZULMASINA, alınan temyiz harcının istek halinde iadesine 28/05/2013 günü oy birliği ile karar verildi.