YARGITAY KARARI
DAİRE : 21. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/10657
KARAR NO : 2010/11425
KARAR TARİHİ : 23.11.2010
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
Davacı, murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.
Hükmün taraf vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
K A R A R
Dava 15.08.2003 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece davacıların dava dilekçelerinde müteselsil sorumluluğa dayanmadığından bahisle işveren davalının kusuruyla sınırlı olarak zararın hesaplandığı hesap raporu esas alınmak suretiyle davacı eş ve çocukların maddi zararları sigorta tahsisleri peşin sermaye değeri ile karşılandığından maddi tazminat taleplerinin reddine, manevi tazminat taleplerinin ise kısmen kabulüne karar verilmiş ve bu karar süresinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Yerel mahkemece dava dilekçesinin yorumunda yanılgıya düşülmek suretiyle maddi tazminatın belirlenmesinde hata yapıldığı gibi dosya içerisinde birden çok ve farklı değerlendirmeler içeren kusur bilirkişi raporu bulunduğu halde bunlardan hangisine itibar edildiğinin belli olmadığı anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık davacıların, dava açarken müteselsil sorumluluğa dayanıp dayanmadıkları noktasında toplanmaktadır. Birden çok kimsenin birlikte neden oldukları zarardan sorumluluklarını düzenleyen BK. nun 50. maddesi, ya da birden çok kimsenin değişik nedenlerle meydana getirdikleri aynı zarardan sorumluluklarını düzenleyen BK. nun 51. maddesi uyarınca ve aynı Yasanın 142. maddesi hükmüne dayanarak davacı, zararının tümünü müteselsil sorumlulardan biri aleyhine açacağı bir dava ile isteyebileceği gibi, sorumluların hepsi aleyhine açacağı bir dava ile de talep edebilir. Ancak, aynı Yasanın 141. maddesi gereğince teselsül, ister yasadan, ister sözleşmeden doğmuş olsun, bu kuraldan yararlanma hakkı sadece zarara uğrayanın, daha geniş bir deyim ile alacaklınındır. Zarara uğrayan (alacaklı), bu hakkını kullanmadıkça, yani müteselsilen tahsil isteğinde bulunmadıkça, mahkeme re’sen onun yararına teselsül kuralını uygulayamaz. Çünkü, hakim istek ile bağlı olup, istek dışı karar veremez. Usulün 74. maddesi buna engeldir.
Ana kural bu olmakla ve davacının dava dilekçesinde müteselsilen sözcüğünü kullanmak suretiyle tahsil isteği bulunmamakla beraber; dava dilekçesindeki sözlerden ve ileri sürülen olaylardan ve bunların yorumundan, davacının dolaylı bir biçimde müteselsilen bir ödetme isteği bulunduğu anlaşıldığı takdirde, yukarıda belirtilen kuralın uygulanmasında yasal bir sakınca yoktur. Dairemizin ve giderek Yargıtay’ın yerleşmiş görüşleri de bu doğrultudadır. (Yargıtay HGK 15.05.1996 gün 1996/21-140E–1996/342K, 1996/21-104E-1996341K, sayılı kararları) Kuşku yoktur ki, yapılacak yorumlarda temel hüküm BK. nun 18. maddesidir. Bu genel yorum kuralı, dava sırasındaki bir beyanın, ya da dava ve cevap dilekçeleri ile tarafların yine dava sırasındaki yazılı bildirimlerinin yorumunda da uygulanır. Çünkü gerek dava dilekçeleri, gerekse tarafların dava sırasındaki sözlü ve yazılı diğer bildirimleri, kural olarak, birer hukuksal işlemdir ve her hukuk işlemi gibi BK. nun 18 ve MK. nun 2. maddeleri gereğince bildirimde bulunanın kullandığı sözlere bakılmayarak, afakî iyi niyet kurallarınca kullanılan sözlerden veya yazılardan ne gibi bir anlam çıkarılması gerektiği belli edilerek yorumlanmalı ve bu yorum sonucuna göre işlem yapılmalıdır.
Temyiz incelemesine konu olan bu davada, davacı tarafından düzenlenen 10.02.2006 günlü dava dilekçesinde, gerçekten açık bir şekilde müteselsilen sözcüğü kullanılmak suretiyle tahsil isteği mevcut değildir. Ne var ki, davacılar, bir iş kazasında ölen miras bırakanlarının olayda hiçbir kusuru bulunmadığını açıkça vurgulamış ve üstelik davalıya belli oranda bir kusur atfetmek suretiyle iddiasını da sınırlamamış ve sonuçta (fazlaya ait talep haklarını saklı tutmak suretiyle) zararının tümünü davalı işverenden istemiştir artık burada, davacıların davalıdan gerçekleşecek kusur oranında bir talepte bulunduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Bir davacının kendilerinin tamamen kusursuz olduğundan söz ederek zararlı sonucu meydana getiren müteselsil borçlulardan biri aleyhine açtığı bir davada zararının tümünü talep etmesi, örtülü olarak değil, aksine BK. nun 142. maddesinde öngörülen teselsül kuralına açık bir şekilde dayandığının belirgin bir kanıtıdır; bu gibi durumlarda, müteselsilen sözcüğünün dava dilekçesinde kullanılmamış olması sonuca etkili değildir. Kaldı ki işverenin kendi kusurunu aşan bölüm için kusurlu üçüncü kişilere rücu imkânın olduğu da ortadadır.
Kusur değerlendirmesine gelince: Dava konusu iş kazası nedeniyle kusur dağılımına ilişkin olarak birden çok değerlendirme bulunmaktadır.
İş müfettişi tarafından düzenlenen 31.03.2006 tarihli raporda işveren Türk Telekom AŞ’ne % 60, üçüncü kişi Vezir Kimya Fabrikası sahibinin % 20 ve kazalının % 20 oranında kusurlu bulundukları belirtilmiştir.
Yargılama sırasında ise üç ayrı kusur bilirkişi raporu düzenlenmiş olup bunlardan 10.04 2008 tarihli birinci raporda işveren Türk Telekom AŞ’ne % 59, ekip sorumlusu Halil Koyuncu’ya % 1, üçüncü kişi Vezir Kimya Fabrikası sahibinin % 20 ve kazalıya % 20 kusur verilmiştir. Bu rapora taraflarca itiraz edilmesi üzerine, 12.11.2008 tarihli ikinci raporda işveren Türk Telekom AŞ’ne % 80, kazalıya ise % 20 kusur verilmiş, bu rapora da taraflarca itiraz edilmesi üzerine kusur bilirkişi raporları arasındaki mübayenetin giderilmesi amacıyla üçüncü kez kusur incelemesi yapılmış ve 18.02.2009 tarihli üçüncü kusur raporunda ise işveren Türk Telekom AŞ’ne % 59, ekip sorumlusu Halil Koyuncu’ya % 1, üçüncü kişi Vezir Kimya Fabrikası sahibinin % 10 ve kazalıya % 30 kusur verilmiştir. Taraflarca bu rapora da itiraz edilmiştir.
Dava konusu olay nedeniyle kazalının işverenin ve üçüncü kişilerin kusur durumlarına ilişkin olarak farklı değerlendirmeler içeren raporlar bulunmasına rağmen mahkemece bunlardan hangisinin hükme esas alındığına ilişkin gerekçeli kararda bir açıklama bulunmamaktadır. Dosya içerisindeki delil durumu ve olayın oluş biçimi dikkate alındığında kazalıya % 20 oranında kusur veren ve ağırlıklı kusurun işverende olduğu yönünde biri birini doğrulayan iş müfettişi raporuyla 10.04.2008 ve 12.11.2008 tarihli kusur raporlarının kusurunun belirlenmesi açısından yerinde olduğu tazminatın hesaplanması sırasında bunun esas alınması gerektiği açıktır. İşveren ile diğer kusurlular arasındaki kusur dağılımının kendi aralarında görülecek rücu davasında çözümlenmesi mümkündür.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın ve özellikle davalının zararın tümünden sorumlu olduğu ve davada teselsül kuralına dayanıldığı gözetilerek, hak sahiplerinin karşılanmayan maddi tazminatının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekirken, davanın müteselsil sorumluluk esasına göre açılmadığına ilişkin hatalı bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle, farklı kusur raporlarından hangisine itibar edildiği açıklanmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının sair temyiz itirazları ile davalının temyiz itirazlarının ilerde incelenmesine, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 23.11.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.