Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2008/7775 E. 2008/10227 K. 15.10.2008 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2008/7775
KARAR NO : 2008/10227
KARAR TARİHİ : 15.10.2008

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL

Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, davalı … …’ın kendisine gelerek zorda olduğunu, bankadan kredi kullanabilmesi için teminata ihtiyacı bulunduğunu söyleyip, taşınmazı üzerine ipotek koydurmaya razı ettiğini ve bunun içinde vekaletname aldığını, ancak sonradan taşınmazını işbirliği içindeki diğer davalıya sattığını öğrendiğini ileri sürerek, tapunun iptaliyle adına tescilini istemiştir.
Davalı …, taşınmaza ipotek koydurmak için vekaletname aldığı konusunda davacıyı ikna ettiğini, ancak diğer davalı …’ya olan borçlarına karşılık taşınmazı …’ya sattığını, taşınmazın başkasına ait bulunduğunu …’nın da bildiğini belirtmiş, davalı … ise, davalı … ile alacak-borç ilişkisi dışında bir ilişkisi olmadığını, onun borcuna karşılık taşınmazı iyiniyetle devraldığını bildirip, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davalı …’nın iyiniyetle taşınmazı edindiğinin aksinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi …’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

-KARAR-

Dava, vekaletnamenin hile ile alındığı ve kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Eksiğin tamamlanması yoluyla getirtilen kayıt ve belgelerden, 188 sayılı parseldeki çekişmeli 1. kat 2 numaralı meskenin davacı adına kayıtlı iken, davacının 14.9.2006 tarihli vekaletnamesiyle vekil kıldığı … davalı … tarafından aynı tarihli akitle diğer davalı …’ya satış yoluyla devredildiği görülmektedir.
Davacı, … …’ın taşınmaza ipotek koydurup kredi çekeceği yönünde kendisini kandırıp vekaletname aldığını, ancak diğer davalıya sattığını sonradan öğrendiğini, davalıların el ve işbirliği içinde hareket ettiklerini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Bilindiği üzere, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda, dinlenen tanıkların anlatımları ve tüm dosya içeriği yukarıdaki ilkeler ışığında değerlendirildiğinde, davacının taşınmazını satmasını gerektirecek geçerli bir sebep bulunmadığı, davalı …’ın zorda kaldığını, kredi çekebilmek için taşınmaza ipotek koyduracağını söyleyip davacıyı ikna ederek vekaletname aldığı ve aynı gün İstanbul’dan gelen ve aralarında alacak-borç ilişkisi olan diğer davalı …’ya borcuna mahsuben taşınmazı devrettiği, nitekim taşınmazın alacağa mahsuben temlik edildiğinin davalılar … ve …’nın da kabulünde olduğu, böylece davacının ipotek tesisi iradesiyle verdiği vekaletnamedeki yetkinin kötüye kullanıldığı, içinde kiracı oturan taşınmazı hiç görmeden alan ve dava açılana kadar da ilgilenmeyen davalı …’nın da bu durumu bildiği sonuç ve kanaatine varılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddedilmesi isabetsizdir. Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15.10.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.