YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/5233
KARAR NO : 2022/7654
KARAR TARİHİ : 21.11.2022
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki kadastro çalışmalarında yol olarak terkin edilen taşınmazın tapuya tescili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, davanın kısmen kabulüne ilişkin verilen karar, davacı vekili, davalı Hazine vekili, davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra, dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Erzurum ili, …. ilçesi, ….. köyünde yapılan kadastro çalışmalarında davacının malik olduğu 101 ada 12 parsel sayılı taşınmaz ile 111 ada 10 parsel sayılı taşınmaz arasında kalan kısım ve 111 ada 4 parsel sayılı taşınmazın devamındaki kısmın yol olarak bırakıldığını, bu kısımların 40 yılı aşkın bir süredir davacının zilyetliğinde olduğunu, davalı … tarafından taşınmazlara taş ocağı yolu yapmak suretiyle kamulaştırmasız el atıldığını, İspir Asliye Hukuk Mahkemesinde 2004/45 Esas sayılı dosyası ile kamulaştırmasız el atmadan dolayı bedel davası açıldıktan sonra ilçede kadastro çalışmalarının başladığını ve 26/05/2006 tarihinde tamamlandığını ileri sürerek, taşınmazların mülkiyetinin davacıya ait olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalılar Hazine ile … vekilleri, yargılama aşamasında davanın reddini savunmuşlardır.
III. MAHKEME KARARI
İspir Asliye Hukuk Mahkemesinin 08/07/2014 tarihli ve 2013/84 Esas, 2014/369 Karar sayılı kararıyla; davanın kabulüne, 02.06.2014 havale tarihli fen bilirkişi raporuna ekli krokide (A ) harfi ile gösterilen 192,69 metrekarelik kısım ile (B) harfi ile gösterilen 1.104,48 metrekarelik kısmın mülkiyetinin davacıya ait olduğunun tespitine karar verilmiştir.
IV. TEMYİZ
1. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili, … vekili, ihbar olunan … vekili temyiz talebinde bulunmuştur.
2. Bozma Kararı
Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 13/10/2015 tarihli ve 2014/21417 Esas, 2015/11680 Karar sayılı kararı ile “…yapılan araştırma ve incelemenin yetersiz olduğu, kadastro tespitinden geriye doğru 15-20-25 yıl öncesine ait üç ayrı tarihte çekilmiş stereoskopik hava fotoğrafları getirtilerek, 3 kişilik ziraat bilirkişi kurulu ile jeodezi ve fotogrametri mühendisinden oluşacak bilirkişi heyetleri aracılığıyla yeniden keşif yapılarak, stereoskopik çift hava fotoğraflarının stereoskop aletiyle incelettirilmesi, tanık ve yerel bilirkişilerden yolun ne zaman açıldığı, yoldan önceki kullanımın ne şekilde olduğu, zilyetliğin sürdürülüş biçimi ve kadim yol olup olmadığı hususlarında bilgi alınması, ziraatçi bilirkişiler vasıtasıyla taşınmazın öncesi ve zirai faaliyete konu olup olmadığı ve zilyetliğin hangi tasarruflar ile sürdürüldüğü hususlarının irdelenmesi, ayrıca Mahkemece davanın kabulüne karar verildiği halde TMK’nın 713/4’te belirtilen yasal ilanlar yapılmadan hüküm verilmiş olmasının isabetsiz olduğu” gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.
3. Mahkemece Bozma Kararına Uyularak Verilen Karar
İspir Asliye Hukuk Mahkemesinin 22/06/2020 tarihli ve 2016/458 Esas, 2020/183 Karar sayılı kararıyla, keşifte dinlenen yerel bilirkişilerin, dava konusu yerlerin kısmen davacının babasından kalan kısmen de davacının satın aldığı taşınmazlar olduğunu beyan ettikleri, taşınmazlar yol olmadan önce davacının bu kısımları bitişikte malik olduğu taşınmazlar ile bir bütün halinde kullandığı, davacı tanıklarının (A) harfi ile gösterilen kısmın davacıya ait olmadığını, (B) harfi ile gösterilen kısmın ise davacıya babasından intikal ettiğini ve paylaşım sonucu davacıya kaldığını beyan ettikleri, 06/12/2019 tarihli bilirkişi kurulu raporu sonucunda dava konusu (A) ve (B) alanlarının davacıya ait taşınmazların devamı niteliğinde olduğu, (A) harfi ile işaretli alanda şimdiye kadar herhangi bir sürüm ve toprak işlemesi yapılmadığı, (B) harfi ile işaretli alanda ise evveliyatında tarımsal faaliyet yapıldığı, 1984 tarihli hava fotoğrafında (A) ve (B) harfi ile gösterilen yerlerin etrafındaki parsellerle bir bütün olarak kullanıldığı, yol olmadığı, her ne kadar tarımsal bir faaliyetin olmadığı belirtilmiş ise de; zaten davacı tanıkları ve mahalli bilirkişilerin taşınmazın çayır olduğunu ve otlarının biçilerek kullanıldığını beyan etmiş olmaları sonucunda taşınmazın o anda otlarının biçilmiş olabileceğinin düşünüldüğü, (B) harfi ile gösterilen taşınmazda davacı yönünden TMK’nın 713. maddesinde belirtilen olağanüstü zamanaşımı süresi ve diğer yasal şartların tamamlandığı ve davacının iddiasının sübut bulduğu, (A) harfi ile gösterilen alan için ise davacının iddiasını ispat edemediği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 31/10/2019 havale tarihli fen bilirkişi raporlarına ekli krokide (B) harfi ile gösterilen 1.104,48 metrekarelik kısmın mülkiyetinin davacıya ait olduğunun tespitine, aynı raporda (A) harfi ile gösterilen 192,69 metrekarelik kısım açısından ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.
4. Bozma Sonrası Mahkeme Kararına Karşı Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili, davalı Hazine vekili, davalı … vekili temyiz talebinde bulunmuştur.
5. Temyiz Nedenleri
5.1. Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle, keşifte dinlenen mahalli bilirkişilerin ve tanıkların (A) harfi ile gösterilen bölümün davacı tarafından tarla olarak kullanıldığını beyan ettikleri halde kısmen ret kararının ve davacı lehine vekalet ücreti ve yargılama giderine hükmedilmemesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek, kararın bu yönüyle bozulmasını talep etmiştir.
5.2. Davalı Hazine vekili temyiz dilekçesinde özetle, kısmen kabul kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, eksik inceleme ve araştırma sonucu karar verildiğini, yolun özel mülkiyete elverişli olmadığını, dava konusu yerin zeminde yol olarak kullanıldığını, reddedilen bölüm yönünden Hazine lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirterek ve re’sen görülecek eksiklikler nedeniyle kararın bozulmasını talep etmiştir.
5.3. Davalı … vekili temyiz dilekçesinde özetle, Yargıtay bozma kararı doğrultusunda gerekli inceleme ve araştırma yapılmadan karar verildiğini, bilirkişi raporlarının yetersiz olduğunu, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek ve re’sen görülecek nedenlerden dolayı kararın bozulmasını talep etmiştir.
6.Gerekçe
6.1.Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava kadastro çalışmaları sırasında krokisinde yol olarak gösterilmekle yetinilen bölümlerin davacıya ait taşınmazlara eklenmek suretiyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
6.2. İlgili Hukuk
3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi, “Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan ve toplam yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100 dönüm dahil) bir veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir.”
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713/1. maddesi, “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.”
3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 17. maddesi, “Orman sayılmayan Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen taşınmaz mallar 14 üncü maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya edenler veya halefleri adına, aksi takdirde Hazine adına tespit edilir.” hükümlerini içermektedir.
Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında “dava kadastro çalışmalarında tespit dışı bırakılan taşınmazın tescili davalarında TMK’nın 713. maddesinin 3. fıkrası hükmüne göre Hazine ve ilgisi bakımından diğer kamu tüzel kişileri yasal hasım durumunda bulunduklarından yargılama gideri, harç ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulamayacakları” hükmüne yer verilmiştir.
6.3. Değerlendirme
Dosya içeriğine, toplanan delillere, kararın (IV/3) numaralı bendinde yer verilen Mahkemenin kararında dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye göre ve hükmüne uyulan bozma kararında gösterildiği şekilde işlem yapılarak yazılı şekilde karar verilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Ancak davanın ret edilen kısmı yönünden davalı Hazine lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken bu hususta olumlu-olumsuz bir karar verilmemesi hatalı ise de, bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediği için vekalet ücreti eklenmek suretiyle hükmün düzeltilerek onanması gerekmiştir.
V. SONUÇ
Açıklanan nedenlerle,
1-Davacı vekilinin, davalı … Müdürlüğünün ve davalı Hazine vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE,
2-Davalı Hazine vekilinin açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükme 7. bent olarak “2020 yılı Avukatlık Ücret Tarifesi’nin 13/2. maddesi gereğince belirlenen 971,16 TL nispi vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı Hazineye verilmesine” cümlesinin eklenmesine, hükmün bu şekilde DÜZELTİLEREK ONANMASINA, peşin alınan harcın istek halinde davacıya geri verilmesine, 21/11/2022 tarihinde kesin olmak üzere oy çokluğu ile karar verildi.
(Muhalif)
-MUHALEFET ŞERHİ-
Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713/1. maddesi gereğince açılmış zilyetliğe dayalı tescil davasıdır.
Mahkemece kısmen davacı lehine hüküm kurulmuş, ne var ki yargılama giderleri ve bunlardan olan karar ve ilam harcının davacıdan alınmasına karar verilmiştir. Reddedilen kısım için ise davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmediği gibi, kabul edilen kısım bakımından da davacı lehine vekâlet ücretine hükmedilmemiştir.
Yargılama giderleri Hazine tarafından temyize getirilmiştir.
Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık; temyize getirilmemekle birlikte, re’sen nazara alınması gereken karar ve ilam harcının davacıdan alınıp alınamayacağı, buradan hareketle davacı tarafından peşin yatırılan harcın iadesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle çözümlenmesi gereken husus, temyiz konusu yapılan karar ve ilam harcının davalıdan alınıp alınamayacağı, yargılama giderlerinden kimin sorumlu olacağı hususudur.
Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında mülkiyet ve miras hakları güvence altına alınmış, ikinci fıkrasında ise “Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.” denilmek suretiyle mülkiyet hakkının ancak kanunla sınırlanabileceğine vurgu yapılmıştır.
Anayasa’nın 36. maddesinde de “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmek suretiyle hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı anayasal koruma altına alınmıştır.
Anayasa’nın 13. maddesinin birinci cümlesinde ise “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.” denilmiştir.
Buna göre diğer şartlar bulunsa bile temel hak ve hürriyetlere ancak kanunla sınırlama getirilebilir. Bir başka ifadeyle kanun dışındaki bir norm veya yargı içtihadıyla temel hak ve özgürlüklere sınırlama getirilmesi mümkün değildir.
Öte yandan yargı harçları 492 sayılı Harçlar Kanunu’nda düzenlenmiş ve kamu düzeninden olması nedeniyle harca ilişkin hükümlerin re’sen uygulanacağı kabul edilmiştir. Bu nedenle harca ilişkin hususların re’sen ele alınabileceği hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Harçlardan kimin sorumlu olacağı hususu ise -yargılama giderleri, yargılama usulüne ilişkin bir konu olduğundan- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 323. maddesinde harçlar yargılama giderlerinden sayılırken, 326. maddesinin (1) numaralı fıkrasında açıkça “Kanunda yazılı haller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.” denilmek suretiyle yargılama giderleri ve bunlardan olan yargı harçlarından kimin sorumlu olacağı tereddüde yer vermeyecek şekilde hüküm altına alınmıştır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi ise şöyledir:
“Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır.
Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.
Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır.”
Buna göre Kanun’da hâkimin hukukun kaynaklarını belirlerken hangi sıralamayı izleyeceği açıkça kurala bağlanmış olup Kanun’un sözüyle ve özüyle değindiği herhangi bir konuda Kanun’un emrettiği hüküm dışında bir uygulama yapılması mümkün değildir. Hâkim ancak Kanun’da uygulanabilir bir hüküm yoksa anılan maddede belirtilen diğer kaynaklara başvurabilir.
Somut olay anılan anayasal ve yasal kurallar çerçevesinde ele alındığında, zilyetliğe dayalı tescil davasında, davacı birey, davalı ise Hazine ve Belediyedir. Davalının Hazine veya kamu kurumu olması, kanunda açık bir hüküm bulunmadıkça yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınması kuralına istisna teşkil etmeyecektir.
Bilindiği üzere Hazine, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13/j maddesi ile yargı harçlarından muaf tutulmuştur. Davalı … ise harçlardan muaf değildir. Böyle bir durumda, yani davalının harçtan muaf olması ve davanın da davacı lehine sonuçlanması halinde karar ve ilam harcının mutlak bir şekilde alınması gerekip gerekmeyeceği ve alınacaksa kimden alınacağı sorularının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Yasa koyucu, tereddüde yer vermeyecek şekilde yargılama giderlerinden kimin sorumlu olacağını düzenlemiştir. Yine yasa koyucu genel ilke gereğince yargılama giderlerinden sorumlu olan tarafı harçtan muaf tutmuş ise, bu husus harcın diğer taraftan alınacağı şeklinde yorumlanamaz. Bu çerçevede Hazineye karşı açılan davada davacının haklı çıkması durumunda bakiye karar ve ilam harcı davalıdan hiç alınmamalıdır. Ancak davasında haklı çıkan davacı tarafından peşin yatırılan karar ve ilam harcı kendisine iade edilmelidir. Nitekim Hazinenin davalı olduğu tapu iptal – tescil davalarında yerleşik uygulama bu şekildedir. Hazine aleyhine açılan tapu iptal – tescil davasında Hazinenin harçtan muaf olması gerekçesiyle karar ve ilam harcı hiç alınmazken tescil davasında haklı çıkan davacının harçtan sorumlu tutulmasının hiçbir yasal dayanağı bulunmamaktadır. Yasa koyucu dileseydi 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 36/A maddesinde olduğu gibi, bu hususta da genel uygulamadan ayrılan bir düzenlemeye yer verebilirdi.
Sayın çoğunluğun görüşünün dayanağını yerleşmiş Yargıtay içtihatları oluşturmaktadır. Yargıtay uzun yıllara sari içtihadında tescil davalarında yargılama giderlerini davasında haklı çıkmasına rağmen davacı üzerinde bırakmış, bu çerçevede yargı harçlarını da davacıya yüklemiştir. Ne var ki, hiçbir Yargıtay kararında yasal bir dayanak gösterilememiş, davalının “yasal hasım” olması gerekçe yapılmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere bir Kanun’un sözüyle değindiği herhangi bir konuda Kanun’un emrettiği hüküm dışında bir uygulama yapılması mümkün değildir. Hâkim ancak Kanun’da uygulanabilir bir hüküm yoksa 4721 sayılı Kanun’un 1. maddesinde belirtilen diğer kaynaklara başvurabilir. 6100 sayılı Kanun’un 326. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da açıkça “Kanunda yazılı haller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.” denildiğine ve bu hususta Kanun’da bir boşluk veya tescil davaları yönünden bir istisnaya yer verilmediğine göre bu hususta yargı içtihadıyla Kanun’un açık hükmüne aykırı bir uygulama yapılması mümkün değildir. 1
Öte yandan yukarıda da belirtildiği üzere temel hak ve özgürlüklere ancak kanunla sınırlama getirilebilir. Davasından haklı çıkan kişiden yargı harcı alınmasının gerek mülkiyet gerek ise mahkemeye erişim hakkına getirilen bir sınırlama niteliği taşıdığı açıktır. Sayın çoğunluğun görüşü kabul edildiğinde anılan haklara kanunla değil yargı içtihadıyla sınırlama getirilmiş olmaktadır. Bu ise Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı olarak mülkiyet ve mahkemeye erişim haklarına sınırlama getirilmesine neden olmaktadır.
Tartışılması gereken bir başka husus da “yasal hasım” meselesidir. Özellikle yasal hasımın ne olduğu ve yasal hasım olunmasının davalıya bir üstünlük sağlayıp sağlamadığının ele alınması gerekir. Bilindiği üzere, bazen gerçekte hasım olmamasına rağmen özellikle mahkemelerin kararlarının denetime açılabilmesi, davanın kanun yoluna taşınabilmesi için Hazinenin taraf gösterilmesi veya temsilcisi bulunmayan mal varlığına kayyım atanması ve davanın kayyım huzurunda görülerek bu mahsurların ortadan kaldırılması yoluna gidilebilmektedir. Ne var ki böyle de olsa bir davada Hazine veya diğer kamu kurum ve kuruluşları davalı olarak yer almışsa, sıfatı ne olursa olsun artık davalıdır. Hukuk devleti ilkesi gereğince kural olarak davanın tarafları arasında haklı bir neden olmaksızın bir ayrıcalık yaratılamaz. Sayın çoğunluk davacının davasının kabulü halinde, davalının yasal
1 Tescil davasını kaybeden Hazineden kanuni hasım olması nedeniyle yargılama giderlerinin alınmamasının hukuka aykırı olduğuna ilişkin aynı yöndeki görüş için bkz. Kuru, Baki (2001) Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt 5, 6. Baskı, Ankara, s. 5339.
hasım olması nedeniyle yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılması gerektiğini değerlendirirken, davanın reddi halinde davalı yasal hasım lehine vekalet ücreti başta olmak üzere yargılama giderlerine hükmedilmesi gerektiğini kabul etmektedirler.
Anayasal bağlamda meşru bir amaca dayalı kanuni bir hüküm olmaksızın taraflara farklı muamelede bulunulması düşünülemez. Somut uyuşmazlıkta davacının talebinin bir kısmı kabul edilirken, bir kısmı ise reddedilmesine rağmen, davalı lehine vekâlet ücreti takdir
edilmiş, davacı lehine ise vekâlet ücreti verilmemiştir. Dolayısıyla aynı dava dosyasında makul bir yasal dayanak bulunmaksızın tarafların farklı muameleye tabi kılınması söz konusu olmuştur ki bunun kabul edilmesi mümkün değildir. (Ne var ki davacı taraf bu hususu temyiz sebebi yapmamıştır. Bu nedenle söz konusu yanlışlığa işaret edilmekle yetinilmiştir.)
4721 sayılı Kanun’un 713/3. maddesinde tescil davasının Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapu maliki gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılacağı belirtilmiştir. Yargıtay uygulamalarında taşınmaz tapusuz ise dava, tescil davası, tapulu ise tapu iptal tescil davası olarak nitelendirilmektedir. Tapu iptal- tescil davalarında yargılama giderleri yasaya uygun olarak haksız çıkan taraftan alınırken tescil davasında davacı üzerinde bırakılmaktadır. Aynı yasa maddesinin aynı fıkrasında düzenlenen davalılar arasında yargılama giderleri açısından ayrı uygulama yapılması da doğru değildir. Davalının kim olacağının yasada gösterilmiş olması, bu davalının yargılama giderlerinden muaf olacağı şeklinde yorumlanamaz.
Yine sayın çoğunluğun adeta “tescil davalarında davacı zaten karşılıksız olarak taşınmaz edinmekte, hiç olmazsa yargılama giderlerini ödesinler” tarzında bir yaklaşımla gerekçe oluşturduğu anlaşılmaktadır ki bu görüşe katılmak mümkün değildir. Eğer mahkeme davacının davasını kazanma yönündeki hukuki koşulların oluşmadığını düşünüyorsa hiç şüphesiz davayı reddetmelidir. Hem davayı kabul edip, hem de yargılama giderlerini davacı üzerinde bırakmak Kanun’un açık hükmüyle çelişmektedir.
Öte yandan sayın çoğunluk davalının yasal hasım olması nedeniyle yargılama giderleri ve bunlardan olan harcın ilk derece mahkemesince davacıdan alınmasının doğru olduğunu düşündüğüne göre, bunun tutarlı bir sonucu olarak davalı hazine tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, istinaf talebi reddedildiğinde de davacıdan istinaf ret harcının, bunun devamında da yine Hazinenin temyiz başvurusu reddedilerek kararın onanması halinde de davacıdan onama harcının alınması gerektiğini kabul etmeleri gerekir. Zira davalı Hazine yasal hasımdır ve davalı harçtan muaftır, o halde davalıdan alınamayan yargı harçları davacıdan alınmalıdır. Böyle bir uygulamayı kabul etmek hukuken mümkün görünmemektedir. Yargılama giderleri bir bütündür. Yargılama giderlerinden sorumluluk bakımından aksine bir düzenleme bulunmadıkça bir dava ilk derece mahkemesinde hangi hükümlere tabiyse kanun yollarında da aynı hükümlere tabidir. İlk derece mahkemesinde alınmayan yargılama gideri aynı gerekçeyle istinaf ve temyiz kanun yollarında da alınmamalıdır.
Açıklanan nedenlerle davanın kısmen kabul edilmiş olduğu gözetilerek, sayın çoğunluğun vekalet ücretine yönelik düzeltmesine ek olarak, tarafların temyiz sebepleri de nazara alınmak suretiyle davalı Hazinenin harçlardan muaf olması, davalı Belediyenin ise harçlardan muaf olmaması, harcın davacıdan alınmasının da doğru olmaması ve bu yanlışlığın düzeltilmesinin yeniden yargılama yapılmasını gerektirmemesi nedeniyle, İlk Derece Mahkemesinin kararının hüküm fıkrasından, harcın davacıdan alınmasına ilişkin kısmın çıkarılarak yerine, “…davalı Hazine harçtan muaf olduğundan davacının yatırdığı peşin harcın kendisine iadesine” cümlesi yazılmak suretiyle hükmün düzeltilerek onanması düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun onama görüşüne katılmıyorum.