Yargıtay Kararı 4. Hukuk Dairesi 2021/21174 E. 2022/12495 K. 18.10.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 4. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/21174
KARAR NO : 2022/12495
KARAR TARİHİ : 18.10.2022

MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi
MAHKEMESİ : Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün temyizen tetkiki davacı – karşı davalı … vekili ile davalı – karşı davacı … vekili tarafından talep edilmiş, davalı – karşı davacı vekilince duruşma istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 18.10.2022 Salı günü davalı – karşı davacı … vekili Avukat … ve davacı – karşı davalı … vekili Avukat … geldiler. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraf vekilleri dinlendikten sonra dosya incelendi gereği düşünüldü.
K A R A R
Davacı vekili; davalı …’in 15.06.2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada müvekkili Cumhurbaşkanı’na yönelik olarak kişilik haklarını ihlal edici mahiyette tamamen gerçek dışı ithamlarda bulunduğunu, davalı tarafın davaya konu ifadeler ile Cumhurbaşkanı’nın görevini kötüye kullanmak suretiyle yolsuzluk yaparak ve haksız yollarla zengin olduğunu iddia ettiğini, bu itham ve iftiraların gerçek dışı olup, iftira niteliğinde olduğunu, davalı tarafın yaklaşımlarının kötüniyetli olduğunu, ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkının hiçbir zaman için kişilerin uluslararası metinlerle, anayasayla ve yasalarla güvence altına alınan onur ve saygınlıklarının ihlali aracı olarak kullanılamayacağını, meclis çatısı altında sarf edilen ve ağır hakaretler içeren bu beyanların kesinlikle eleştiri ve düşünce açıklaması kapsamında mütalaa edilemeyeceğini, emsal kararlarda kişilik haklarının ihlal edildiği sonucuna varıldığını, buna ilişkin dava dosyalarını bildirdiklerini, davalıya hükmedilecek manevi tazminat miktarının caydırıcı olması gerektiğini beyanla 100.000,00 TL manevi tazminatın, haksız fiil tarihi olan 15/06/2017 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevap ve karşı dava dilekçesinde; davacı tarafından işbu davanın açılmasında hukuki yarar bulunmadığını, dava dilekçesindeki ithamları reddettiklerini, müvekkilinin söylemediği sözlerin müvekkiline atfedilmesini kabul etmediklerini, davacının bunu ispatlaması gerektiğini, dava konusu sözlerin Anayasa’nın 83. maddesine göre yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu, 15 Temmuz Darbesi ve Yenikapı Ruhu ile huzurdaki davanın hiçbir ilgisi bulunmadığını, davanın esastan reddinin gerektiğini, kişilik haklarına saldırı ve objektif bir eksilmenin söz konusu olmadığını, davacının yaşadığını iddia ettiği ruhsal sarsıntı olsa bile geçici ve önemsiz olduğunu, taraflar politikacı olup dava konusu sözlerin kişisel değer yargısı niteliğinde ve eleştiri sınırlarında olduğunu, emsal kararları mahkemeye sunduklarını, davacının mal varlığına yönelik iddiaların müvekkiline ait olmayıp süreklilik arz ettiğini, müvekkilinin dava konusu sözleri karşılıklı sataşma sırasında haksız tahrik altında sarf ettiğini, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu, davacının kusurlu olduğunu; karşı dava olarak ise, davacı/karşı davalı tarafından 20 ve 21 Haziran 2017 tarihinde yapılan konuşmalarda sarf edilen sözlerin müvekkiline yönelik ağır hakaret ve ithamlarda bulunduğunu, müvekkiline kamuoyuna açık bir toplantıda basın huzurunda açıkça hakaret ettiğini, müvekkilinin şeref ve onurunu hedef alacak şekilde hakaret ettiğini, “Grup Başkanvekili midir, ne karın ağrısı” denilerek ve başkalarının adamı olduğu iddiasıyla aşağılandığını, karşı davalının düşünce ve ifade özgürlüğü ile bağlantısı bulunmadığını, sıklıkla hakaretlerin yaşattığı manevi çöküntünün ve ruhsal sarsıntının bir nebze de olsa giderilebilmesi için karşı davalıya sarf ettiği sözlerden dolayı 100.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesine, asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin karşı davalı taraf üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
İlk derece mahkemesince; asıl davanın kısmen kabulüne, 15.000,00 TL manevi tazminat alacağının olay tarihi olan 15/06/2017 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı- karşı davacıdan alınarak davacı/karşı davalıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine, karşı davanın reddine karar verilmiştir. Karara karşı taraf vekilleri istinaf kanun yoluna başvurmuş; bölge adliye mahkemesince taraf vekillerinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
1)Taraflar arasındaki uyuşmazlık; asıl dava yönünden; davalı-karşı davacı …’in 15.06.2017 tarihinde Meclis Genel Kurulu’ nda yaptığı konuşmada davacı Cumhurbaşkanı … hakkında sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Karşı dava yönünden; davacı-karşı davalı Cumhurbaşkanı …’ın 20-21 Haziran tarihinde yaptığı konuşmada sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar… Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” hükmünü içermektedir.
İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini tespit etmek üzere uygulamaları ile bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterler:
1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:
AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).
2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu:
Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).
3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:
AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991).
Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir. Aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.
Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa’nın 12.maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Bu itibarla, Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şeref ve itibarının korunmasıdır. Müdahale edilen ifade özgürlüğü ile davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin karar yerinde değerlendirilmesi de gerekecektir.
İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahip olup bu değerlendirmenin de özel olarak yapılması gerekirse de çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesi için kullanılan ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların ağırlığının gözetilmesi de gerekmektedir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş ve verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olmasına, davalı- karşı davacının konuşmasında ifade özgürlüğünü aşan ifadelerin kullanılmış olmasına, yukarıda açıklandığı gibi ifade özgürlüğünün sınırsız olmamasına, ifade özgürlüğü kullanılırken ödev ve sorumluluklara özen gösterilmesinin gerekmesine göre, taraf vekillerinin aşağıdaki bent dışındaki temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2)Asıl ve karşı dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.
Karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’nin 13. maddesi “Bu Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde gösterilen hukuki yardımların konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, davanın görüldüğü mahkeme için bu Tarifenin ikinci kısmında belirtilen maktu ücretlerin altında kalmamak kaydıyla (7 nci maddenin ikinci fıkrası, 9 uncu maddenin birinci fıkrasının son cümlesi ile 10 uncu maddenin üçüncü fıkrası ile 12 nci maddenin birinci fıkrası, 16 ncı maddenin ikinci fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla) bu Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir. Ancak hükmedilen ücret kabul veya reddedilen miktarı geçemez.” şeklinde düzenlenmiştir. Tarife’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında, manevi tazminat davalarında istemin kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına Tarifenin üçüncü kısmına göre hükmedilecek ücretin, davacı lehine belirlenen ücreti geçemeyeceği, 10. maddesinin 3. fıkrasında manevi tazminat davalarının tamamen reddi halinde vekalet ücretinin tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunacağı düzenlenmiştir.
Düzenleme gereğince eldeki asıl davada davalı-karşı davacı lehine hükmedilecek vekalet ücretinin, davacı-karşı davalı lehine hükmedilen vekalet ücretini geçmemesi ve yine karşı davanın tamamen reddi nedeniyle davacı-karşı davalı lehine maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, nispi vekalet ücretine hükmedilmesi ve gerekçeli kararın 4. nolu bendinde peşin harcın farklı yazılması doğru değil bozma sebebi ise de; bu yanılgıların giderilmesi yargılamanın tekrarını gerektirir nitelikte görülmediğinden, hükmün 6100 sayılı HMK’nun 370/2.maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalı vekili ve davalı-karşı davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalı vekili ve davalı-karşı davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile hükmün 4. bendindeki ”1.707,75 TL” ibaresi çıkartılarak yerine ”1.024,65 TL” ibaresinin, ”1.739,15 TL” ibaresi çıkartılarak yerine ”1.056,05 TL” ibaresinin, 6. bendindeki ”9.550,00 TL” ibaresi çıkartılarak yerine ”2.725,00 TL” ibaresinin, 8. bendindeki ”9.550,00 TL” ibaresi çıkartılarak yerine ”2.725,00 TL” ibaresinin yazılması suretiyle hükmün bu şekilde DÜZELTİLEREK ONANMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 3.815,00 TL vekalet ücretinin davacı – karşı davalıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davalı – karşı davacıya verilmesine, 3.815,00 TL vekalet ücretinin davalı – karşı davacıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacı – karşı davalıya verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacı ile davalıya geri verilmesine 18.10.2022 tarihinde Üye … ve Üye …’ün karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Asıl ve karşı dava, tarafların birbirleri aleyhine sarf ettikleri sözlerin kişilik haklarını zedelediği iddiasına dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.
İlk derece mahkemesince asıl davanın kısmen kabulüne, karşı davanın ise reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince istinaf edilmiştir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 353. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinin 1 numaralı alt bendi uyarınca taraf vekillerinin istinaf istemini esastan reddetmiş, taraf vekillerince karar temyiz edilmiştir.
Davacı/karşı davalı vekili dava ve karşı davaya cevap dilekçelerinde; Cumhuriyet Halk Partisi TBMM Grup Başkanvekili ve Manisa milletvekili olan davalı …’in, 15/06/2017 tarihinde TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, müvekkilinin hukuka aykırı olarak malvarlığı edindiğini ima edip gerçek dışı ve kötü niyetli itham ve iftiralarda bulunmak suretiyle kişilik haklarını zedelediğini ileri sürerek 100.000,00 TL manevi tazminat talebinde bulunmuş; karşı davanın ise reddine karar verilmesini istemiştir.
Davalı/karşı davacı vekili cevap ve karşı dava dilekçelerinde; müvekkilinin davaya konu sözleri sarf etmediğini, dava konusu sözlerin yasama sorumsuzluğu ve ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını, tarafların politikacı olup sarf edilen sözlerin eleştiri ve değer yargısı niteliğinde olduğunu, davacının malvarlığına ilişkin iddiaların bir çok kez siyasi polemik konusu olduğu için sarf ettiğini, istenilen tazminatın fahiş olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiş; karşı dava dilekçesinde ise davacının 20-21/06/2017 tarihlerinde yaptığı konuşmalarda müvekkili hakkında sarf ettiği sözlerin kişilik haklarını zedelediğini ileri sürerek 100.000,00 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Uyuşmazlık, tarafların birbirleri hakkında söyledikleri sözler nedeniyle ilk derece ve bölge adliye mahkemelerince, şöhret ve itibara saygı gösterilmesini isteme hakkı (kişilik hakları) ile ifade özgürlüğü arasında makul dengenin doğru kurulup kurulmadığına ilişkindir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) ve Anayasa Mahkemesine (AYM) göre ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan olup sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şok edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (AİHM; Handyside/Birleşik Krallık, B.No: 5493/72, 7/12/1976, pr. 49; Von Hannover/Almanya (No: 2), B.No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, pr. 101); (AYM; Medya Gündem Dijital Yayıncılık Ticaret A.Ş, B.No: 2013/2623, 11/11/2015, pr. 31 [G.K.]; D.Ö, B.No: 2014/1291, 13/10/2016, pr. 56 [G.K.]; Koray Çalışkan, B.No: 2014/4548, 5/12/2017, pr. 18; Kemal Kılıçdaroğlu (3), B.No: 2015/1220, 18/7/2018, pr. 28).
Ayrıca ifade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahiptir (AİHM; Lombarda ve diğerleri Malta, B. No: 7333/06, 24/4/2007). Seçmenlerini temsil eden, onların talep, endişe ve düşüncelerini politik alana aktaran ve çıkarlarını savunan siyasiler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu açıktır. Bu sebeple siyasi bir kişinin ve özellikle siyasi parti yöneticilerinin ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda incelemenin daha özenli yapılması gerekir (AYM; Kemal Kılıçdaroğlu, B.No: 2014/1577, 25/10/2017, pr. 60).
Öte yandan; maddi olgular ile değer yargısı arasında da ayrıma gidilmeli, değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı gözetilmelidir (AİHM; Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986). Zira taraflara değer yargılarının doğruluğunu ispat külfeti getirilmesi, hakkın kullanımını imkânsız kılacaktır. Bununla birlikte, değer yargısının da makul bir olgusal temele sahip olması gerektiği, orantılı ve ölçülü bir biçimde ifade edilip edilmediği denetlenmelidir (AİHM; Jerusalem/Avusturya, B. No: 26958/95, 27/2/2001).
Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin şeref ve itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa’nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur (AYM; Fatih Taş, B. No: 2013/1461, 12/11/2014). Bu itibarla Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şöhret ve itibarının korunmasıdır. Tarafların karşılıklı olarak söyledikleri sözlerin, ifade özgürlüğünün sınırlarını aşıp aşmadığını belirlerken mahkemece ortaya konulan gerekçenin, bu özgürlüğü sınırlamak için yeterli ve ilgili olmasının yanında, ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın, demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik, ölçülü, orantılı ve istisnai nitelikte olması da gerekir.
Mahkemeler, yarışan haklar arasında dengeleme yaparken; söylenen sözlerin kamusal bir tartışmaya katkı sağlamasına, toplumsal ilginin varlığına ve konunun güncel olmasına, ifadelerin türüne, içeriğine, ifadeye yönelik kısıtlamanın niteliğine ve kapsamına, sözlerin kim tarafından dile getirildiğine, hedef alınan kişinin kim olduğuna ve tanınırlık derecesi ile ilgili kişilerin önceki davranışlarına dikkat etmelidir (AYM; Mustafa Nihat Behramoğlu ve Diğerleri, pr.47).Yukarıda Dairemizce çoğunluk görüşüyle verilen kararda ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın, diğer bir deyişle kişilik haklarının korunması hakkı arasında dengeleme yapılması gerektiği AİHM içtihadıyla uzunca açıklanmıştır. Çoğunluğun görüşünde belirttiği kararların tamamına katılmaktayız. Ancak somut olayda söz konusu kararların hangisine neden itibar edildiği, ifade özgürlüğünün özellikle davanın tarafları siyaset adamları olduğunda neden kişilik haklarının korunmasına üstünlük tanındığının açıkça ve somut gerekçelerle ortaya konulmadığı anlaşılmaktadır. Gerçekten çoğunluk görüşünde ilgili içtihatlara yer verilmiş, ancak somut olayda bu içtihatlarda hangisinin hangi nedenle üstün tutulduğu, özellikle ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı gerekçeli kararda yeterince tartışılmamıştır. Aşağıda AİHM ve AYM içtihatlarının somut olay bağlamında değerlendirilmesi yapılacak ve hakların çatıştığı durumlarda neden ifade özgürlüğünün üstün tutulması gerektiği başlıklar halinde açıklanacaktır.
Somut davada göz önünde bulundurulması gereken ilk husus, tarafların toplumsal konumlarıdır. Davacı/karşı davalı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı, davalı/karşı davacı ise Cumhuriyet Halk Partisi TBMM Grup Başkanvekili ve Manisa milletvekilidir. Karşılıklı söz düellosu şeklindeki davaya konu maddi vakıa; halka mal olmuş sözü edilen siyaset adamları arasında geçtiği için kabul edilebilir eleştiri sınırı ile eleştiriye katlanma düzeyi, siyasi görev ve unvanı bulunmayan kişilerle karşılaştırıldığında daha geniş olmalıdır. Bu sebeple davanın tarafı olan her iki siyasetçinin, daha fazla tahammüllü ve hoşgörülü olmaları beklenir.
Somut davada göz önünde bulundurulması gereken ikinci husus, karşılıklı olarak sarf edilen sözlerin tarafların özel ve aile (mahrem) hayatına değil, politik alana yönelik olmasıdır. Davalı/karşı davacı, davacı/karşı davalının siyasete girdiği tarihlerdeki bir sözüne gönderme yaparak çok fazla malvarlığı edindiğini ima etmektedir. Konuşmada ifade edilen sözlerin, politik görev ve sorumluluğu bulunmayan kişilerin birbirlerine söyledikleri anlamıyla somut bir suç isnadı kastıyla değil, kamunun kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmaması anlamında yani siyasi saikle söylendiği kabul edilmelidir. Demokratik bir toplumda, yasama ve denetim faaliyeti için en uygun ve etkili mekân olan parlamento çatısı altında, parlamenter olan davalı/karşı davacı tarafından söylenen sözler, politik bir meseleye dair, siyasi eleştirinin sert bir biçimde ifadesi olarak kabul edilmelidir (Benzer değerlendirme için bkz. AYM; Kemal Kılıçdaroğlu, B.No: 2014/1577, pr. 63).
Asıl davaya konu davalı/karşı davacının ifadelerinden birkaç gün sonra davacı/karşı davalının sarf ettiği cevabi nitelikteki sözlerin ise muhatabının kişilik haklarına saldırı olarak kabul edilemeyecek, eleştiri olarak değerlendirilebilecek sözler olduğundan ilk derece mahkemesince karşı davanın reddine, aynı zamanda bu karara yönelik davalı/karşı davacı vekilinin istinaf isteminin de reddine dair hükmün bu kısmının Dairemiz çoğunluğu ile birlikte isabetli olduğu düşüncesindeyiz.
Öte yandan siyaset adamlarının birbirlerine karşı kullandıkları ifadeler, iktidar sahiplerinin kamu gücünü ve maliyesini yönetme, denetleme ve koruma görevleri bulunması nedeniyle, özellikle malvarlığı ve aile bireylerinin iştigal ettikleri ticari faaliyetler nedeniyle muhataplarınca sarf edilen sözler, politik görev ve sorumluluğu bulunmayan kişiler bakımından somut bir suç isnadı olarak kabul edilebilecek mahiyette kabul edilebilecekken siyasetçi bakımından polemik (söz dalaşı) çıkarmaya, şiddetli tepkiler yaratmaya ve taraftarlarını bir arada tutmaya yönelik siyaset üslubunun bir parçası olarak kabul edilmeli ve hoşgörü ile karşılanmalıdır. Zira aynı üslup ve yöntem, siyaset adamlarınca birbirlerine karşı sıkça ve farklı tonlarda kullanılabilmektedir (Benzer değerlendirme için bkz. AYM; Kemal Kılıçdaroğlu, B.No: 2014/1577, pr. 65).
Tüm bu açıklamalar ışığında; davalı/karşı davacı …’in sarf ettiği asıl davaya konu sözlerin de ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı değerlendirilerek asıl davanın da tümden reddine karar verilmesi, bu nedenle istinaf isteminin reddine dair Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının asıl dava yönünden bozulması gerektiği düşüncesiyle Sayın Çoğunluğun onama yönündeki düşüncesine iştirak edemiyoruz.