Yargıtay Kararı 4. Hukuk Dairesi 2021/8500 E. 2022/10170 K. 14.09.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 4. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/8500
KARAR NO : 2022/10170
KARAR TARİHİ : 14.09.2022

MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi

Taraflar arasındaki sigorta tahkim davasının yapılan yargılaması sonunda; Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetince verilen 05.09.2020 – 2020/İHK-15877 sayılı kararın süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı vekili; 05.11.2018 tarihinde meydana gelen kazada davalı tarafından Karayolları Motorlu Taşıtlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta poliçesi ile sigortalanmış aracın karıştığı kazada, davacının yaralanmış olduğunu, kazanın meydana gelmesinde müvekkilinin herhangi bir kusurunun olmadığını, sigorta şirketine yapılan başvurudan herhangi bir yanıt alınamadığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, 3.000,00 TL sürekli sakatlık, 1.000,00 TL geçici sakatlık, 1.000,00 TL tedavi gideri (rapor bedeli) olmak üzere toplam 5.000,00 TL tazminatın temerrüt tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş, ıslahla talep miktarını toplam 164.126,00 TL’ye yükseltmiştir.
Davalı vekili; başvurunun reddini savunmuştur.
Uyuşmazlık Hakem Heyetince; davacının yabancı uyruklu olduğunu, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 48. maddesi gereği davacının teminat göstermesi gerektiği kabulü ile davanın genel mahkemelerde görülmek üzere usulden reddine karar verilmiş, karara karşı davacı vekili tarafından yapılan itiraz üzerine, İtiraz Hakem Heyetince; davacı vekilinin itirazının kabulüne ve 18.03.2020 – K-2020/23086 sayılı kararın yeniden oluşturulmasına; başvuru sahibinin talebinin kabulü ile 164.126,00 TL tazminatın 25.10.2019 temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, İtiraz Hakem Heyeti kararı, davalı vekili tarafından süresi içerisinde temyiz edilmiştir.
Dava, trafik kazasından kaynaklanan yaralanma nedeniyle tazminat istemine ilişkindir.
Uyuşmazlık Hakem Heyetince davanın usulden reddine dair verilen karara karşı, davacı vekilinin yapmış olduğu itirazın İtiraz Hakem Heyetince kabulüne karar verilmiş ise de; varılan sonuç dosya kapsamına uygun düşmemektedir.
Türk Hukukunda kişilerin hak arama özgürlüklerini kullanmaları herhangi bir sınırlandırmaya tâbi tutulmamıştır. Ancak bazı istisnai durumlarda dava açan veya takip hakkını kullananın önceden belirlenen bazı özel yükümlülükleri yerine getirmesi şart koşulabilir. Bu istisnai şartlardan biri de teminat gösterme yükümlülüğüdür.
5718 sayılı Milletler Arası Özel Hukuk Kanunu’nun (MÖHUK) 48/1. maddesine göre; “Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı göstermek zorundadır”. MÖHUK’ta teminat gösterme yükümlülüğü konusunda “yabancılık” ölçütü esas alınmıştır. Buna karşın davalının veya kendisine
karşı takibe girişilen karşı tarafın vatandaşlığı, bu madde kapsamında da bir öneme sahip değildir. Bu maddeye göre hâkim tarafından verilen kesin süre içinde teminat gösterilmezse, dava, dava şartı eksikliğinden Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 114/1-ğ maddesi uyarınca reddedilir.
MÖHUK madde 48/2’de ise; “Mahkeme, dava açanı, davaya katılanı veya icra takibi yapanı karşılıklılık esasına göre teminattan muaf tutar” hükmü yer almaktadır.
Buna göre Türk hâkimi, yabancı davacının, davaya katılanın veya icra takibinde bulunanın vatandaşı olduğu ülke ile Türkiye arasında karşılıklılık (mütekabiliyet) var ise, bu kişiyi teminattan muaf tutacaktır. Karşılıklılık, iki devlet arasında imzalanan (iki taraflı) anlaşma veya iki devletin de taraf olduğu uluslararası (çok taraflı) anlaşma ile sağlanabileceği gibi, kanuni veya fiili karşılıklılık şeklinde de sağlanabilir. Az yukarıda belirtilen anlaşmalardan biri de 1954 tarihli Hukuk Usulüne Dair Lahey Sözleşmesi olup, anılan sözleşmenin 17. maddesinde; âkit devletlerden birinde ikamet eden ve diğer bir devletin mahkemeleri huzurunda davacı veya müdahil olarak bulunan âkit bir devletin vatandaşlarından yabancı olmaları sebebi ile herhangi bir teminat istenemeyeceği düzenlenmiştir.
Somut olayda, davacı Suriye uyruklu olup, İtiraz Hakem Heyetince şikayetçinin teminat muafiyetinin bulunup bulunmadığı hususunda, hükme dayanak oluşturacak nitelikte bir araştırma yapılmadığı anlaşılmaktadır.
5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun’un 48/2. maddesinde dava açanın karşılıklılık esasına göre, teminattan muaf tutulabileceği düzenlendiğinden öngörülen teminat hususu mahkemece re’sen gözetilmelidir.
Bu sebeple İtiraz Hakem Heyetince, öncelikle davacının statüsü belirlenerek teminattan muaf olup olmadığı hususunun Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğünden sorularak alınacak yazı cevabına göre, davacının teminat göstermesi gerektiği sonucuna varılırsa, teminatın yatırılması için davacıya kesin süre verilmesi, anılan sürede belirtilen teminatın yatırılmaması halinde istemin usulden reddine, yatırılması halinde ise, dava şartı eksikliği süresinde giderilmiş olacağından işin esasına girilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, hükmün bu yönden bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle İtiraz Hakem Heyeti kararının BOZULMASINA, bozma neden ve şekline göre davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olamadığına, 14.09.2022 tarihinde üye …’in karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde herkesin kişisel hak ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını mahkeme önüne getirme hakkı güvence altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hale getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar, mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir.
5718 sayılı MÖHUK madde 48/1’e göre; “Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı göstermek zorundadır”. Ülkemizin taraf olduğu 1951 tarihli Cenevre sözleşmesi 16. maddesi
“1. Her mülteci, bütün Taraf Devletler’in topraklar üzerindeki hukuk mahkemelerine serbestçe ve kolayca başvurabilecektir.
2. Her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu Taraf Devlette, adli yardım ve teminat akçesinden muafiyet dahil, mahkemelere müracaat bakımından vatandaş gibi muamele görecektir.
3. Her mülteci, sürekli ikametgahının bulunduğu ülkenin dışındaki Taraf Devletlerde, o ülkelerin vatandaşlarına 2. fıkrada bahsedilen konular hakkında yapılan muamelenin aynından istifade edecektir.” hükmünü içermektedir.
Ne var ki ülkemize göç eden Suriyeli göçmenlerin hukuksal statüleri, mülteci ve sığınmacı konumunda olmayıp “Geçici koruma statüsün“ de olduklarından MÖHUK 48/1.maddesinden doğrudan yararlanmalarında mümkün değildir. Ancak bu kişiler AHİM kararlarında da sıkça yer alan “kırılgan grup“ olarak ifade edilen kişiler kapsamında değerlendirilmelidir. (MSS/Yunanistan/Belçika kararı) Geçici koruma statüsündeki kişiler, ev sahibi ülkenin diline hakim olmadıkları gibi kendilerine destek olacak bir yapıda bulunmamakta, toplam hayatına katılmaları, büyük oranda devletin katkısı ile mümkün olmaktadır. Uluslararası koruma altına alınan bu kişiler, mülteciler gibi ve hatta onlardan daha fazla kırılgan, imkanları sınırlı, savunmasız ve özel korumaya muhtaç kimselerdir.
Somut olayda, dosya arasındaki bilgi ve belgelerden davacılar İbrahim Ahmed ve Nezar Ahmed’in Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşı olduğu, kendilerine yabancı kimlik numarası verildiği, geçici koruma statüsünde oldukları, nakliye işi ile iştigal ettikleri, asgari ücretle geçindikleri, ailenin bir kısmının halen Suriye’de bulunduğu tesbit edilmiştir.
Maddi durumları da dikkate alındığında, geciçi koruma altındaki bu kişilerden teminat alınması, dava açma hakkınının orantısız bir şekilde sınırlandırılması dolayısı ile mahkemeye erişim hakkının ihlali gibi bir sonuç doğmasına neden olacaktır.
Bu nedenlerle, geçici koruma statüsündeki davacılardan teminat alınmaması, inceleme konusu hakem kararının usul ve yasaya uygun olduğu ve onanması düşüncesinde olduğumdan, sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılmıyorum.