YARGITAY KARARI
DAİRE : 3. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2015/17668
KARAR NO : 2017/2082
KARAR TARİHİ : 27.02.2017
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı, davalı ile aralarında, kendisine ait kuaför salonunun işletilmesi konusunda kar ortaklığı anlaşması yapıldığını, işletmeye ait tüm demirbaş eşyaları kendisini aldığını, ayrıca “girişimci destek programı (kosgeb)” kapsamında başvurduğu kredi işlemelerinin tamamlanma aşamasına geldiğini, bu sırada özel işleri için bir süreliğine yurt dışına çıktığını ve işlerin idaresini davalıya bıraktığını, yurt dışında olduğu dönemde davalının, hiçbir izin ve … almaksızın tüm eşyaları alarak işyerini boşalttığını ve anahtarı annesine teslim ettiğini, davalının bu eylemleri neticesinde çalışır vaziyette olan işletmenin kazancından mahrum kaldığını, tüm demirbaş eşyalarının elinden alındığını, ayrıca işyeri destek kredisini de alamadığını belirterek, zararının tazmini için 15.000 TL eşya bedelinin, 10.000 TL kazanç kaybı bedelinin ve Kosgeb’den alacağı destek kredisi bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, kendisinin hemşire olduğunu, davacının talebi üzerine davacıya ait kuaför işletmesine %50 kar ortağı olmak konusunda anlaştıklarını, bunun karşılığında davacıya 20.000 TL nakit sermaye verdiğini, davacının yurt dışında olduğu dönemde kuaför dükkanına haciz memurlarının geldiğini, davacının ödenmeyen kira borçlarında dolayı icra takibi yapıldığını öğrendiğini, konu ile ilgili olarak davalıyı aradığını ancak hiçbir şekilde ulaşamadığını, bunun üzerine, işin yürümesi mümkün olmadığından işyerinde bulunan eşyaları bir depoya taşıdığını ve eşyaların halen depoda muhafaza edildiğini, kuaför salonunun işletilememesinden dvalının sorumlu olduğunu, kendisinin de bu işe sermaye koyduğunu ileri sürerek davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, dava konusu demirbaş eşyaların davalıda kaldığı sabit görülmekle bu eşyaların yönünden davacının zararının tazmini gerektiği, kazanç ve kredi kaybı talepleri bakımında ise davalının kusurlu olduğunun ispat edilemediğinden bu taleplerinin reddinin gerektiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, 13.371,00 TL (eşya bedelinin) davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, hüküm davalı tarafça temyiz edilmiştir.
1-)Dava, taraflar arasında kurulan (sözlü) adi ortaklık sözleşmesi nedeni ile uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.
Kanunda aksi öngörülmedikçe kural olarak herkes iddiasını ispatla yükümlüdür. HMK’nın 190.maddesi gereği; ispat yükü kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.
04.06.1958 gün 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da vurgulandığı gibi; bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak tarafların, bu olguları hukuken nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hakimin görevidir. Diğer bir deyişle; bir davada maddi olayı anlatmak taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak hakime aittir (HUMK.nun madde 76, HMK madde 33). Anılan yasal düzenlemeye göre davayı aydınlatma görevinin mahkeme hakimine ait olmasına göre uyuşmazlığın çözümüne ilişkin hukuki nitelendirme yapılmalı ve adi ortaklığın kurulmuş olup-olmaması ve iadesi için gereken kuralların ne olduğu tayin ve tesbit edilerek, hüküm kurulmalıdır.
Dosya kapsamında, tarafların iddia ve savunmalarına göre, davacının kadın kuförü, davalının ise hemşire olduğu, davacının çalıştırdığı kuaför salonu işletmesine davalının 20.000 TL sermaye koyarak %50 kar ortağı olduğu, işletmenin idaresinin kuaför olan davacıya ait olduğu anlaşılmaktadır. Davalını yurt dışında olduğu dönemde, haciz baskısı nedeni ile salonda bulunan eşyaların davalı tarafça bir depoda muhafaza edildiği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bunun haricinde davacı taraf davalının kusurlu hareketleri ile işletmenin çalıştırılamadığını ve zarar ettiğini iddia etmekte, davalı ise bu sorumluluğun davalıya ait olduğunu ileri sürmektedir.
Bu durumda davacı ile davalının adi ortaklığı sona erdirdiklerinin kabulü gerekir. Davacının adi ortaklıktan kaynaklanan zararların karşılanması talebi ile buna karşılık davalının da bu zararlardan davacının sorumlu olduğunu belirterek uyuşmazlığın çözümünde kendisinin koyduğunun sermayenin de göz önüne alınması yönündeki beyanları da dikkate alındığında, dava konusu istemin aynı zamanda adi ortaklığın tasfiyesini de kapsadığının kabulü gerekir. Uyuşmazlık, bu bağlamda değerlendirilip, çözüme kavuşturulmalıdır.
Buna göre, mahkemece; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 620 ve devamı maddelerinde düzenlenen adi ortaklık hükümleri dikkate alınmalı, Türk Borçlar Kanununun 642.madde ve devamı hükümlerine göre tasfiye işlemi gerçekleştirilmelidir. Zira, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1.maddesine göre; Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki fiil ve işlemlere, bunların hukuken bağlayıcı olup olmadıklarına ve sonuçlarına, bu fiil ve işlemler hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse, kural olarak o kanun hükümleri uygulanır. Ancak, Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra bu fiil ve işlemlere ilişkin olarak gerçekleşecek temerrüt, sona erme ve tasfiye, Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabidir.
Tasfiye usulünü düzenleyen Türk Borçlar Kanunu’nun 644. maddesine göre; “Ortaklığın sona ermesi hâlinde tasfiye, yönetici olmayan ortaklar da dâhil olmak üzere, bütün ortakların elbirliğiyle yapılır. Ancak, ortaklık sözleşmesinde, ortaklardan biri tarafından kendi adına ve ortaklık hesabına belirli bazı işlemlerin yapılması öngörülmüşse, bu ortak, ortaklığın sona ermesinden sonra da o işlemleri tek başına yapmak ve diğerlerine hesap vermekle yükümlüdür.
Ortaklar, tasfiye işlerini yürütmek üzere tasfiye görevlisi atayabilirler. Bu konuda anlaşamamaları hâlinde, ortaklardan her biri, tasfiye görevlisinin hâkim tarafından atanması isteminde bulunabilir.
Tasfiye görevlisine ödenecek ücret, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm veya ortaklarca oybirliğiyle verilmiş bir karar yoksa tasfiyenin gerektirdiği emek ile ortaklık malvarlığının geliri göz önünde tutularak hâkim tarafından belirlenir ve ortaklık malvarlığından, buna imkân bulunamazsa, ortaklardan müteselsilen karşılanır.
Tasfiye usulüne veya tasfiye sonucunda her bir ortağa dağıtılacak paya ilişkin olarak doğabilecek uyuşmazlıklar, ilgililerin istemi üzerine hâkim tarafından çözüme bağlanır.”.
Aynı yasanın kazanç ve zararın paylaşımı başlıklı 643. maddesinde ise “Ortaklığın borçları ödendikten ve ortaklardan her birinin ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve koymuş olduğu katılım payı geri verildikten sonra bir şey artarsa, bu kazanç, ortaklar arasında paylaşılır.
Ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse, zarar ortaklar arasında paylaşılır.” hükmü yer almaktadır. Katılım payı olarak bir şeyin mülkiyetini koyan ortak, ortaklığın sona ermesi üzerine yapılacak tasfiye sonucunda, o şeyi olduğu gibi geri alamaz; ancak koyduğu katılım payına ne değer biçilmişse, o değeri isteyebilir. Bu değer belirlenmemişse, geri alma, o şeyin katılım payı olarak konduğu zamandaki değeri üzerinden yapılır.( TBK’ nun 642. md.)
Keza, aynı yasanın kazanç ve zarara katılma başlıklı 623. maddesine göre de; “Sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, her ortağın kazanç ve zarardaki payı, katılım payının değerine ve niteliğine bakılmaksızın eşittir.
Sözleşmede ortakların kazanç veya zarara katılım paylarından biri belirlenmişse bu belirleme, diğerindeki payı da ifade eder.
Bir ortağın zarara katılmaksızın yalnız kazanca katılacağına ilişkin anlaşma, ancak katılma payı olarak yalnızca emeğini koymuş olan ortak için geçerlidir.” hükmünü ihtiva etmektedir.
Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki yasa hükümlerine göre, öncelikle taraflardan anlaşarak tasfiye memuru belirlemelerini istemek; bu konuda anlaşamamaları halinde ise hakim tarafından tasfiye işlemini gerçekleştirecek (ortaklığın faaliyet alanına göre konusunda uzman bir veya üç kişiyi) tasfiye memuru olarak resen atamak olmalıdır.
Bundan sonra ise, tasfiye işlemleri; hakim tarafından öngörülecek üçer aylık (uyuşmazlığın mahiyetine göre süreler uzatılıp kısaltılabilir) dönemlerde tasfiye memuru tarafından 3 aşamada gerçekleştirilmelidir.
Birinci aşamada; ortaklığın sona erdiği tarih itibariyle ortaklığın tüm malvarlığı (aktif ve pasifi ile birlikte) belirlenmeli, yönetici ve idareci ortaktan ortaklık hesabını gösterir hesap istenmeli, verilen hesapta uyuşmazlık çıktığı takdirde, taraflardan delilleri sorularak toplanmalı, tasfiye memurunun belirlediği malvarlığı bilançosu taraflara tebliğ edilmeli, bu husustaki itirazları da karşılanıp, toplanacak delillere göre değerlendirilmelidir.
İkinci aşamada; ortaklığın malvarlığına ilişkin satış ve nakte çevirme işlemi (TMK’nun 634. vd. maddelerinde düzenlenen resmi tasfiye işlemi kıyasen uygulanmak suretiyle) gerçekleştirilmeli, şayet bu mallar mevcut değilse, değerleri bilirkişi marifetiyle saptanmalıdır.
Üçüncü ve son aşamada ise; yukarıdaki işlemler sonucu oluşan değerden, öncelikle ortaklığın borçları ödenmeli ve ortaklardan herbirinin, ortaklığa verdiği avanslar ile ortaklık için yaptığı giderler ve katılım payı geri verilmeli, bundan sonra bir şey artarsa, bu kazanç veya (ortaklığın, borçlar, giderler ve avanslar ödendikten sonra kalan varlığı, ortakların koydukları katılım paylarının geri verilmesine yetmezse) zarar da belirlenerek ortaklara paylaştırılmak üzere son bilanço düzenlenmelidir.
Bu aşamalardan sonra ise; tasfiye memurunun yaptığı tasfiye işleminin sonuç bilançosuna göre hakim, (HMK’nun 297.maddesi uyarınca) tarafların hak ve yükümlülüklerini saptayıp, tasfiye işlemini sonlandırmalı ve bu doğrultuda hüküm oluşturmalıdır.
Bütün bu açıklamalar ışığında, dosya kapsamından anlaşıldığı üzere taraflar arasında geçerli bir adi ortaklık ilişkisinin kurulduğunun kabulü zorunlu olup, uyuşmazlığın yukarıda açıklanan ve maddeler halinde belirtilen sıra ve yöntem izlenerek çözümlenmesi gerekirken bu şekilde bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, yanılgılı ve eksik inceleme ile hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
2- Bozma sebebine göre davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
SONUÇ: Yukarıda birinci bendde açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA, ikinci bendde açıklanan nedenle davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.