Yargıtay Kararı 4. Hukuk Dairesi 2021/25642 E. 2022/16260 K. 06.12.2022 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 4. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/25642
KARAR NO : 2022/16260
KARAR TARİHİ : 06.12.2022

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davacı vekilince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 06.12.2022 Salı günü davacı vekili Av. .. . ile davalı vekili Av. … geldiler. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan tarafların vekilleri dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı vekili dava dilekçesinde; Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı olan davalının, partisinin 02.12.2014 tarihli grup toplantısında, müvekkili vakıf hakkında gerçeklikle ilgisi bulunmayan, hakaret ve iftira içeren, hiçbir şekilde eleştiri ve yorum sınırları çerçevesinde değerlendirilemeyecek sözler sarf ederek müvekkili vakfın manevi olarak yıpranmasına sebebiyet verdiğini, davalının konuşmasında müvekkili vakıf hakkında “Davutoğlu Türgev’in farkında mı acaba? Neden Türgev diyorum biliyor musunuz? Siyasi nüfuz sonucu elde edilen rüşvet havuzu Türgev, paralar devletten, ihale mi alacaksın, git Türgev’e parayı yatır sonra gel ihaleyi al, yoksa ben sana para vermem, rüşvetin merkezi” şeklinde açıklama yaptığını, davalının açıklamasında müvekkili vakfa yönelik olarak açıkça “rüşvet havuzu, rüşvetin merkezi, Devletten ihale alanların bağış yaptığı yer” şeklinde isnatta bulunduğunu, ancak bu isnadın gerçekliği ortaya çıkmış olaylara dayalı olmayıp, kasıtlı olarak tamamen faraziyeler, eksik ve yanlış bilgilerle kamuoyuna aktarıldığını, davalının açıkça hakaret içeren bu açıklamalarıyla kamuoyunda bilinçli olarak müvekkili vakıf hakkında olumsuz bir algı yaratmayı amaçladığını, kullanılan ifadelerin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini, açıklamaların vakfın itibar, şöhret ve üstlendiği toplumsal yardım misyonunu zedeleyerek vakfı hedef haline getirdiğini belirterek, davacının kişilik haklarına saldırı nedeniyle 100.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile hükmün tirajı yüksek üç gazeteden birinde yayımlanması isteminde bulunmuştur.
Davalı vekili; açıklamaların odağında doğrudan davacının bulunmadığını, konuşmanın tamamının kamu yararı amacıyla ve kamuyu bilgilendirmek üzere yapıldığını, özde yolsuzluk ve usulsüzlüklere değinildiğini, açıklamanın hiçbir bölümünde gerçeklikten uzak ve hakaret niteliğinde söz ve değerlendirme bulunmadığını, açıklamanın odağında rüşvet, yolsuzluk, ahlaksızlık olguları ile siyaset kurumunun temsilcilerinin yer aldığını, davacı vakıf ve vakıfla bağlantılı kişilere ait ses kayıtlarına dayanıldığını, davacıya hakaret ve iftira kastı taşımadığını, yapılan eleştirilerin görünür gerçeklik kapsamında kalmakta olup kişilik haklarına saldırı oluşturmayacak nitelikte olduğunu belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesince; davacı vakfın özel hukuk kuralları ve Medeni Kanun kapsamında kurulan bir vakıf olduğu, daha sonra vakfın üyelerinde değişiklik olsa dahi kurucularının bir kısmının dönemin başbakanının çocukları olması nedeniyle siyasi ortamda konuşmalara ve değerlendirmelere muhatap olmasının hayatın akışına uygun kabul edildiği, gerçekliği kanıtlanmasa ya da daha sonra sabit olduğu netleşse dahi, ülkeyi yöneten pozisyonunda olan bürokratlar ve yakınlarıyla ilgili emniyet birimlerince isnat edilen fiiller dolayısıyla siyasi ortamda yapılan konuşmaların siyasi eleştiri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, siyasi arenada aktif olan kişilerin de ağır ve incitici dahi olsa siyasi eleştirilere katlanması gerektiği, konuşmanın parti grup toplantısında yapıldığı ve kamuya sunum niteliğinde yapılmadığı, dosya kapsamında bulunan fezlekeye dayalı konuşmada hakaret kastı bulunmadığı, her ne kadar konuşmada rüşvet ibaresinin geçtiği bölümler fiil olarak hukuka aykırı olsa da, ifadelerin doğrudan davacının kişilik haklarını ihlal eder şekilde kullanılmadığı ve hiçbir itham yokken sarf edilmediği, davalı tarafından dosyaya sunulan fezleke kapsamında olan ve henüz sözlerin sarf edildiği tarihte de tamamen kapatıldığı belirtilmeyen soruşturmanın net olarak sonlanmadığı tarihte yapılan değerlendirmeler nedeniyle davacı lehine manevi tazminata hükmedilmesini gerektirecek hukuka aykırılığın net olarak oluşmadığı gerekçesiyle, sübut bulmayan davanın reddine karar verilmiştir. Karara karşı davacı vekili istinaf isteminde bulunmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesince; davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK’nın 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Gerekçeli karar başlığına davacı olarak Türkiye Gençlik ve Eğitim Hizmet Vakfı adına yetkili … yazılması gerekirken, sadece … yazılmış olmasının maddi hatadan kaynaklandığı ve mahallinde düzeltilebileceği anlaşılmakla, bu husus bozma nedeni yapılmamıştır.
Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat ve yayın istemlerine ilişkindir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, CHP Genel Başkanı olan davalının 02.12.2014 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu grup toplantısındaki konuşmada davacı vakıf hakkında sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar… Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” hükmünü içermektedir.
İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini tespit etmek üzere uygulamaları ile bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterler:
1-Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:
AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).
2-Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu:
Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir.
3-Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:
AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991).
İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir. Aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.
Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa’nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Bu itibarla, Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şeref ve itibarının korunmasıdır.
Müdahale edilen ifade özgürlüğü ile davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin karar yerinde değerlendirilmesi de gerekecektir.
İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahip olup bu değerlendirmenin de özel olarak yapılması gerekirse de çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesi için kullanılan ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların ağırlığının gözetilmesi de gerekmektedir.
Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davaya konu açıklama ve konuşmaların yapıldığı tarihlerde, davacı özel hukuk hükümlerine tabi bir vakıf, davalı ise ana muhalefet partisinin genel başkanı olup siyasetçi sıfatını taşımaktadır.
Davalının taşıdığı sıfat itibariyle, ülkede meydana gelen yahut gelme ihtimali bulunan siyasi, ekonomik, sosyal ve toplumsal olaylarla ilgili görüş ve düşüncelerini açıklaması, gerektiğinde yönetim makamında bulunanlar aleyhine sert, incitici ve ağır eleştirilerde bulunması gerek Dairemizin gerekse AİHM’nin istikrar kazanmış uygulamalarında kabul edilebilir bir durumdur.
Ancak davacı, konuşma tarihinde özel hukuk hükümlerine tabi bir vakıf olup, siyasi bir kişilik değildir. Davalının eleştiri ve değerlendirmelerini başka türlü ifade etme imkanı varken, konuşmasında davacı vakıf için “siyasi nüfuz sonucu elde edilen rüşvet havuzu”, “rüşvetin merkezi” şeklinde doğrudan olgu isnadında bulunur tarzda, kesin yargı içeren şekilde beyanda bulunması nedeniyle özle biçim arasındaki denge bozulmuştur. Gerçekleşen eylem ile kamuoyunu bilgilendirme ve eleştirinin ötesinde, davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu anlaşılmaktadır. İfade özgürlüğünün sınırsız olmaması, ifade özgürlüğü kullanılırken ödev ve sorumluluklara özen gösterilmesi gerekliliği karşısında, davacıya yönelik kullanılan ifadeler, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturacak nitelikte olup, eleştiri sınırlarını aşacak boyuta varmıştır.
Açıklanan nedenlerle; mahkemece davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmemiştir. Bu nedenle, Bölge Adliye Mahkemesi kararı kaldırılarak, ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile temyiz edilen Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 373/1. maddesi gereğince kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK’nın 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 8.400,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacıya verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 06.12.2022 tarihinde üye … ve …’ün karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere göre yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.