YARGITAY KARARI
DAİRE : 4. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2021/24658
KARAR NO : 2022/15186
KARAR TARİHİ : 22.11.2022
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili ile davalı vekili tarafından talep edilmiş, davalı vekilince duruşma istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 22/11/2022 Salı günü davacı vekili Avukat … ile davalı vekili Avukat … geldiler. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan tarafların vekilleri dinlendikten sonra dosya incelendi gereği düşünüldü.
K A R A R
Davacı vekili, müvekkilinin “A Haber Televizyon Kanalı’nın” yayın hakkı sahibi olduğunu, davalının 10/12/2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu bütçe tasarısı üzerine yaptığı konuşmada kullanmış olduğu söz ve ifadeler ile müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu beyan ederek, 500.000,00 TL manevi tazminatın yayın tarihinden yasal faizi ile beraber davalıdan tahsili ile kararın tirajı yüksek olan 2 gazetede yayınlanmasını talep etmiştir.
Davalı, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesince; davalı tarafından kullanılan söz ve ifadeler ile eleştiri sınırlarının aşıldığı, somut olgu isnadında bulunulduğu, davacının kişilik haklarının saldırıya uğradığı gerekçesi ile 5.000,00 TL manevi tazminatın 10/12/2017 tarihinden yasal faizi ile beraber davalıdan tahsiline; yayın talebinin reddine karar verilmiş; karara karşı taraflarca istinaf yoluna başvurulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince; tarafların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; Bölge Adliye Mahkemesi kararı, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş ve verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olmasına göre taraflar vekillerinin yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün HMK 370/1. maddesi gereğince ONANMASINA, HMK 302/5 ve 373. maddeleri uyarınca dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesine gönderilmesine, 8.400,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacıya verilmesine ve aşağıda dökümü ../…azılı 21,40 TL kalan onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, aşağıda dökümü yazılı 282,70 TL kalan onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına 22/11/2022 gününde Üye … ve Üye …’ın karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Dava konusu uyuşmazlık; davalının, davacı şirket hakkında 10.12.2017 tarihli TBMM Genel Kurulunda sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü ya da kişilerin şöhret ve itibarına saygı gösterilmesini isteme haklarından hangisinin kapsamında kaldığına ilişkindir.
İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir (Anayasa Mahkemesi (AYM); Bekir Coşkun, B. No: 2014/12151, 4/6/2015; Mehmet Ali Aydın, B. No: 2013/9343, 4/6/2015).İfade özgürlüğü; aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Von Hannover/Almanya, B. No: 40660/08).
İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahiptir (AİHM; Lombarda ve diğerleri Malta, B. No: 7333/06, 24/4/2007).
Öte yandan; maddi olgular ile değer yargısı arasında da ayrıma gidilmeli, değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı gözetilmelidir (AİHM; Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986). Zira, taraflara değer yargılarının doğruluğunu ispat külfeti getirilmesi, hakkın kullanımını imkânsız kılacaktır. Bununla birlikte, değer yargısının da makul bir olgusal temele sahip olması gerektiği, orantılı ve ölçülü bir biçimde ifade edilip edilmediği denetlenmelidir (AİHM; Jerusalem/Avusturya, B. No: 26958/95, 27/2/2001).
Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa’nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur (AYM; Fatih Taş, B. No: 2013/1461, 12/11/2014). Bu itibarla, Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şöhret ve itibarının korunmasıdır. Davalının söylediği sözlerin, ifade özgürlüğünün sınırlarını aştığını tespit ederken mahkemece ortaya konulan gerekçenin, bu özgürlüğü sınırlamak için yeterli ve ilgili olmasının yanında, ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın, demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik, ölçülü, orantılı ve istisnai nitelikte olması gerekir. Buna göre, ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahale, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamakla birlikte orantılı değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale olarak değerlendirilemez. Bunu ancak davanın bütününe bakarak anlayabiliriz.
Bu tür davalarda mahkemece yapılması gereken; gerçek veya tüzel kişilerin şöhret ve itibarı ile ifade özgürlüğünün çatışması hâlinde bu iki hak arasında makul bir dengenin kurulmasıdır. Dengeleme yapılırken her bir somut olay bakımından; dava konusu açıklamanın kamu yararına ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı, ilgili gerçek veya tüzel kişinin tanınırlığı, toplumdaki rolü ve işlevi ile yazıya konu olan faaliyetin niteliği, açıklama veya yayının konusu, kapsamı, şekli ve etkileri, ilgili kişinin daha önceki davranışları, bilgilerin elde edilme koşulları ve gerçekliği ile uygulanan yaptırımın niteliği nazara alınmalıdır(AYM; … (3), B.No: 2015/1220, 18/7/2018).
Somut davada göz önünde bulundurulması gereken ilk husus, davanın taraflarının toplumsal konumlarıdır. Bir yanda konuşmanın yapıldığı dönemde ana muhalefet görevinde bulunan partinin genel başkanı olan davalı …, diğer yanda ise yazılı ve görsel medya sahibi davacı şirket bulunmaktadır. Basın özgürlüğü kapsamında ifade özgürlüğünü en geniş şekilde kullanan ve kişilerin şöhret ve itibarı ile karşılaştırıldığında kendisi de diğer hukuk süjelerine göre imtiyazlı ve avantajlı bir konumda bulunan davacı basın-yayın organının makul eleştiri sınırları daha geniş kabul edilmelidir. Temsil ettiği seçmenlerinin talep, endişe ve düşüncelerini politik alana aktaran ve onların çıkarlarını savunan seçilmiş kimseler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu açıktır. Bu sebeple ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlama, eğer bir siyasetçinin ve özellikle dönemin ana muhalefet partisi genel başkanının ifade özgürlüğüne yönelik ise dava konusu istemlerin çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerekmektedir.
Olayımızda göz önünde tutulması gereken ikinci husus ise davalının konuşmalarında dile getirdiği iddiaların kamusal çıkarlarla ilgili olmasıdır. Toplumu yakından ilgilendiren konuşmaların çerçevesinin baskın bir şekilde politik alanda kaldığı açıktır.
Bu davada göz önünde bulundurulması gereken üçüncü husus da dava konusu sözlerin, maddi vakıaların açıklanması ile ilgili olduğu hususudur. Davaya konu konuşmada; davalının, davacı şirkete ait basın yayın organlarında hakkında çeşitli suçlamalar bulunan RS isimli kişiyi övücü sosyal medya paylaşımlarının haberleştirilmesini ve yine aynı kişinin davacı şirkete ait televizyon kanalına çıkarılmasını gündeme getirdiği, RS adlı kişinin korunduğu ve kollandığı düşüncesi ile davacı basın yayın organını hedef aldığı anlaşılmaktadır. Şu halde davalının bu konuyu gündeme getirip toplumsal bir tartışma başlatmasında yeterli olgusal dayanak bulunmaktadır.
Öte yandan, Davalının konuşmasında geçen bir kısım sözler kaba, tahrik edici, suçlayıcı ve rahatsız edici olarak kabul edilse bile değer yargılarından oluşan bu ifadelerin polemik çıkartmaya, şiddetli tepkiler yaratmaya ve taraftarlarını konsolide etmeye yönelik siyaset üslubunun bir parçası olduğu kabul edilmelidir.
Tüm bu açıklamalar ışığında; dönemin ana muhalefet partisi lideri olan davalı tarafından yaşanan güncel olaylara ilişkin olarak açıklamalarda ve basın yayın organı sahibi davacı şirketin yayın politikalarına yönelik eleştirilerde bulunulduğu, davaya konu ifadelerin, Yargıtay, AYM ve AİHM’nin istikrar bulmuş içtihatlarına göre; ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı, somut olay bağlamında davalının ifade özgürlüğüne üstünlük tanınması gerektiği düşüncesinde olduğumdan istemin tümden reddi yerine kısmen kabulüne ilişkin mahkeme kararını onayan değerli çoğunluğun görüşüne iştirak edemiyorum.
KARŞI OY
Dava, basın yolu ile kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir.
Dava konusu uyuşmazlık; davalının davacı şirket hakkında 10/12/2017 tarihli TBMM genel kurulunda sarf ettiği sözlerin haksız fiil niteliğinde olup olmadığı ve manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
Üye hakim Sayın …’ın karşı oyuna katılıyor ve karşı oyda belirtilen gerekçeler ile sarf edilen sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını düşünüyorum.
Buna ek olarak:
Haksız fiilin unsurları, hukuka aykırı eylem, zarar ve illiyet bağıdır. Manevi tazminat davası açılabilmesi için manevi zarar doğmalıdır. Manevi zarardan söz etmek için, şahıs varlığının zarar görenin iradesi dışında azalması gerekir. Manevi zararın niteliği konusunda objektif teori, subjektif teori ve karma teori olmak üzere üç teori bulunmaktadır. Objektif teoriye göre, hukuka aykırı saldırı sonunda şahıs varlığında objektif olarak meydana gelen eksilme yeterli iken, subjektif teoriye göre objektif unsur yanında zarargörenin manevi varlığında da bu eksilmeyi yaşaması, duyması ve hissetmesi, bunun sonucunda, acı elem ve ızdırap duyması gerektiği kabul edilmektedir. Subjektif teoriye göre subjektif unsur yoksa manevi zarar da yoktur. Karma görüş ise her iki görüşü harmanlamaktadır. (bkz: Prof. Dr. Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Yetkin yayınevi, 24. Bası, sh.599 vd). Doktrinde tüzel kişiler yönünden hangi teorinin benimseneceği tartışmalıdır.
Uygulamada her iki teorinin de uygulandığı kararlar bulunmaktadır. Ancak manevi tazminatın amacı konusunda görüş birliği mevcut olup, manevi tazminatın amacı kişide meydana gelen acı, ızdırap ve elemi unutturup, onda bir haz ve tatmin sağlamak olarak kabul edilmektedir. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 22/06/1966 gün ve 7/7 sayılı, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2001/2747 Esas, 2001/3828 Karar sayılı ve 16/04/2001 günlü kararı).
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde davacı hukuken Anonim Şirket statüsüne sahiptir. Davacı şirket tüzel kişi olduğu için acı ve elem duymayacağı gibi tatmin sağlaması da mümkün değildir. Bunun yanında kişiliğe yapılan her saldırının manevi zarara yol açtığı söylenemez. Davacı tarafından davalı sarf edilen sözlerin hakaret ve tehdit niteliğinde olduğu ve bu suretle kişisel haklarına saldırıda bulunulduğu iddia edilmiş ise de tüzel kişilerin ruhsal çöküntü, eziklik hissetmeleri ve korku duymaları mümkün değildir. Manevi tazminatın amacı faili cezalandırmak değil, saldırıya uğrayanı tatmin etmektir. Kişilik haklarını koruyan tek dava da manevi tazminat davası değildir. Tüzel kişilerin haksız saldırılara karşı korumanın başka hukuki yolları da bulunmaktadır. Özellikle yapılan açıklamanın hukuka aykırı ve gerçek dışı olduğunu tesbit eden mahkeme kararının yayımı yolu, tüzel kişinin toplumda kaybettiği saygınlığını yeniden elde etmesinde etkin koruma sağlar (bkz: Prof. Dr. Ahmet M. Kılıçoğlu, Şeref Haysiyet ve Özel Yaşama Basın Yoluyla Saldırılardan Hukuksal Sorumluluk, Turhan Kitapevi, 5. Bası, Ankara 2016, sh.448 vd)
Bu nedenlerle davalının davacı şirket hakkında 10/12/2017 tarihili TBMM genel Kurulunda sarf ettiği ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan sözler ile davacı tüzel kişinin manevi zararı oluşmadığı ve haksız fiilin unsurları meydana gelmediğinden davanın reddine karar verilmesi gerektiğini düşündüğümden Sayın Çoğunluğun onama görüşüne katılmıyorum.