YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/2636
KARAR NO : 2010/3931
KARAR TARİHİ : 07.04.2010
MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL
Taraflar arasındaki davadan dolayı Adana 2.Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 9.7.2009gün ve 399-440 sayılı hükmün bozulmasına ilişkin olan 24.12.2009 gün ve 12141-14082 sayılı kararın düzeltilmesi süresinde davalı vekili tarafından istenilmiş olmakla, dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların mirasbırakanı …’ın 20.11.1976 tarihinde , eşi …’ın ise 9.5.2007 tarihinde öldüğü, çekişme konusu 260 ada 93 parsel sayılı taşınmazın bir çok taşınmazın tevhidi suretiyle oluştuğu ve bu parselde 47 ve 89 nolu bağımsız bölümlere tekabül eden arsa payının 93 parsel üzerindeki binayı inşa eden ve kayıt maliki olan 55. Alyap Esnaf Yapı Kooperatifince 12.8.1993 tarihinde davalıya tahsis yoluyla intikal ettirildiği,93 sayılı parselin geldisi olan parsellerden 260 ada 13 parsel sayılı kargir dükkan vasıflı taşınmazın tamamı muris Yusuf İzzettin Günay adına kayıtlı iken ölümü ile mirasçılarına intikal ettiği, mirasçıları eşi ve çocukları (reşit olmayan çocuklar adına hareketle anne …) tarafından 20.1.1983 tarihinde dava dışı …na satış yoluyla temlik edildiği, onun da aynı tarihte taşınmazın tümünü bu kez tarafından annesi muris …’a satış suretiyle devrettiği, …’ın 13 nolu parseli kooperatif ile yaptığı 17.3.1987 tarihli ön sözleşme gereği ücretsiz olarak kooperatife devrettiği ve kooperatifdeki üyelik hakkını Adana 7. Noterliğince 29.1.1992 tarihinde düzenlenen Kooperatif Üyelik Devir Senedi ile davalıya devrettiği, bunun sonucunda kooperatifin 12.8.1983 de 47 ve 89 nolu bağımsız bölümleri davalıya tahsis ettiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir.
O halde muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.
Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.
Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.
Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşteki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte gerçekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklandığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır.
Ne varki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir. .
Nitekim bu ilke, 7.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay lçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığın irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay lçtihadı Birleştirme Kararında da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun l8.maddesine dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.
Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söyleyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükınen teslim ile bağışlama yapılabileceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim Borçlar Kanununun 237/1.maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir şeyi bağışlanana teslim etmesiyle vücut bulur.” hükmünü amirdir.
Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, dava konusu koperatif üyeliğinde olduğu gibi hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. O halde; taşınır mal, alacak ve haklarda muris muvazaası iddiasının dinlenmesi olanaklı değildir.
Somut olayda, muris … tarafından davalıya kooperatif üyeliğinin devri işleminin bağışlama niteliğinde bulunduğu çekişmesizdir. Davacılar, bundan dolayı tapu sicil kaydının iptali ile tescil olmazsa tenkis talep etmişlerdir.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında böyle bir uyuşmazlığın çözümüne, taşınmazlarla ilgili olan ve kendi alanı ile sınırlı bulunan 1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanaklı değildir.
Ancak, muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğurmayacağı, yukarıda ayrıntısıyla ifade edilen Borçlar Kanununun 18. maddesinde genel bir ilke olarak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olaydaki uyuşmazlığın Borçlar Kanununun 18. maddesi kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi kaçınılmazdır.
Nitekim,Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.5.1999 gün ve E: 1999/4-286 K: 1999/293 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.
Hal böyle olunca, temlike konu edilen kooperatif hissesi olduğuna göre olayda 1.4.1974 tarih, ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek Borçlar Kanunun 18. maddesi gereğince yapılacak araştırma neticesinde temlikin muvazaalı olduğu sonucuna varılır ise davada tenkis isteğinin değerlendirilmesi ve neticesine göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.
Anılan bu hususlar yeniden yapılan inceleme sonucu anlaşıldığından, davacıların karar düzeltme isteğinin HUMK’nun 440.maddesi uyarınca kabulüyle Dairenin 29.12.2009 tarih,2009/12141 esas 2009/ 14082 karar sayılı bozma kararının ortadan kaldırılmasına, yerel mahkemenin 9.7.2009 tarih 2007/399 esas 2009/440 karar sayılı kararının HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 7.4.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.