YARGITAY KARARI
DAİRE : 7. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2022/6294
KARAR NO : 2023/1075
KARAR TARİHİ : 23.02.2023
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen asıl davacılar-karşı davalılar tarafından 02.11.2011 gününde verilen dilekçe ile elatmanın önlenmesi; bir kısım davalılar-karşı davacılar vekili tarafından 23.11.2011 gününde verilen dilekçe ile maliki yirmi yıl önce ölmüş hukuki sebebine dayalı olarak TMK’nın 713/1-2 nci fıkraları uyarınca açılan mülkiyetin aktarılmasına yönelik tapu iptali ve tescil istenmesine ilişkin davalarda verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesinde, Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesince hükmün onanmasından sonra bir kısım davalılar-karşı davacılar vekilinin karar düzeltme yolu ile ilamın incelenmesini istemesi sonucunda Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 2018/473 Esas ve 2018/625 Karar sayılı Kararıyla adı geçen Dairenin onama kararının kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; asıl davanın reddi ile karşı davanın kabulüne karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararı, asıl davacılar-karşı davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
1. Asıl davacılar vekili, dava dilekçesinde; davaya konu 526 ada 62 parsel sayılı taşınmazın davalılar tarafından istifade edildiğini ve davalıların taşınmazda herhangi bir hakkının bulunmadığını belirterek elatmanın önlenmesini talep etmiştir.
2. Karşı davacılar vekili, dava dilekçesinde; davaya konu taşınmazın 1985 yılında kadastroca asıl davacıların murisi olan İbrahim Yavaş adına tespit ve tescil edildiğini, ancak asıl davacıların 23.05.2011 tarihinde adlarına intikal yaptırdıklarını, murislerinin 1962 yılında vefat ettiğini, taşınmazın yaklaşık 80 yıldır müvekkilleri ve onların babaları tarafından davasız ve aralıksız olarak kullanıldığını, davalı olarak gösterilen … ile …’nın taşınmazda haklarının olmadığını onların taşınmazda kiracı olduklarını belirterek taşınmazın güney kısmının 1/3’üne isabet eden kısmının Hasan Yavaş mirasçıları adına; kuzey kısmının 2/3’üne isabet eden kısmının Kadir Yavaş, Mustafa Yavaş, Emine Girenitlioğlu ve … mirasçıları adına tescilini talep etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalılardan … vekili, cevap dilekçesinde; müvekkilinin davaya konu yeri davacılardan izin alarak kullandığını, eldeki dava sebebiyle taşınmazı terk ettiğini ve müvekkiline mahkeme masrafının yükletilmemesini beyan ederek asıl davanın reddini istemiştir.
2. Bir kısım davalılar-karşı davacılar vekili, cevap dilekçesinde; asıl davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
1. Develi 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.03.2015 tarihli, 2011/599 Esas ve 2015/101 Karar sayılı kararında belirtilen “dava konusu taşınmazın kadastro tespitinin 29/04/1985 tarihinde kesinleştiği ve Seyit oğlu İbrahim Yavaş adına tescil edildiği, karşı davacıların davasını 23.11.2011 tarihinde açtıkları ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12 nci maddesinde belirtildiği üzere kadastro tutanaklarında belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz ilkesi gereği bu süre geçtikten sonra dava açılmış olduğundan kadastrodan önceki sebeplere dayanılamayacağı, ayrıca tapulu taşınmazların zilyetlikle kazanılmasının mümkün olmadığı, dolayısıyla şu anda taşınmazı kullanan …’ın tapuda malik olmamasına rağmen taşınmazı kullanmaya devam etmesinin doğru olmadığı” gerekçesiyle asıl davanın kabulü ile karşı davanın reddine karar verilmiştir.
2. Hükmün, Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 19.09.2017 tarihli, 2015/12994 Esas ve 2017/5508 Karar sayılı Kararıyla onanmasına karar verilmiştir.
IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde bir kısım davalılar-karşı davacılar vekili, karar düzeltme isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 2018/473 Esas ve 2018/625 Karar sayılı Kararındaki, “mahkemenin nitelendirme ve gerekçesinin dosya kapsamına uygun düşmediği, davalı/karşı davacıların istemi, davacı tarafın murisi ve tapu kayıt maliki olan (Seyit oğlu) İbrahim Yavaş adına tespit ve 1985 tarihinde tescil edilen çekişmeli taşınmaza ait kaydın 4721 sayılı TMK’nın 713/2. fıkrasında yer alan hukuki sebebe dayalı olarak TMK’nın 713/1 ve 2 nci fıkraları gereğince hukuki değerini yitirdiği gerekçesiyle açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil talebine ilişkin olduğu, başka bir deyişle, davanın bu Kanun’un 713/2. maddesi hükmüne dayalı olarak açıldığı, davacılar tarafından esasen açıkça kadastro sonrası sebebe dayanıldığı, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinin somut olayda uygulanma olanağı bulunmadığı, hal böyle olunca, davalı/karşı davacılar lehine yukarıda anılan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle aynı Dairenin yukarıda belirtilen onama kararının kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir.
B. İlk Derece Mahkemesince Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Develi 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.06.2020 tarihli, 2018/187 Esas ve 2020/73 Karar sayılı kararındaki “dava konusu taşınmazın asıl davacıların murisi İbrahim Yavaş adına tescil edildiği, İbrahim Yavaş’ın 15.05.1962 yılında vefat ettiği, dava konusu taşınmazın ise 23/05/2011 yılında asıl davacılar adına intikal yoluyla tescil edildiği, aradan geçen zaman diliminde dava konusu taşınmazın maliki olarak gözüken İbrahim Yavaş’ın ölü olduğu, dinlenen tanıkların beyanlarına göre dava konusu taşınmazın 20 seneden fazladır davalı/karşı davacılar tarafından kullanıldığının tespit edildiği, bu durumun taşınmazın kadastro tespitinden sonra da devam ettiği, bu şekilde TMK’nın 713/2 nci maddesinde belirtilen şartların (Anayasa Mahkemesi’nin 2011 yılında maddedeki “ölmüş” kelimesinin iptali için verdiği karar da dikkate alınarak, bu tarihe kadar geçmesi gereken zamanaşımın geçmiş olması da gözetilerek) gerçekleştiği” gerekçesiyle asıl davanın reddi ile karşı davanın kabulüne karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde, asıl davacılar-karşı davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1. Karşı davanın usulden reddedilmesi gerekirken hüküm kurulmasının hatalı olduğunu, taraf teşkilinin sağlanmadığını,
2. Murisleri ile karşı davacılar arasındaki ilişkinin miras hukukundan kaynaklandığını, bu nedenle mirasçılar arasında zamanaşımının işlemesinin mümkün olmadığını,
3. Kazandırıcı zamanaşımına ilişkin zilyetlik şartlarının oluşmadığını,
4. Davalıların iddialarını kadastro öncesi nedenlere dayandırdığından kadastrodan önceki nedenlerle 10 yıllık süre içinde dava açılamayacağını,
5. TMK md. 713/2’deki ölüm olgusuna dayalı hükmün Anayasa Mahkemesi tarafından 2011 yılında kaldırıldığını,
6. Tapulu bir taşınmazın olağanüstü kazandırıcı zamanaşımıyla kazanılmasının söz konusu olamayacağını,
7. Taşınmazın müvekkillerine babalarından kaldığını ve taşınmazın farkına varamadıklarını belirterek kararın bozulmasını talep etmişlerdir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık; asıl dava, elatmanın önlenmesi; karşı dava ise, maliki yirmi yıl önce ölmüş hukuki sebebine dayalı olarak TMK’nın 713/1-2 nci fıkraları uyarınca açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil istemlerine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713 üncü maddesi, “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce (…) hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır. Davanın konusu, mahkemece gazeteyle bir defa ve ayrıca taşınmazın bulunduğu yerde uygun araç ve aralıklarla en az üç defa ilân olunur. Son ilândan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim tescile karar verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur. Davalılar ve itiraz edenler, aynı davada kendi adlarına tescile karar verilmesini isteyebilirler. Kararda, tescili istenilen taşınmazın niteliği, yeri, sınırları ve yüzölçümü belirtilir ve karara, uzmanlarca düzenlenen teknik bilgileri içeren krokisi de eklenir. Özel kanun hükümleri saklıdır.” hükmünü ihtiva etmektedir.
3. Değerlendirme
1. Temyiz olunan nihai kararların bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen İlk Derece Mahkemesi kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmakla; temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeple;
asıl davacılar-karşı davalılar vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, gönderilmesine,
23.02.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
(Karşı Oy)
KARŞI OY
Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 713 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında düzenlendiği halde, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen “..ölmüş” hukuksal sebebine dayalı tapu iptal ve tescil isteminden ibarettir.
Dava konusu taşınmaz, tapuya kayıtlı olup tapu maliki dava tarihinden önce ölmüş ise de, yasal mirasçıları mevcut olup davada da kendilerine husumet yöneltilmiştir.
Tapuda kayıtlı bir taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı ile iktisap edilebilmesi için yasalarda dayanağının olması ve yasada öngörülen koşulların zilyet yararına oluştuğunun mahkemece sabit görülmesi gerekir.
Esasen, tapu maliki ölmüş ise zilyet lehine zilyetlikle kazanım, gerek mülga 743 sayılı Türk Medenisi Kanununun 639 uncu maddesine ve gerekse de 1 Ocak 2002 günü yürürlüğe giren Türk Medeni Kanununun 713 üncü maddesinde düzenlenmişti.
Ne var ki, TMK yürürlükte iken yasanın 713 üncü maddesinin 2 nci fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğü, Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiştir.
Anayasa Mahkemesi gerekçesinde özetle şu hususlara değinmiştir. “Tapuya kayıtlı bir taşınmazın malikinin ölmesi halinde, bu taşınmazın sahibi mirasçılarıdır. Mirasçılar bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını mirasbırakanın ölümü ile birlikte kanun gereğince tescile gerek kalmadan kazanmaktadırlar. Hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zaman ötesi” niteliği, başka bir anlatımla mülkiyet hakkının zamanaşımına uğramamasıdır. Bu nedenle, Medeni Kanun tarafından bir taşınmaz malikinin mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile, o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Mirasçıların devam eden mülkiyet hakkı, taşınmazı fiilen kullanma hakkını içerdiği gibi kullanmama hakkını da içerir. Mülkiyet hakkının mutlaklığı ve tapu sicilinin aleniyeti karşısında, itiraz konusu sözcük uyarınca, zilyedin mirasçılara ait olan mülkiyet hakkını tanımayarak, tek yanlı olarak ortadan kaldırmasına olanak tanınması, mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı gibi, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkelerini de ihlal etmektedir.”
Değerli çoğunluk ile görüş ayrılığı ise, 17.03.2011 tarihi itibariyle henüz kesinleşmemiş veya bu tarihten sonra açılan davalarda anılan …”ölmüş” hukuksal sebebine dayalı olarak açılan davaların dinlenip dinlenmeyeceği hususundan ibarettir.
Değerli çoğunluk, Anayasa Mahkemesi kararlarının geçmişe yürümeyeceğini ve aynı maddenin 5 inci fıkrasında yer alan mülkiyetin, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılacağı cümlesine dayanmaktadır.
Ancak sayın çoğunluğun bu görüşüne katılmak mümkün değildir. Şöyle ki;
Her şeyden önce, 28.11.1956 tarih ve 15/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda, “… her davada açıldığı tarihte tespit edilen vaziyet hükme ittihaz olunması iktiza eylemesine…” denilmek suretiyle, davanın, açılmasına kadar gerçekleşen hukuki ve maddi vakıalara göre sonuçlandırılması gerektiği benimsenmiştir.
Bu durumda, dava tarihinde Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmiş ve yürürlükte olmayan bir hükmün eldeki davada uygulama imkanı olabilir mi ?
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen yasa maddelerinin uygulamaya etkileri konusunda yüksek mahkeme kararlarına bakıldığında bu konuda bir tereddüt olmadığı ortadadır. Bu kararlardan bir kısmını hatırlatmakta fayda vardır:
Anayasa Mahkemesinin iptal kararının kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceği, ancak henüz devam eden uyuşmazlıkların iptal kapsamında bulunacağı açıktır. (Yargıtay İçtihatları Birleştirme 10.03.1969 tarih ve 1/3 sayılı kararının gerekçe bölümünden)
Yargıtay Dairelerinin geriye yürümez cümlesinin nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin dayanak olarak gösterdikleri Anayasa Mahkemesinin 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 sayılı Kararı aynen şöyledir: “…Aynı durum, itiraz yoluna başvurmayan mahkemeler yönünden de geçerlidir. İptal davası veya itiraz üzerine bir kuralın iptali sonucu, mahkemeler bakmakta oldukları davaları bu karara göre çözmekle yükümlüdürler. İptal kararlarının ileriye yönelik “derhal” etkisi tartışmasız biçimde ortaya çıkar. Böylece, Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen bir yasanın geleceğe yönelik tüm etkilerinin kaldırılması ve iptal kararına uyulması tüm devlet kuruluşlarınca kaçınılmaz bir zorunluluktur. Anayasa’nın bağlayıcılığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına tüm devlet organlarının uyma zorunluluğu ve Anayasanın üstünlüğü ilkesi, Anayasa’ya aykırı bir kuralın aykırılığının saptanmasından sonra uygulanma alanı bulmasını kesinlikle önler. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının zaman içerisindeki etkisi böylece ortaya çıkmakta ve “İptal kararları geriye yürümez.” kuralı belirtilen anlamı taşıyarak geçerli olmaktadır.
Anayasanın 153 üncü maddesinde “iptal kararları geriye yürümez” hükmü, iptal kararlarının kesinleşen işlemlere etki etmeyeceği anlamında olup, elde bulunan uyuşmazlığın sürdüğü davalarda “geriye yürümeme kuralı” uygulanamaz. Diğer bir anlatımla; bir davada uygulanması gereken kanun maddesi başka bir dava vesilesi ile iptal edilmiş ise, bu madde artık eldeki davada da uygulanamaz. Zira davanın yasal dayanağı kalkmıştır ve davacının iptal edilen maddeden dolayı sağlayacağı hukuki yararı da kalmamış olur (Hukuk Genel Kurulunun 17.05.1989 tarihli ve 1989/10-250 Esas, 1989/361 Karar)
İtiraz yoluyla yapılan başvuru üzerine iptal edilen hükmün, benzer işlerde uygulama durumunda bulunan başka mahkemeler de Anayasa Mahkemesi iptal kararına uymak zorunda olup, iptal edilen yasa maddesine dayanarak karar veremezler. İtiraz yoluna başvuran mahkemenin verilecek olan iptal kararı ile bağlı olması, diğer mahkemeler bakımından da aynı etkiyi haizdir. Sadece başvuran mahkeme açısından iptal kararının geriye yürüyeceğinin kabulü, uygulanacak olan norm bakımından mahkemeler arasında eşitsizlik doğuracaktır. Tüm mahkemelerin itiraz yoluna başvurması da beklenemeyeceğinden, uyuşmazlığa dair iptal kararının diğer mahkemelerde derdest olan davalar bakımından da uygulanması gerektiği sonucuna varılmıştır. (Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 25.02.2020 tarihli 2016/14462 Esas, 2020/2965 Karar)
Anayasanın 153/5. maddesi uyarınca “iptal kararları geriye yürümez” hükmü kesinleşen işlem ve kararlara ilişkin olup elde bulunan uyuşmazlığın sürdüğü davalarda “geriye yürümeme kuralı” uygulanmaz. Diğer bir deyişle, bir davada uygulanması gereken bir kanun maddesi iptal edilmiş ise eldeki davada artık uygulanmaz. (Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 01.03.2017 tarihli 2016/12107 Esas, 2017/3022 Karar)
Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, kamu malları ile ilgili davalar aynı zamanda kamu düzeni ilkesini de içerdiğinden mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerekmektedir. (Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 08.06.2015 tarihli 2015/1380 Esas, 2015/12673 Karar)
Anayasanın 153 üncü maddesine göre yasama, yürütme ve yargı organları için bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesinin söz konusu kararının, bu karardan önce açılmış bulunan ve henüz sonuçlanmamış olan tüm davalara uygulanması gerekmektedir. (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 29.04.2015 tarihli 2013/826 Esas, 2015/1654 Karar)
Yukarıda alıntı yapılan yüksek mahkeme kararlarından da açıklandığı üzere, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sonrasında derdest tüm davalarda etkisini göstermeli ve iptal edilen kanun maddesinin kesinlikle uygulanmaması gerektiği izahtan varestedir.
6100 sayılı HMK’nın 33. maddesi uyarınca Hakim, Türk hukukunu resen uygular. 06.1958 gün 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da vurgulandığı gibi; bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak tarafların, bu olguları hukuken nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hâkimin görevidir Bir davada olayları belirtmek ve açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme Hakime aittir. Bu nedenle tarafların hukuki nitelendirmeyi doğru yapmak zorunluluğu yoktur. Başka bir ifade ile Hakim, bildirilen hukuki sebeplerle bağlı olmayıp, hukuki sebebi kendiliğinden bulup uygulamakla sorumludur.
Bu durumda, ölmüş kişi adına kayıtlı taşınmazın 3 üncü kişiler tarafından zilyetlikle iktisabına ilişkin yasa hükmü dava tarihi itibariyle artık yürürlükte olmadığına göre yollamalara dayanılarak canlandırmak ve zorlama yorumlarla uygulamaya çalışmak mümkün olmamalıdır.
TMK 713/2 maddenin başında “…aynı koşullar altında” denilmesi nedeniyle 2 nci fıkra koşullarının 1. fıkraya yollama yapılması nedeniyle aynı statüye tâbi olduğu yönündeki gerekçeye katılmak da mümkün değildir.
Aynı koşullar altında ibaresinden kastedilen ve kanun koyucunun tekrardan kaçındığı husus “…davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi,” cümlesi olup bu yollama maddenin diğer koşullarına ve hele hele diğer fıkralara teşmil edilemez.Aksi düşünce maddenin 3 üncü fıkrasındaki husumetin kime yöneltileceği ve 4. fıkradaki ilanların da yapılması gerektiği anlamı çıkar ki bu da tapula taşınmazlar için davanın niteliği ile bağdaşmaz.
Kaldı ki, yasanın 2 nci fıkrasındaki ölmüş hukuksal sebebine dayalı açılan davanın görülebilmesi mümkün olamayacağından mülkiyetin ne zaman kazanılacağına ilişkin 5. fıkrasına da müracaat etmek de anlamsızdır.
04.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile; “kazandırıcı zamanaşımıyoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK’nın 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdası (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır. Ancak bu içtihadı birleştirme kararının 713 üncü maddenin 5 inci fıkrasının yürürlüğe girmesiyle hükmü kalmamıştır.
Ancak yeri gelmişken belirtmekte fayda olduğundan, 3402 sayılı yasanın 13/B-c fıkrasında benzer hüküm olduğu bu maddeki “ölmüş” sözcüğü 03.05.2012 kabul tarihli, 18.05.2012 tarih ve 28296 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6302 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. TMK 713/5 inci fıkrasındaki benzer düzenleme 3402 sayılı yasada olmadığından 04.12.1998 tarihli 4/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı bu yasanın 10 yıllık hak düşürücü sürede açtığı davalarda verilen tescil kararları inşai-ihdasi (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlar olarak uygulanmasına devam edilmelidir.
TMK 713/5 maddesindeki “….Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur” cümlesi nedeniyle verilen kararın tespit edici olduğu ve 2 nci fıkra için de geçerli olduğu şeklindeki yoruma da katılmak mümkün değildir.
Oysa 5 nci fıkra “Son ilandan başlayarak üç ay ….” kelimeleri ile başlamakta olup 2 nci fıkrada ilan olmadığına göre bu fıkranın 1. fıkraya müstenid olduğu açıktır. 713. maddenin 5 inci fıkrasındaki hükmün getiriliş amacı, 1. fıkradaki tescil ilamı nedeniyle mülkiyetin ne zamandan itibaren hüküm ifade etmeye başlayacağına yöneliktir. Kaldı ki, tespit ve açıklayıcı nitelikte dahi olsa Mahkeme ilamı olmadan 3 üncü şahıslara karşı bir hüküm ifade etmeyecektir. Ortada bir Mahkeme ilamı olmadığından kazanılmış haktan söz edilemeyecektir. 713 üncü maddenin 5 inci fıkrasının getiriliş amacı TCK 154 üncü maddesindeki hakkı olmayan yere tecavüz suçunu zilyetler lehine yorumlamak ile ecrimisil ve kira gibi hukuksal ilişkileri düzenlemek ve doktrindeki tartışmalara son vermek amacına yöneliktir.
Mirasçıların süresinde intikal işlemi yapmamaları nedeniyle şartları oluştuğu takdirde zilyede karşı hak ileri süremeyeceklerine yönelik gerekçenin de uygulama yeri kalmamıştır.
Daireler kararlarında aynen; “….yukarıda açıklanan koşullarda en az 20 yıl süre ile zilyet olunması ve bu süre içinde tapu kaydının intikal görmemesi gerekmektedir.” hükmüne yer vermektedir.
Mirasçıların başvurusu olmasa bile kanun koyucu 03.05.2012 kabul tarihli, 18.05.2012 tarih ve 28296 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6302 sayılı Kanunun 3 ncü maddesiyle uygulamadaki tereddütleri gidermek için aşağıdaki düzenlemeye yer vermiştir.
“Ölüm tarihinden itibaren en geç iki yıl içinde tapu sicilinde miras intikalinin gerçekleşmemesi halinde tapu müdürlüğü, mirasçılık belgesi düzenlenmesi için yargıya başvurabilir. Tapu müdürlüğü mirasçılık belgesine göre tapu sicili kayıtlarını elbirliği mülkiyeti şeklinde tescil ederek güncelleştirir. Tapu müdürlüğünün bu yetki kapsamındaki başvuruları her türlü gider, vergi, resim veya harçtan muaftır.”
Tüm bu açıklamalar neticesinde; Yargıtay’ın istikrarlı kararları ile tapuda kayıtlı taşınmazın harici satın alınmasına değer verilmediği halde, hiçbir bedel ödemeden işgal-zilyet edene mülkiyet hakkı verilmesi; mirasçılar arasında kazandırıcı zamanaşımı kabul edilmediği halde, kötüniyetli olsa dahi malik sıfatıyla zilyet olanı mülkiyet sahibi kılmak ve bunu da Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edildiği ortada iken ölmüş kişi adına kayıtlı taşınmazın tapusunun iptaline karar verilmesi mülkiyet hakkının açıkça ihlali olacaktır.
Açıklanan nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerektiğinden ilk derece mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun kararına iştirak edemiyorum.