Yargıtay Kararı 19. Hukuk Dairesi 2007/11490 E. 2008/5010 K. 08.05.2008 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 19. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2007/11490
KARAR NO : 2008/5010
KARAR TARİHİ : 08.05.2008

Mahkemesi :Sulh Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –
Davacı banka vekili, kredi kartı sözleşmesine dayanarak yapılan takip sonucunda davalının faiz ve diğer fer’i alacaklara itiraz ettiğini belirterek, itirazın iptaline ve %40 oranında inkâr tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, âmâ olması nedeniyle yapılan sözleşmenin kendisini bağlamadığını belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, taraflar arasında sözleşmenin düzenlendiği 24.3.2005 tarihinde yürürlükte bulunan Borçlar Kanunu’nun 14,III hükmü uyarınca, davalının akit yapıldığı zaman sözleşme metnine vakıf olduğunun ispatlanamadığı, bu nedenle sözleşmenin bağlayıcı olmadığı, davacı Bankanın Türk Ticaret Kanununun 20,II hükmü uyarınca basiretli bir … adamı gibi davranması gerektiği belirtilerek davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekili kararı temyiz etmiştir.
Somut olayda uyuşmazlık, âmâ olan davalının, kredi kartından doğan borcundan dolayı sorumlu olup olmayacağı noktasında toplanmaktadır. Davalı, kredi kartı sözleşmesinin altındaki imzanın, imza tarihindeki Borçlar Kanunu’nun 14,III hükmüne göre geçersiz olduğunu, hukuken yok hükmünde olan sözleşmeye dayanan kredi kartı borcunun da yok hükmünde sayılması gerektiğini belirterek borca itiraz etmiştir.
Türk Medeni Kanunun 2’nci maddesinin 1’nci fıkrasına göre, “ Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.” Dürüstlük kuralı, bütün hakların kullanılmasında ve borçların yerine getirilmesinde hukuka, bir toplumda benimsenen ahlâk anlayışına, örf ve adet kurallarına ve doğruluk ilkelerine uygun davranma, kullanılan hakla ilgili diğer hak sahiplerinde veya borç ilişkisinin diğer tarafında bulunanlarda varlığı olağan olan güven duygusunu zedelememeyi öngören kural olarak nitelendirilebilir (Bkz. Arslan, R.: Medeni Usul Hukukunda Dürüstlük Kuralı, … 1989, s.23).
Türk Medeni Kanunun 2’nci maddesinin 2’nci fıkrasına göre, “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Hakkın kötüye kullanılması, dürüstlük kuralının ihlalinin özel bir uygulanma örneğidir. Hakkın kötüye kullanılmasından söz edilebilmesi için hukuk kurallarının tanıdığı bir hakkın bulunması ve bu hakkın dürüstlük kuralına göre belirlenen içeriği, kapsamı ve sınırları aşılarak kullanılması gerekir. Daha açık bir anlatımla bir hakkın hukuk düzeni tarafından belirlenmiş olan sosyal ve ekonomik amacından saptırılarak kullanılması, hakkın kötüye kullanımı niteliğindedir. Nitekim 9.3.1955 gün ve 22/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği gibi mümeyyiz olmayan kimse, temyiz kudretini haiz olsa idi aynı surette hareket edecek, yani normal zekalı bir insan dahi aynı tarzda muamele edebilecek idi ise ehliyetsiz olduğundan bahisle muamelenin hükümsüzlüğünü ileri sürememelidir.
5378 sayılı ve 1.7.2005 tarihli Özürlüler ve Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 50’nci maddesinin (c) bendi ile yürürlükten kaldırılan Borçlar Kanunu’nun 14’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasının amacı, görme yeteneğinden tamamen yoksun kişilerin, imzaladıkları sırada içeriğini bildiklerinin ispat edilmesine gerek olmaksızın, kendilerini borç altına sokan hukukî işlemler karşısında korunmasız bırakılmalarının önlenmesidir. Daha açık bir anlatımla Borçlar Kanunu’nun 14,III hükmünün sosyal ve ekonomik amacı, âmâların görme yeteneğinden yoksun olmaları nedeniyle sömürülmelerine engel olmak, içeriğini bilmedikleri hukukî işlemlerle ekonomik çıkarlarının tehlikeye girmesini ve adalet duygularıyla bağdaşmayacak sonuçları önlemektir.
Somut olayda davalı bir kamu idaresinin avukatlığını yapmakta olup, almış olduğu eğitim ve ifa ettiği meslek dolayısıyla, kredi kartı kullanmanın sorumluluğunu, en az günlük hayatta kredi kartı kullanan diğer bireyler kadar bilen veya bilmesi gereken bir konumdadır. Kendisiyle ilgili yaptığı hukukî işlemlerin içeriği hakkında fikir ve bilgi sahibi olmanın ötesinde, bir kamu idaresinin tarafı olduğu hukukî işlemlerin dahi takibini yapmakta ve sorumluluğunu üstlenmekte olup, bu işi de meslek edinmiştir. Bu nedenle bir avukatın, kullandığı kredi kartından doğan borçtan sorumlu olmayacağını ileri sürmesi, hakkın kötüye kullanılmasının tipik bir örneğidir.
Öte yandan Borçlar Kanunu’nun 61-66’ncı maddelerinde düzenlenen sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre davalının, davacının aleyhine olacak şekilde kendi malvarlığında meydana gelen sebepsiz zenginleşme oranında sorumlu olacağı kuşkusuzdur. Sebepsiz zenginleşme hükümleri gözetildiğinde iade borcunun doğması için sözleşmenin geçersiz veya geçerli olmasının da bir önemi bulunmamaktadır.

Bu durumda mahkemece, yukarıdaki açıklamalar dikkate alınarak, gerektiğinde banka kayıtları da dahil olmak üzere tarafların delilleri üzerinde uzman bir bilirkişiye inceleme yaptırılıp, davalının kredi kartı harcamaları sebebi ile sorumlu olacağı miktar konusunda ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alındıktan sonra, tüm deliller birlikte değerlendirilmek suretiyle varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ:Yukarıda açıklanan gerekçelerle hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 08.05 .2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.