DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU 2022/1980 E. , 2022/3034 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU
Esas No : 2022/1980
Karar No : 2022/3034
TEMYİZ EDENLER : 1- (DAVACI): … Barosu Başkanlığı
VEKİLİ : Av. …
2- (DAVALI): …
VEKİLİ: Hukuk ve Mevzuat Genel Müdürü …
İSTEMİN KONUSU : Danıştay Onuncu Dairesinin 23/11/2021 tarih ve E:2021/6268, K:2021/5764 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacı tarafından, 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti Bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ile bu kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla iptali için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istenilmiştir.
Daire kararının özeti: Danıştay Onuncu Dairesinin 23/11/2021 tarih ve E:2021/6268, K:2021/5764 sayılı kararıyla;
Dairelerinin 07/07/2021 tarih ve E:2021/1581, K:2021/3870 sayılı kararıyla; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda 7249 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikler uyarınca 24/09/2020 tarihinde İstanbul ilinde ikinci bir baro kurularak tüzel kişilik kazandığı ve 1136 sayılı Kanun’un 77. maddesinin 3. fıkrasında yer alan hüküm uyarınca İstanbul ilinde kurulu baroların Türkiye Barolar Birliği tarafından İstanbul 1 Nolu Barosu ve İstanbul 2 Nolu Barosu olarak numaralandırıldığı, Türkiye Barolar Birliği’nin resmi internet sitesinde “İstanbul Baro İletişim Bilgisi” sayfasında “İstanbul 1 Nolu Barosu” ve “İstanbul 2 Nolu Barosu” olarak iki ayrı baroya ve bu barolara ait farklı iletişim bilgilerine yer verildiği, dolayısıyla davanın açıldığı tarih itibarıyla “İstanbul Barosu Başkanlığı” unvanıyla tüzel kişiliğe sahip bir baronun mevcut olmadığı, 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesi uyarınca dava dilekçesinde davacının unvanının gösterilmesi gerekmesine ve davanın açıldığı tarih itibarıyla “İstanbul Barosu Başkanlığı” unvanına sahip bir baro mevcut olmamasına rağmen dava dilekçesi ve ekli vekaletnamede davacı baronun “İstanbul Barosu” olarak belirtildiği, kaç numaralı baro olduğuna ilişkin bilgi ve belge sunulmadığı, Dairelerinin 27/04/2021 tarih ve E:2021/1581 sayılı ara kararıyla; davacı vekilinden davacı Baronun İstanbul ilinde kurulu, kaç numaralı baro olduğunu gösterir bilgi ve belgeler ile buna göre düzenlenmiş vekaletname suretinin tasdikli suretinin dosyaya sunulmasının istenildiği, ara kararına cevaben gönderilen 09/06/2021 tarihli dilekçede, vekaletnamenin geçerli olduğu, davacı Baronun numarasını ilan etme zorunluluğunun bulunmadığı, 7249 sayılı Kanun’da belirtilen Baro olduğu belirtilmekle birlikte, davacı Baronun kaç numaralı baro olduğuna ilişkin somut bilgi ve belgeye yer verilmediği, bu haliyle davacının unvanına açık bir şekilde yer verilmemesi nedeniyle dava dilekçesinin 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesine uygun düzenlenmediği, davanın; dava dilekçesinde davacı Baronun unvanı tereddüte yol açmayacak şekilde gösterilmek suretiyle 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesine uygun olarak yenilenen ve ekinde davacının unvanını gösterir bilgi ve belgelerin sunulduğu bir dilekçeyle açılması gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verildiği; davacı tarafından yenilenen dava dilekçesinde ise, yukarıda ifade olunan eksikliklerin giderilmediği ve dava dilekçesinde davacının “İstanbul Barosu Başkanlığı” olarak gösterilmek suretiyle aynı yanlışlığın yapıldığı,
Bu durumda; söz konusu dilekçe ret kararı üzerine, davacı tarafından yenilenen dava dilekçesinde de aynı yanlışlıklar yapıldığından, 2577 sayılı Kanun’un 15. maddesinin 5. fıkrası uyarınca davanın reddi gerektiği sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI :
Davacı tarafından, Beyoğlu 27. Noterliğinin … tarih ve … yevmiye nolu vekaletnamesine dayanak olan aynı Noterliğin … tarih ve … yevmiye nolu temsil ve ilzam yetkisine ilişkin belgeye Beyoğlu 1. İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının … tarih ve … DYS nolu mazbatasının dayanak olarak gösterildiği, söz konusu belgelerden davacının kim olduğunun anlaşılabilir olduğu, 7249 sayılı Kanun öncesinde düzenlenen vekaletnamelerde yer alan “İstanbul Barosu” ibaresinin sorgulanmasına, numarasının sorulmasına, yeni bir vekaletname ile değiştirilmesinin ara karara konu yapılmasına ve geçersiz kılınmasına olanak bulunmadığı, kanun değişikliğinin vekalet ilişkisini ve buna ilişkin temsil belgesini geçersiz kılmadığı, anılan Kanun değişikliğinin aynı ilde ikinci ve sonraki Baroların tüzel kişilik kazanarak numara almalarına ilişkin olduğu, … tarih ve … sayılı yazı ile Türkiye Barolar Birliğine Barolarının tam unvanının sorulduğu, buna ilişkin verilen … tarih ve … sayılı cevabi yazıda özetle, … tarihinde yapılan Yönetim Kurulu toplantısında … sayılı karar ile İstanbul Barosunun bütün resmi yazışmalarında, avukat ruhsatnamelerinde ve kimliklerinde numaralandırılmış ibare ve unvan yerine, “İstanbul Barosu” olarak kullanımına devam edilmesine karar verildiği, davacı olarak unvanlarının açık ve belirlenebilir olduğundan davanın reddine ilişkin kararın hukuka aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Davalı idare tarafından, savunmaları dosyaya sunulduktan sonra davanın reddine karar verilmesine rağmen idareleri lehine vekalet ücretine hükmedilmemesinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
KARŞI TARAFIN SAVUNMALARI :
Davacı tarafından, savunma verilmemiştir.
Davalı idare tarafından, Danıştay Onuncu Dairesince verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ …’ÜN DÜŞÜNCESİ: Temyiz istemlerinin reddi ile Daire kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Danıştay dava dairelerinin nihai kararlarının temyizen incelenerek bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan;
“a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,
b) Hukuka aykırı karar verilmesi,
c)Usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması” sebeplerinden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, davacının temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
Davalı idarenin, Daire kararında idareleri lehine vekalet ücretine hükmedilmemesi yönünden temyiz istemine gelince;
24/11/2020 tarih ve 31314 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2021 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin “Danıştayda, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde görülen dava ve işlerde ücret” başlıklı 15. maddesinin 2. fıkrasında; “Şu kadar ki, dilekçelerin görevli mercie gönderilmesine veya dilekçenin reddine karar verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmolunmaz.” hükmü yer almaktadır.
Dosyanın incelenmesinden; davalı Cumhurbaşkanlığı tarafından, hukuk birimi amiri olan Hukuk ve Mevzuat Genel Müdürü imzasıyla 25/06/2021 tarihinde dosyaya savunma dilekçesi sunulduğu anlaşılmakla birlikte, Danıştay Onuncu Dairesinin 07/07/2021 tarih ve E:2021/1581, K:2021/3870 sayılı kararıyla dava dilekçesinin 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesine uygun düzenlenmediği gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verildiği, söz konusu karar sonrasında davalı idare tarafından dosyaya sunulan herhangi bir savunma dilekçesi bulunmadığı tespit edildiğinden, 2021 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 15. maddesinin 2. fıkrası uyarınca davalı idare lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesine ilişkin Daire kararının bu kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1. Tarafların temyiz istemlerinin reddine,
2.Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddi yolundaki Danıştay Onuncu Dairesinin temyize konu 23/11/2021 tarih ve E:2021/6268, K:2021/5764 sayılı kararının ONANMASINA,
3. Kesin olarak, 31/10/2022 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
X- Dosyanın incelenmesinden, Danıştay Onuncu Dairesinin 07/07/2021 tarih ve E:2021/1581, K:2021/3870 sayılı kararıyla; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda 7249 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikler uyarınca 24/09/2020 tarihinde İstanbul ilinde ikinci bir baro kurularak tüzel kişilik kazandığı ve 1136 sayılı Kanun’un 77. maddesinin 3. fıkrasında yer alan hüküm uyarınca İstanbul ilinde kurulu baroların Türkiye Barolar Birliği tarafından İstanbul 1 Nolu Barosu ve İstanbul 2 Nolu Barosu olarak numaralandırıldığı, Türkiye Barolar Birliği’nin resmi internet sitesinde “İstanbul Baro İletişim Bilgisi” sayfasında “İstanbul 1 Nolu Barosu” ve “İstanbul 2 Nolu Barosu” olarak iki ayrı baroya ve bu barolara ait farklı iletişim bilgilerine yer verildiği, dolayısıyla davanın açıldığı tarih itibarıyla “İstanbul Barosu Başkanlığı” unvanıyla tüzel kişiliğe sahip bir baronun mevcut olmadığı, 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesi uyarınca dava dilekçesinde davacının unvanının gösterilmesi gerekmesine ve davanın açıldığı tarih itibarıyla “İstanbul Barosu Başkanlığı” unvanına sahip bir baro mevcut olmamasına rağmen dava dilekçesi ve ekli vekaletnamede davacı baronun “İstanbul Barosu” olarak belirtildiği, kaç numaralı baro olduğuna ilişkin bilgi ve belge sunulmadığı, Dairelerinin 27/04/2021 tarih ve E:2021/1581 sayılı ara kararıyla; davacı vekilinden davacı Baronun İstanbul ilinde kurulu, kaç numaralı baro olduğunu gösterir bilgi ve belgeler ile buna göre düzenlenmiş vekaletname suretinin tasdikli suretinin dosyaya sunulmasının istenildiği, ara kararına cevaben gönderilen 09/06/2021 tarihli dilekçede, vekaletnamenin geçerli olduğu, davacı Baronun numarasını ilan etme zorunluluğunun bulunmadığı, 7249 sayılı Kanun’da belirtilen Baro olduğu belirtilmekle birlikte, davacı Baronun kaç numaralı baro olduğuna ilişkin somut bilgi ve belgeye yer verilmediği, bu haliyle davacının unvanına açık bir şekilde yer verilmemesi nedeniyle dava dilekçesinin 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesine uygun düzenlenmediği, davanın; dava dilekçesinde davacı Baronun unvanı tereddüte yol açmayacak şekilde gösterilmek suretiyle 2577 sayılı Kanun’un 3. maddesine uygun olarak yenilenen ve ekinde davacının unvanını gösterir bilgi ve belgelerin sunulduğu bir dilekçeyle açılması gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verildiği; davacı tarafından yenilenen dava dilekçesinde ise, yukarıda ifade olunan eksikliklerin giderilmediği ve dava dilekçesinde davacının “İstanbul Barosu Başkanlığı” olarak gösterilmek suretiyle aynı yanlışlığın yapıldığı gerekçesiyle 2577 sayılı Kanun’un 15. maddesinin 5. fıkrası uyarınca davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kararın Bozulması” başlıklı 49. maddesinde “usul hükümlerine uyulmamış olunması” bozma sebepleri arasında sayılmış olduğundan, temyiz merciince, temyizi istenen kararın usul hükümlerine uygun olup olmadığı yönünden incelemeye tabi tutulacağı açıktır.
2577 sayılı Kanunun 15. maddesinin 5. fıkrasında yer alan “1 inci fıkranın (d) bendine göre dilekçenin reddedilmesi üzerine, yeniden verilen dilekçelerde aynı yanlışlıklar yapıldığı takdirde dava reddedilir.” hükmü gereğince davanın reddi yolunda verilen kararın, temyizen incelenmesi sırasında; 2577 sayılı Kanunun 15. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi uyarınca verilen ve dava ret kararının dayanağını oluşturan dilekçe ret kararının da, usul hükümleri yönünden incelemeye konu edilmesi hukuki açıdan kaçınılmazdır.
Her ne kadar, 2577 sayılı Kanunun 15. maddesinin 4. fıkrası, aynı maddenin 1. fıkrasının (d) bendi uyarınca verilen dilekçe ret kararlarına karşı temyiz yoluna gidilmesine hukuken olanak vermemekte ise de; bu husus, dilekçe ret kararlarının, bu kararlar üzerine yeniden verilen dilekçelerde aynı yanlışlıkların yapılması nedeniyle verilen davanın reddi yolundaki kararların temyiz edilmesi üzerine, bu kararlarla birlikte incelemeye tabi tutulmasına engel teşkil edici bir nitelik taşımamaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk Devleti olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi, hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu ve hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur.
Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma olanağının tanınması gerekmektedir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir. (Özkan Şen, B.No:2012/791). Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın normlarını belirleyen kurallar olduğu açıktır.
Gereksiz başvuruların önlenerek dava sayısının azaltılması ve böylece mahkemelerin boş yere meşgul edilmeksizin uyuşmazlıkların makul sürede bitirilebilmesi amacıyla davacılara/davalılara belli yükümlülükler öngörülebilir ise de, getirilen bu yükümlülüklerin de ölçülü olarak uygulanması ve hakkın özünün zedelenmesinden kaçınılması gerekmektedir.
11/07/2020 tarihli ve 7249 sayılı “Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 15. maddesiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 77. maddesinde değişiklik yapılarak, beşbinden fazla avukat bulunan illerde asgari ikibin avukatla yeni bir baro kurulabileceği; aynı ilde yeni bir baronun kurulması halinde Türkiye Barolar Birliğinin tüzel kişilik kazanma tarihini esas almak ve birden başlamak suretiyle baroları o ilin adıyla numaralandıracağı hükme bağlanmış ise de, “İstanbul Barosu Başkanlığı” adıyla açılan davada, Baronun kaç numaralı baro olduğunun tesbitinin yargı yerlerince de kolaylıkla yapılabileceği, nitekim Dairece Türkiye Barolar Birliği resmi internet sitesinde inceleme yapılarak, İstanbul’da bir ve iki numaralı baroların bulunduğunun tesbit edildiği, yine internette yapılacak incelemeyle başkanı Mehmet Durakoğlu olan baronun kaç numaralı baro olduğunun da kolaylıkla belirlenebileceği, kaldı ki, davacının hangi numaralı baro olduğunun verilecek kararın sonucuna bir etkisi olmayacağı gibi, kararın tebliğinde de bir soruna neden olmayacağı açık olup, bu durumun dilekçe ret kararına ve sonuçta davanın reddine gerekçe yapılmasının hak arama özgürlüğünün ihlaline neden olacağı sonucuna varılmıştır.
Kaldı ki, ilgili Kanunun yürürlüğünden önce açılan davalarda, Kurulumuzca da resen numaralandırma yapılması yoluna gidilmiştir.
Bu nedenle, Daire kararının bozulması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz.
MÜDAHALE İSTEMİNİN İNCELENMEKSİZİN REDDİNE DAİR KARAR
Davacı İstanbul Barosu Başkanlığı tarafından, 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti Bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ile bu kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla iptali için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istemiyle Cumhurbaşkanlığına karşı açılan işbu davada; davalı idare yanında davaya müdahale isteminde bulunan Hukukçu Kadınlar Derneğinin istemi incelenerek gereği görüşüldü:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda davaya müdahale konusunda özel bir hüküm bulunmamakla birlikte “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller” başlıklı 31. maddesinde bu Kanun’da hüküm bulunmayan hallerde uygulanmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na atıfta bulunulan haller arasında “üçüncü şahısların davaya katılması” konusu da sayılmıştır.
6100 sayılı Kanun’un 65. maddesinde; asli müdahale düzenlenmiş, “Fer’i müdahale” başlıklı 66. maddesinde ise;
“(1) Üçüncü kişi, davayı kazanmasında hukuki yararı bulunan taraf yanında ve ona yardımcı olmak amacıyla, tahkikat sona erinceye kadar, fer’î müdahil olarak davada yer alabilir.” hükmüne,
Anılan Kanun’un “Tahkikatın konusu” başlıklı 143. maddesinde ise;
“(1)Tarafların davada ileri sürdükleri bütün iddia ve savunmalar birlikte incelenir.
(2) Hâkim, muhakemeyi basitleştirmek veya kısaltmak için resen veya taraflardan birinin talebi üzerine tahkikatın her aşamasında iddia veya savunmalardan birinin veya bir kısmının diğerinden önce incelenmesine karar verebilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davalı idare yanında müdahale isteminde bulunan Hukukçu Kadınlar Derneği tarafından, basında “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan dava konusu Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin yeterince müzakere edilmeden kamunun istişare ve tartışmasına açılmadan yirmi dakikalık bir müzakere neticesinde imzalandığı, anılan Sözleşmenin imza süreci öncesinde çalışma platformu oluşturarak Sözleşmenin sakıncalarına ilişkin bir rapor hazırlandığı, dava konusu Sözleşmenin feshedilmesinin esas açısından isabetli ve yerinde olduğunun beyan edilerek davalı idare yanında davaya katılma isteminde bulunulduğu, bu istemin 6100 sayılı Kanun’un 66. maddesi kapsamında fer’i müdahale kapsamında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Fer’i müdahale isteminde bulunulduğunun tespitinin ardından, davanın hangi aşamasında kadar bu istemde bulunulabileceğinin tespit edilmesi zorunludur.
6100 sayılı Kanun’un yukarıda metnine yer verilen 66. maddesinde; fer’i müdahilin, taraf yanında ve tarafa yardımcı olarak tanımlandığı ve ancak tahkikat sona erinceye kadar davaya katılma isteminde bulunulabileceği belirtilerek ne zamana kadar bu istemde bulunulabileceğinin açıkça hükme bağlandığı görülmektedir. İdari yargılama hukukunda ‘tahkikat’ evresi bulunmamakla beraber kanun hükmünün düzenleniş şekli ile 6100 sayılı Kanun’un 143. maddesinde yer alan tahkikatın konusu birlikte değerlendirildiğinde; hakim tarafından, iddia ve savunmaların birlikte incelendiği tahkikat aşamasının ilk derece yargılaması içerisinde yer aldığı, kanun yolu aşamasını kapsamadığı sonucuna varılmaktadır. Nitekim anılan Kanun’un sistematiğine bakıldığında da ‘Kanun Yolları’ başlıklı ‘Sekizinci Kısım’da bu yolların; istinaf, temyiz ve yargılamanın yenilenmesi olduğu da açıkça hüküm altına alınmıştır.
Diğer yandan, söz konusu 66. maddenin gerekçesinde de; kanun koyucu tarafından, aslî müdahaleden farklı olarak, tahkikat sona erinceye kadar fer’î müdahalede bulunulacağının kabul edildiği, zira aslî müdahilin taraf olduğu ve bir dava açtığı, oysa fer’î müdahilin taraf yardımcısı olarak mevcut bir davanın içinde yer aldığının belirtildiği; dolayısıyla hükümde arzu edilenin ilk derece yargılaması içerisinde bu istemde bulunulması olduğu, kanun yollarının bu kapsam içerisinde kalmadığı anlaşılmaktadır.
Somut uyuşmazlığa gelindiğinde; ilk derece mahkemesi sıfatıyla Dairece yargılama yapılıp esas hakkında karar verildikten sonra, kanun yolu olan temyiz aşamasında fer’i müdahale isteminde bulunulduğu görülmektedir.
Yukarıda yapılan tespitler ve 6100 sayılı Kanun’un ilgili hükümleri uyarınca, kanun yolu aşamasında fer’i müdahale isteminde bulunulmasının mümkün olmadığı görüldüğünden, temyiz aşamasında yapılan bu istemin incelenmesine hukuken olanak bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, davalı idare yanında davaya müdahale isteminde bulunan Hukukçu Kadınlar Derneğinin isteminin İNCELENMEKSİZİN REDDİNE, 31/10/2022 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
X- 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda davaya müdahale konusunda özel bir hüküm bulunmamakla birlikte “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller” başlıklı 31. maddesinde; bu Kanun’da hüküm bulunmayan hallerde uygulanmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na atıfta bulunan haller arasında “üçüncü şahısların davaya katılması” konusu da sayılmıştır.
6100 sayılı Kanun’un 66. maddesinde ise; üçüncü kişinin, davayı kazanmasında hukuki yararı bulunan taraf yanında ve ona yardımcı olmak amacıyla, tahkikat sona erinceye kadar, fer’i müdahil olarak davada yer alabileceği hükme bağlanmıştır.
Medeni yargılama hukuku ile idari yargılama hukuku birbirinden ayrı olmasına ve farklı usul kanunları bulunmasına rağmen, idari yargılama hukuku bazı konularda medeni yargılama hukukuna atıf yapmıştır. Bu atıfla birlikte Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda düzenlenen kimi kurumlar idari yargılamanın özellikleri dikkate alınarak uygulanmaktadır.
Üçüncü kişilerin davaya müdahalesi, idari yargının özellikleri ve temel ilkeleri açısından özel hukuktan farklı olarak anlaşılması ve uygulanması gereken bir usul müessesesidir. Bu bağlamda, idari yargının tek ve nihai amacının taraflar arasındaki uyuşmazlığı çözmek olmadığı, aynı zamanda idarenin hukuka uygun hareket etmesini sağlamak olduğunun göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu haliyle idari yargılama hukukunda davaya müdahalede, müdahale isteminde bulunanın davaya katılmasında hukuki yararı bulunmasının da ötesinde daha güçlü bir bağın mevcudiyeti söz konusudur.
Buna göre 2577 sayılı Kanun’un 20. maddesinde düzenlenen “kendiliğinden araştırma ilkesi” uyarınca hukuki yararının bulunması kaydıyla üçüncü kişinin davaya müdahalesinin, kanun yolu dahil olmak üzere, davanın her aşamasında olabileceğinin kabulü, idari yargılama hukukunun temel ilkelerine uygun düşmektedir.
Esasen, “davaya katılma” hususunda Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na yapılan atfa ilişkin düzenleme “davanın ihbarı”nda olduğu gibi mahiyeti itibarıyla, Anayasa’nın 36. maddesi ile güvence altına alınan “adil yargılanama hakkı” ile bu hakkın da bir unsuru olan “hukuki dinlenilme hakkı”nı sağlamaya ve bununla birlikte uyuşmazlığın daha iyi açıklanmasına ve usul ekonomisine de hizmet etmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Menemen Minibüsçüler Odası/Türkiye kararında, yargıya erişim hakkının AİHS’nin 6. maddesinin “yargılanma hakkı” ile ilgili birinci fıkrasının yalnızca bir yönünü oluşturduğuna, erişim hakkının etkin olabilmesi için haklarına müdahale edilen bir kimsenin açık ve kesin bir şekilde bu işleme itiraz edilebilmesi ve bu itirazların mahkemece tartışılabilmesi ve incelenmesi gerektiğine, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesinin mahkemeye erişim hakkını doğrudan etkilediğine işaret etmiştir.
Öte yandan, idari yargılama usulünde içtihatlarla geliştirilerek evrilen ve “adil yargılanma hakkının” tesisini amaçlayan idari yargılamanın kendine özgü yaklaşım tarzı, süregelen yargı kararlarında vücut bulmuş ve kanun yolu aşamasında da müdahale isteminin kabulü gerektiği yönünde istikrar bulmuştur.
Nitekim Danıştayın yerleşik içtihatları da bu yönde (Örneğin, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 26/01/2022 tarih ve E:2020/2098, K:2022/141, Danıştay Beşinci Dairesinin 31/10/2018 tarih ve E:2016/20302, K:2018/17045, Danıştay Altıncı Dairesinin 23/03/2021 tarih ve E:2022/347, K:2022/3545, Danıştay Onuncu Dairesinin 20/01/2022 tarih ve E:2021/2914 ve Danıştay Onüçüncü Dairesinin 13/04/2022 tarih ve E:2022/733 sayılı kararları) olup, mevzuatta bu içtihattan ayrılmayı gerektiren bir değişiklik de yapılmamış iken yalnızca dosyanın temyiz aşamasında bulunması nedeniyle müdahale istemlerinin kabul edilmemesinin hukuki istikrar ilkesi ve hak arama hürriyeti ile bağdaşmayacağı tabiidir.
Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafından, 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti Bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ile bu kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla iptali için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada, davalı idare yanında müdahale isteminde bulunan Hukukçu Kadınlar Derneği tarafından basında “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan dava konusu Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin yeterince müzakere edilmeden kamunun istişare ve tartışmasına açılmadan yirmi dakikalık bir müzakere neticesinde imzalandığı, anılan Sözleşmenin imza süreci öncesinde çalışma platformu oluşturarak Sözleşmenin sakıncalarına ilişkin bir rapor hazırlandığı, dava konusu Sözleşmenin feshedilmesinin esas açısından isabetli ve yerinde olduğunun beyan edilerek davalı idare yanında davaya katılma isteminde bulunulduğu bu istemin hak arama hürriyeti kapsamında kabul edilerek, temyiz aşamasında dahi olsa davaya katılma isteminde bulunulmasının engellenmemesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, davalı idare yanında müdahale isteminde bulunan Hukukçu Kadınlar Derneğinin isteminin esası incelenerek bir karar verilmesi gerektiği oyuyla, çoğunluk kararına katılmıyoruz.