Danıştay Kararı 10. Daire 2020/6278 E. 2022/3138 K. 08.06.2022 T.

Danıştay 10. Daire Başkanlığı         2020/6278 E.  ,  2022/3138 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No: 2020/6278
Karar No: 2022/3138

TEMYİZ EDEN (DAVACI) : … ‘a velayeten … ve …
VEKİLİ : Av. …
KARŞI TARAF (DAVALI) : … Bakanlığı
MÜDAHİL (DAVALI YANINDA) : …
VEKİLİ : Av. …

İSTEMİN_KONUSU : … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacı … ‘ın, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesinde 23/07/2005 tarihinde meydana gelen doğumunda ve sonrasında konulan tanı ve uygulanan tedavilerdeki hizmet kusuru nedeniyle engelli hale geldiği ileri sürülerek 692.391,85 TL maddi, 100.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesince; Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin 20/12/2018 tarih ve E:2016/10078, K:2018/8418 sayılı bozma kararına uyularak, olayla ilgili olarak Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşturulan bilirkişi heyetince düzenlenen rapor doğrultusunda, davacı küçüğün doğumu ve sonrasında uygulanan tetkik ve tedavilerde hizmet kusuru bulunduğu iddiasını ortaya koyacak bir bilgi, belge veya bulguya ulaşılamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacı tarafından, bozma kararının gerekçesinin karşılanmadığı, yenidoğan hekimleri tarafından muayene edilmesi gerekliliğinin Sağlık Bakanlığına bağlı diğer hastanelerden sorulması suretiyle karar verilmesi gerektiği, hükme esas alınan raporda çocuk metabolizma ve nöroloji uzmanlarınca da değerlendirilmesinin uygun olacağı söylenerek yeniden rapor alınmasının önünün açıldığı, çocuk hekimince muayene yapıldığına ilişkin bir bilgi olmadığından ispat yükünün yer değiştirdiği, zamanında muayene edilmiş olsaydı kendisinde meydana gelen anomalinin rutin testlerle tespit edilebileceği belirtilerek temyiz isteminin kabulü ile kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı yanında müdahil tarafından, davacının doğumunda herhangi bir tıbbi müdahalede bulunmadığı, bilirkişi raporunda davalı idareye ya da kendisine kusur yöneltilmediği belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. Davalı idare tarafından savunma verilmemiştir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin işin gereği görüşüldü:

İNCELEME VE GEREKÇE :
MADDİ OLAY :
Davacının doğum öncesindeki takibi GATA Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğince yapılmış ve bu süreçte herhangi bir anomali saptanmamıştır. Davacının annesi … , 23/07/2005 (Cumartesi) tarihinde saat 05.00’te aynı kliniğe başvurmuş, saat 05.45’te nöbetçi doktor tarafından normal vajinal yolla doğum yaptırılmış, 24/07/2005 (Pazar) tarihinde taburcu edilmiştir.
Taburcu olduktan birkaç saat sonra kasılmaya ve kriz geçirmeye başladığı, anılan hastanenin acil servisine götürüldüğü ifade edilen davacının, yapılan muayene sonrasında durumunun normal olduğunun bildirildiği, ertesi gün çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniğine gösterilmesinin söylendiği ileri sürülmektedir. (İdare Mahkemesince ara kararı ile sorulması üzerine davalı idarece davacıların 24/07/2005 tarihli herhangi bir başvurusunun bulunmadığı bildirilmiştir.)
25/07/2005 (Pazartesi) tarihinde anılan hastanenin çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniğine getirilerek muayene ve tetkikleri yapılan davacıda anomali (mikrosefali, mental retardasyon, serebral palsi) saptanmış, yedi gün süreyle yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatırılarak tedavi altına alınmış ve 01/08/2005 tarihinde taburcu edilmiştir.
Davacı tarafından, doğum esnasında ve sonrasında yapılan hatalı uygulamalar nedeniyle engelli hale geldiği ileri sürülerek maddi ve manevi tazminat istemiyle … Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın görev yönünden reddine karar verilmesi üzerine bakılan dava açılmıştır.
İdare Mahkemesince, olayda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu 2. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen … tarih ve … karar numaralı raporda; “Normal doğum endikasyonunun bulunduğu, kişinin doğum eyleminin ileri safhasında sağlık kuruluşuna başvurduğu, doğum eyleminde uzama veya aksaklık bildirilmediği, müdahaleli doğum olmadığı, küçüğün Apgar skorunun iyi olduğu, küçükte tespit edilen patolojiyi açıklayacak yeterli tıbbi delil bulunmadığı, doğum esnasında ve doğumdan hemen sonra yapılan herhangi bir tıbbi ihmal veya kusur atfedilemeyen uygulamalar ile küçükte saptanan söz konusu patoloji arasında illiyet bağı kurulamayacağı ” yönünde görüş bildirilmiş, anılan rapor doğrultusunda davanın reddine karar verilmiştir.
Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesince; olayla ilgili olarak hazırlanan idari tahkikat raporunda, kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde doğan her bebeğin Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalında görevli bir doktor tarafından anne yanında muayenesinin yapıldığı, bunun yıllardır rutin bir uygulama olduğu belirtilmişse de, dosyadaki belgeler incelendiğinde doğumdan sonra taburcu oluncaya kadar geçen yaklaşık 1,5 günlük sürede davacının çocuk hekimlerince muayene edildiğine dair herhangi bir kayda rastlanmadığı, taburcu evrakının kadın doğum servisinde görevli hekimlerce düzenlenerek anne ve bebeğin bu klinik hekimlerince taburcu edildiğinin görüldüğü, düzenlenen Adli Tıp Kurumu raporunda da doğum sonrası taburcu edilinceye kadarki süreçte davacının çocuk hekimlerince muayene edilip edilmediği, bu muayene yapılmadan bebeğin taburcu edilmesine karar verilmesinin tıbben uygun olup olmadığı, şayet bu muayene yapılmamış ise bu durumun davacıda oluşan araza etkisinin olup olmadığı hususlarında herhangi bir değerlendirme yapılmadığı; bu durumda, öncelikle davacının doğumdan sonra taburcu edilinceye kadarki süreçte çocuk hekimlerince muayene edilip edilmediği, taburcu edilmesine çocuk hekimlerince karar verilip verilmediği araştırılarak somut biçimde ortaya çıkartılması, daha sonra elde edilen verilere göre üniversite bünyesinde görev yapan ve profesör seviyesinde en az 3 öğretim görevlisinin de içinde yer aldığı bilirkişi heyetinden, şayet böyle bir muayene yapılmamış ve çocuk hekiminin onayı olmaksızın davacı taburcu edilmiş ise bunun tıbben kabul edilip edilemeyeceğinin, davacının çocuk hekimlerince muayene edilmiş ve bu suretle taburculuğuna karar verilmiş olduğunun somut biçimde ortaya konulması durumunda ise, gerek doğum sonrası hastanede kalınan süreçte gerekse taburcu edildiği tarihte davacıya ait tıbbi veriler uyarınca bebekteki anomaliye sebep olabilecek herhangi bir nedenin bulunup bulunmadığının, söz konusu veriler ışığında davacının taburcu edilmesinin tıbben uygun olup olmadığının, davacıdaki anomalinin nedeninin tam olarak neden kaynaklandığının açıkça ortaya konulacağı yeni bir rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle İdare Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozma kararına uyularak yapılan ara kararına verilen cevapta, doğumdan taburcu olana kadar davacının çocuk hastalıkları uzmanlarınca yapılan herhangi bir muayenesinin görülmediği, ilk muayene bulgularının yer aldığı doğum formunda imza ve kaşenin yer almadığı belirtilmiştir.
Kırıkkale Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı ile Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında görev yapan uzman öğretim üyelerinden oluşturulan bilirkişi heyetince düzenlenen raporda ise;
1) Doğum sonrası dönemde kısa süreli morarma durumunun, annenin ifade ettiği subjektif bir bulgu olduğu, muayene bulgularında yer almadığı, ayrıca hipoksinin (oksijensiz kalma) intrauterin dönemde plasental patoloji, enfeksiyon veya tansiyon değişiklikleri gibi nedenlerle oluşabileceği gibi doğum sonrası dönemde de oluşabileceği,
2) Doğum öncesindeki takibine ilişkin muayene bulgularında bebeğe ait herhangi bir patolojinin tespit edilmediği, ultrason bulgularının normal olarak belirtildiği, doğum öncesi bazı sıkıntıların ve hastalıkların ancak doğum sonrası tespit edilmesinin normal bir süreç olduğu, bebeğin üçüncü günde morarma ve kasılmalar nedeniyle aynı hastaneye tekrar başvurduğu ve yatırıldığı, yenidoğan yoğun bakıma yatışı sonrasında da izlemi devam eden hastanın mikrosefali, nörolojik gelişim bozukluğu ve serebral palsi tanıları aldığının görüldüğü,
3) Erken dönemde nörolojik sorunlara, sonrasında da serebral palsi gelişimine yol açan birçok hastalığın bulunduğu, bunlardan en sık olanının asfiktik doğum olduğu, doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası dönemde asfiksiye maruz kalan bebekte hipoksik-iskemik ensefalopati adı verilen bir klinik tablo geliştiği, bu şekilde etkilenen bebekte anneye, gebeliğe veya doğuma dair bazı sorunların eşlik etmesinin beklendiği, bebeğin doğumdan sonra yapılan muayenesinde tonusunun iyi olması, kalp hızının normal olması, apgar skorlarının yüksekliği, doğumdan sonra anne yanına verilmiş olması ve 24. saatin sonunda taburcu edilmiş olmasının, bu bebeğin doğum öncesi, doğum sırası veya sonrasında orta-ağır bir hipoksik sürece maruz kalmış olabileceğini düşündürmediği,
4) Hastanın erken dönemde geçirdiği sepsis/menenjit gibi özellikle santral sinir sistemini tutan enfeksiyonların yanı sıra ciddi hipoglisemi veya şiddetli indirekt hiperbilirubinemi gibi bozuklukların da nörolojik gelişimi bozabileceği, ancak dosyadan edinilen bilgilerin, hastada sadece idrar yolu enfeksiyonu olduğunu, hipogliseminin devam etmediğini ve indirekt hiperbilirubinemisinin olmadığını gösterdiği, dolayısıyla bu hastalıkların mevcut nörolojik bozukluğun sebebi olarak kabul edilemeyeceği,
5) Bu hastada düşünülebilecek tanılardan ilkinin, yenidoğan döneminde ortaya çıkabilen konjenital epileptik sendromlar olarak adlandırılan ve zor kontrol altına alınan nöbetlerle karakterize genetik bir hastalık grubu olduğu, hastada erken dönemde başlayan, antiepileptik ilaçlarla kontrol altına alınamayan ve sorumlu olabilecek bir neden bulunamayan nöbetler ve EEG’de diken dalga şeklinde epileptiform aktivite saptanması gibi bulguların da bu tanıyı desteklediği,
6) Bu hastada düşünülebilecek bir diğer tanının da nörometabolik hastalıklar olduğu, bu gruptaki hastalıkların yeni yeni tanımlanmaya başladığı, olası doğumsal bir metabolik hastalığa yönelik tetkiklerin yapıldığı, hastanın sık karşılaşılan metabolik hastalıklar açısından araştırıldığı ve bir şey bulunamadığı, ancak çok özel tetkiklerle tanısı konabilen bu grup hastalıkların bugün bile çoğunda kesin tanının mümkün olmadığı,
7) Sonuç olarak, mevcut nörolojik tablosuna mikrosefali, optik atrofi ve EEG’de sık tekrarlayan bitemporal ve jeneralize diken dalga kompleksler tarzındaki epileptiform aktivitelerin de eşlik ettiği göz önüne alındığında, hastada konjenital epileptik sendromlar veya nörometabolik hastalıklardan birisinin olabileceği, bu çerçevede, hastadaki mevcut tablonun doğumda veya doğum sonrasında yeterli bakım alınamamasından kaynaklandığını söylemenin pek mümkün görünmediği, yukarıda belirtilen tanıların olasılık dahilinde olduğu, ancak tanının doğrulanabilmesi için hastanın çocuk metabolizma ve çocuk nöroloji uzmanlarınca da değerlendirilmesinin uygun olacağı,
8) Ayrıca, sağlıklı olduğu düşünülen yenidoğan bebeklerin rutin hizmet olarak çocuk doktoru tarafından muayenesinin, hastanenin rutin işleyişi bağlamında değerlendirilmesi gerektiği, rutin işleyişte bu protokol mevcutsa ve aksini belirten bir kayıt mevcut değilse bebeğin sağlıklı olduğunun kabul edilebileceği,
Yönünde görüş bildirilmiştir.
Anılan rapor doğrultusunda Mahkemece, uygulanan tetkik ve tedavilerde hizmet kusuru bulunduğu iddiasını ortaya koyacak bir bilgi, belge veya bulguya ulaşılamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesiyle “bilirkişi” konusunda atıfta bulunulan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun’un 447. maddesinin 2. fıkrası ile mevzuatta 1086 sayılı Kanun’a yapılan atıfların, 6100 sayılı Kanun’un bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; “Bilirkişi raporunun verilmesi” başlıklı 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; “Bilirkişi raporuna itiraz” başlıklı 281. maddesinin 1. fıkrasında ise, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir.
Öte yandan; manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek şekilde makul ve hakkaniyete uygun bir miktar olarak belirlenmesi gerekmektedir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının tıbbi ihmal nedeniyle ihlal edildiği iddiasıyla açılan tam yargı davalarında, hizmet kusurunun tespitine yönelik olarak ilk derece mahkemelerince yaptırılan bilirkişi incelemesinde, bilirkişinin somut tıbbi verileri kullanarak, sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle her türlü şüpheden uzak, nesnel bir sonuca varması ve buna göre de somut gerekçelerle kanaat bildirmesi gerekmekte olup; bilirkişiye başvurulmasındaki amacın, hukuka uygun karar verebilmek için gerekli verilere ulaşmak olduğu göz önünde tutulduğunda, bilirkişilerin uyuşmazlık konusunda özel ve teknik bilgiye sahip olan kişiler arasından seçilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Buna ek olarak, bilirkişi veya bilirkişilerce düzenlenen raporda, sorulara verilen cevapların şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, rapor içeriğinin ise hükme esas alınabilecek nitelikte olması gerekmektedir.
Doğrudan sağlık hakkını ilgilendiren bu tür davalarda, olayların oluşumuna ilişkin olarak delilleri değerlendirmekle görevli olan mahkemelerce, somut verilere dayanmayan, bilimsel değerlendirme içermeyen, yalnızca varsayıma dayalı olarak görüş bildiren bilirkişi raporlarının hükme esas alınması halinde, kişilerin anayasal haklarını korumaya yönelik yeterli yargısal güvence sağlanmamış olacaktır.
Bakılan davada, bozmaya uyularak yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda Kırıkkale Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından düzenlenen ve hükme esas alınan raporda, tüm sürecin bir bütün halinde çeşitli ihtimallere göre değerlendirildiği görülmektedir. Ancak raporun sonuç kısmında, davacıda konjenital (doğuştan gelen) epileptik sendromlar veya nörometabolik hastalıklardan birinin mevcut olabileceği, tanının doğrulanabilmesi için davacının çocuk metabolizma hastalıkları ve çocuk nörolojisi uzmanlarınca da değerlendirilmesinin uygun olacağı belirtilmiştir.
Bu nedenle, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarınca olasılık dahilinde olduğu belirtilen tanıların netleştirilmesi ve olayın bu doğrultuda yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu amaçla, çocuk metabolizma hastalıkları ve çocuk nörolojisi uzmanlarının da yer aldığı, üniversite öğretim üyelerinden oluşan, en az üç kişilik bilirkişi heyetinden tarafların iddialarının dikkate alındığı, davacıya konulacak tanıyla birlikte olayın tüm unsurlarıyla yeniden incelendiği, tutarlı, anlaşılır ve bilimsel değerlendirmeler içeren bir rapor alınarak olayda hizmet kusuru bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.
Bu durumda; uyuşmazlığın çözümü için yeterli olmayan bilirkişi raporuna dayalı olarak eksik inceleme sonucu verilen Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.
Öte yandan, davacının doğumdan sonra taburcu edildiği tarihe kadar çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlarınca muayene edildiğinin kayıt altına alınmaması ve doğum formunda muayene bulgularını kayıt altına alanın imza ve kaşesinin mevcut olmaması şeklindeki tıbbi kayıt eksikliğinin, yukarıda belirtilen ilkelere uygun bir biçimde manevi tazminata hükmedilmesini gerektirdiği açıktır.

KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacının temyiz isteminin KABULÜNE,
2. Davanın reddine ilişkin temyize konu … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının BOZULMASINA,
3. Kullanılmayan … TL yürütmenin durdurulması harcının istemi hâlinde davacıya iadesine,
4. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine,
5. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (on beş) gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08/06/2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.