YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/18518
KARAR NO : 2015/6640
KARAR TARİHİ : 08.05.2015
MAHKEMESİ : ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada … Asliye Hukuk Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 17/12/2013 tarih ve 2012/130-2013/576 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili; davalı şirketin, yatırılan paralar karşılığında yüksek faiz verileceği ve paraların istendiği her an geri çekilebileceği vaadi ile bir banka gibi davranılmak suretiyle müvekkilinden 145.000 DM para aldığını, 23.02.2000 tarihinde davacının elindeki hisse senetlerinden bir kısmının iadesi karşılığı 18.780 DM sözde kar payı ödendiğini, geriye 1920 hisse karşılığı 150.240 DM alacak kaldığını, davalı şirketin bu durumu gösterir nitelikteki ortaklık durum belgesi ile davacının alacağını ikrar ettiğini, bakiye alacak için davalı şirketi yapılan başvurulara olumlu yanıt alınamadığını, davalının Sermaye Piyasası Kanunu’nun açık hükümlerine aykırı davranarak para tahsil ettiğini, kanuna karşı hile yaptığını, oysa davalı şirketin yapmış olduğu sözleşmenin esaslı unsuru olan hisse senetlerinin şirketçe temellük edilmesi karşılığında sözde kâr payı ödemesini veya ana para iadesinin yapılacağının en baştan beri kararlaştırılmış olduğunu, TTK’nun 329. maddesi hükmü gereğince yapılmış olan bu sözleşmenin mutlak butlanla batıl olduğunu, bu anlaşmanın geçerli bir hukuki sebebi bulunmadığından davalı şirketin bu yolla davacı aleyhine zenginleştiğini ileri sürerek, şimdilik 150.240 DM karşılığı 76.816,49 EURO’nun faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının davalı … Holding A.Ş’nin ortağı olduğunu, ortağın sermaye olarak verdiğini geri isteyemeyeceğini, hile iddiasının gerçeği yansıtmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, bozma ilamı ve tüm dosya kapsamına göre; davalı şirketin ticari defterlerinde ve muhasebe kayıtlarında yapılan incelemede davacıdan doğrudan para tahsilatı yapıldığına dair bir kayda rastlanmadığı, davacının ortaklar arasında isminin geçmediği, davacının iddialarının ancak senetle ispatı mümkün olduğu, dava dosyasına sunulan ortaklık durum belgesinde davalı şirkete isnat edilebilecek bir irade beyanı olmadığından bu belgenin senet olarak kabul edilemeyeceği, belgenin muteber olduğu kabul edilse dahi bu belgenin bir ödünç sözleşmesinin değil, ancak bir ortaklık sözleşmesinin kanıtı olarak değerlendirilebiceği, her ne kadar davacı tarafça dava konusu hisse senetlerinin satımı sırasında davalı tarafça gerçeğe aykırı beyan ve vaatlerde bulunularak hile yapıldığı iddia edilmiş ise de, davacının hileye dayalı olarak sözleşmeyi iptal edebilmesi için hisse senetlerinin satımında gerçeğe aykırı beyanlarda bulunularak kendisinin aldatıldığı hususlarının ispatlayamadığı, kaldı ki davacının uzunca bir süre bu kar payı kendisine ödenmemesine rağmen ortaklık ilişkisine devam etmesi ve sonrasında ortaklık ilişkisinin geçersizliğini ileri sürmesinin MK 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ile de bağdaşmadığı, hilenin varlığı ispatlanmış olsa dahi, hak düşürücü süre içerisinde iptal hakkı kullanılmadığından ortaklık sözleşmesi hukuken geçerliliğini muhafaza edeceği, yine davacı tarafça sebepsiz zenginleşme iddiasında bulunulmuş ise de davacının davalı şirkete bir miktar para verdiği hususunu muteber delillerle ispatlayamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava geçerli şekilde ortaklık ilişkisi kurulmadığının tespiti, hukuka aykırı şekilde kurulan yatırım ilişkisi çerçevesinde davalı tarafından tahsil edilen paranın istirdadına ilişkindir.
Mahkemece, verilen bozma ilamı çerçevesinde teşekkül ettirilen bilirkişi heyetinin raporu benimsenerek davanın reddine karar verilmiş ise de, raporda mevcut saptamalar, dosyadaki diğer kanıtlar ve özellikle tarafların karşılıklı iddia ve savunmaları nazara alındığında raporun sonuç değerlendirmesine itibar etmek mümkün değildir.
Şöyle ki, davalı yan vekili, işbu davada, davacının ortaklar pay defterinde ortak sıfatıyla kayıtlı bulunduğundan bahisle sermaye payının istenemeyeceğini ileri sürerek davanın reddini istemektedir. Mahkemece benimsenen bilirkişi heyetinin raporunda ise, bu hususta, davalı şirketin muhasebe kayıtlarında ve ticari defterlerinde sermaye hesabında davacının ortaklığına rast-lanılmadığı, davacının pay defterinde yer alan kayıtlarda davacının hamiline yazılı pay sahibi (ortak) olarak belirtildiği, pay defterindeki kayıtların etiket yapıştırılmak suretiyle oluşturuldukları, pay defterinin bu haliyle davacının şirkete ortak olduğunu gösterir nitelikte bulunmadığından davalı şirket tarafından bu yönde ileri sürülen savunmaya itibar edilemeyeceği tespitlerine yer verilmiştir. Bu durumda, davalı yanın salt pay defterine dayalı “ortaklık” savunmasına kıymet izafe edilmesi söz konusu değildir.
Öte yandan, bilirkişi heyeti raporunda, davalı kayıtlarında, davacının doğrudan şirkete para ödediğine ilişkin bir kayıt bulunmadığı saptamasında bulunulmuş ve bu durumda davacının elindeki “Ortaklık Durum Belgesi” başlıklı belgenin davalı şirketin kaşe ve yetkili imzalarını içermemesi de gözetildiğinde, işbu dava bakımından davacı lehine delil kabul edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Halbuki, delil, gerek HUMK’nın 238 ve gerekse de HMK’nın 187. maddesi uyarınca çekişmeli hususların halli için ikame edilir. Davalı yan savunmasında, davacının dayanağı belgeye karşı çıkmamış, söz konusu belgenin davacının iddiasının aksine davacının şirkete ortak olma amacıyla para vermiş olduğunu gösterdiğini savunmuştur. Şu halde, mezkur belgenin mahiyetinin, başka söyleyişle, belgenin tarafların hangisinin savunmasını teyid eder mahiyette bulunduğu hususunun, yine tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde ancak özellikle dosyadaki diğer delillerle birlikte ele alınıp uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gerektiği açıktır.
Bu çerçevede, bilirkişi heyeti raporunda da yer alan dosyadaki diğer deliller ve özellikle de …, …, … Bakanlığı ve … tarafından düzenlenen raporlar incelendiğinde, davalı şirketçe, tasarruf sahiplerinden para toplanmasına .. .. A.Ş’nin kuruluşunu müteakip 1989 yılından itibaren başlandığı, dolayısıyla Alman Markı bazında hisse satışı ve kâr payı dağıtımlarının bu tarihten itibaren süregeldiği, toplanılan paraların belli boyutlara ulaşması nedeniyle 1995 yılı sonlarında davalı Holding’in kurulduğu, … Holding A.Ş.’nin kurulmasıyla bu işlemlerin holding bünyesine geçirilerek takip edilmeye başlandığı, yasal defter kayıtları ve bunların mesnedi belgeler üzerinde görülmemesine karşın 1995-1996-1997 yıllarında tasarruf sahiplerine DM bazında kâr payı adı altında ödemeler yapıldığı, tasarruf sahiplerine “Ortaklık Durum Belgesi” adı verilen belgeler verilmeye başlandığı, Holding tarafından devam ettirilen sistemde her gün tasarruf sahiplerinden para toplandığı ve pay sahiplerinin her zaman ellerindeki hisseleri iade ederek ana paralarını alabildikleri, Holding kapsamındaki şirketlerin mali tablolarına göre çoğunun faaliyetleri sonucunda önemli tutarlarda zarar ettiklerinin anlaşıldığı, dolayısıyla Holding tarafından dağıtılan ana para ve nakit kâr paylarının ancak bu dönemlerde sistemin yeni katılımcılardan toplanılan paralarla adeta bir “saadet zinciri” oluşturularak karşılanabilmesinin mümkün olduğu, Holding tarafından 17.06.1997 tarihinden itibaren tasarruf sahiplerinden elden toplanılan paraların kayıtlara da işlenilmediği, bu paraların toplamı ve hak sahiplerinin kimlerden oluştuğu konusunda bilgi temin edilemediği, .. Holding A.Ş. tarafından tasarruf sahiplerine hisse senedi teslim edilerek veya makbuz karşılığında satılan hisselerin daha sonra geri alındığı, yeni ortak olmak isteyen kişilere de hisse senedi teslim edilerek veya yeni makbuz düzenlenerek satıldığı, böylelikle Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yayılmış pay sahiplerine satılmak istenen hisselerin pay almak isteyen kişilere devredilmesinde Şirket’in aracı rolü üstlendiği, menkul kıymetlerin alım satımında yapılacak her türlü aracılığın SPK’nın 30’uncu maddesi uyarınca sermaye piyasası faaliyeti olduğu, Şirket’in bu faaliyetlerin yürütülmesi için SPK’nın 31. maddesi uyarınca alınması gereken yetki belgesine sahip bulunmadığı, … Holding A.Ş.’nin, kendi hisselerinin devrine aracılık etmesinin izinsiz bir sermaye piyasası faaliyeti olması nedeniyle SPK’nın 4. maddesine aykırılık oluşturduğu ve yine anılan kanuna göre ilgililer hakkında suç teşkil ettiği, şirketçe tasarruf sahiplerine yapılan taahhütlerin sözlü olarak verilmesi ve fonların “hisse senedi”, “ortaklık belgesi” veya “Kâr’a İştirak Makbuzu” gibi belgelerle toplanıldığı, diğer yandan, tasarruf sahiplerine katılımları karşılığında çeşitli adlarla verilen bu belgelerin TTK ve SPK hükümleri çerçevesinde ortaklık hakkını temsil etmeyen belgeler niteliğinde olduğu, toplanan fonların kısmen şirket kayıtlarına intikal ettirildiği ve genellikle Holding yönetim kurulu üyeleri ve çalışanları adına açılan banka hesaplarında tutulduğu, bu çerçevede şirketlerin ortaklık defterleri ve muhasebe kayıtlarının, fon toplanması esnasında yaşanan kayıt dışılığın sistemle bağdaştırılabilmesi ve toplanan fonların şirket yetkililerince şahsi menfaatler doğrultusunda değerlendirilebilmesi amacıyla gerçeği yansıtacak şekilde tutulmadığı, yapılan denetimlerde, şirketlerin gerçek mali oturumlarını yansıtan muhasebe kayıtlarına ve/veya mali tablolarına ulaşılamadığı saptamalarına yer verilmiştir.
Diğer yandan, Türkiye’de açılan işbu dava ve benzeri davalar dışında, bir kısım şahıslar tarafından yine … Holding A.Ş. aleyhine yurtdışında da pek çok alacak davaları açıldığı, kabulle sonuçlanan bu davaların Türkiye’de tenfizi için yine pek çok dava açıldığı, Hukuk Genel Kurulu’nun 26/11/2014 tarih ve 2013/11-1136 E, 2014/974 K. sayılı ilamına da konu olan kararda olduğu gibi tenfizi istenen diğer yabancı mahkeme kararlarında da davalı tarafından görevlendirilen elemanların, tasarruf sahiplerine yapacakları yatırımın niteliği konusunda öncelikle anaparanın emin ellerde olduğu, her daim geri alınabileceği yolunda yanıltıcı beyanlarda bulundukları, böylelikle tasarruf sahiplerinden toplanan paraların bu tür yatırıma yönlendirildiği, görevlendirilen ve yasal zemini olmayan elemanların sözü edilen biçimdeki beyan ve taahhütleriyle muhtemelen dolandırıcılık eylemini hedeflediklerini gösterdiği, şeklinde vakıaların saptandığı, Dairemize intikal eden pek çok dava dosyasında aynı vakıaların kabul ve dermeyan edilmiş olduğu, bu biçimde para toplanan tasarruf sahiplerinin sayısının tam olarak bilinememekle birlikte, 15.000 civarında bulunduğunun tahmin edildiği saptamasına yer verildiği gözlenmiştir.
Bilirkişi raporunda davacının söz konusu tasarruf sahipleri arasında bulunduğunun ispatlanamadığı görüşüne yer verilmiş ise de, yukarıda sıralanan tüm veriler ve özellikle davalının savunmasında, Dairemize yansıyan diğer dava dosyalarında olduğu üzere, davacının şirket ortağı olması nedeniyle yatırdığı parayı isteyemeyeceği yolundaki savunması birlikte değerlendirildiğinde, davacının davalı şirkete para yatırmış olan diğer tüm tasarruf sahiplerinden ayrık bir durumunun bulunmaması nedeniyle, davacının da söz konusu kişiler arasında olmasının hayatın olağan akışına uygun bir durum olduğu, bunun aksini kabul etmek için dosyada bir delil bulunmadığı gibi esasen davalının, davacının diğer tasarruf sahiplerinden daha farklı bir konumda bulunduğuna dair bir savunmasının olmadığı, olmuş olsa dahi aksini ispat yükünün, bunu ileri süren tarafa, olayımızda davalı şirkete ait olup davalı yanca bu yolda dosyaya sunulmuş herhangi bir ispat vasıtası olmadığı anlaşılmakla mahkemece de benimsenen rapordaki bu değerlendirmeye katılmak mümkün görülmemiştir.
Tüm bu sıralanan hususlar, devletin resmi raporları çerçevesinde belgeleriyle ortaya konulmuş olup, yukarıda bilirkişi raporuna yansıtılan şirketin muhasebe kayıtları üzerinde yapılan inceleme sonuçları ve davacının elindeki ortaklık durum belgesi ile birlikte değerlendirildiğinde, davacıdan da tıpkı diğer tasarruf sahiplerinden olduğu gibi mevzuat hükümlerine aykırı olarak, istendiğinde derhal ve işlemiş kar payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para toplandığı, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığı, davalı şirketin bu yolda oluşturduğu kayıtların usulüne uygun ve sağlıklı kayıtlar olmayıp tıpkı işbu davada davalı yanın savunmasına da yansıdığı üzere herhangi bir sorumluluk durumunda TTK’nın 405. maddesine dayalı olarak iadeden kaçınma ve yasal olmayan şekilde para toplanması olgusunun örtülmesine yönelik eylem ve işlemlerden ibaret bulunduğu, hal böyle olmakla, davalı şirketin söz konusu eylem ve işlemlerinin, kül halinde, davacı ve onun durumunda bulunanlar bakımından davalı şirket yöneticileri tarafından görevlendirilen elemanlar marifetiyle ika edilen bir haksız fiil teşkil ettiği, davalı şirketin söz konusu haksız fiil ve onun sonuçlarından 6762 sayılı TTK’nın 321/son maddesi uyarınca sorumlu tutulması gerektiğinin kabulü zorunludur. Şu halde, mahkemece değerlendirme ve sonuç bakımından çelişkiler içeren bilirkişi heyeti raporu benimsenmek ve davalının “o.” savunmasına itibar edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, davacı vekilinin temyiz itirazının kabulüyle yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 08/05/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.