YARGITAY KARARI
DAİRE : 13. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/39590
KARAR NO : 2015/11888
KARAR TARİHİ : 13.04.2015
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, davalının faiz karşılığı borç para veren bir kişi olduğunu, düğün yapmak amacıyla davalıdan 50.000,00 TL borç istediğini, davalının borca karşılık 2 adet taşınmazının tapusunu devraldığını, taraflar arasında 20.000 TL de 4 eşit taksitle toplam 80.000 TL olarak davalıya ödeneceği hususunda 2.2.2006 tarihli yazılı sözleşme bulunduğunu, borcun ödenmesi halinde taşınmazların tapusunun davacıya geri devredileceğinin kararlaştırıldığını, borcun ilk iki taksiti ödediğini, ancak taksitlerden üçüncüsünü ödemede gecikince davalıya devrettiği tapulardan bir tanesini 65.000 TL karşılığında dava dışı …ya sattığını, kendisinin …’a olan 11.000 TL borcu mahsup edildikten sonra bakiye 54.000 TL bedelin davalı tarafından alındığını, bu paradan kendisine 4.000 TL verildiğini, 30.000 TL.nin ise verilmediğini; kalan son taksiti ödemek için aslında kendisine ait olan ancak davalıya devrettiği diğer taşınmazı da dava dışı … isimli şahsa 112.500 TL karşılığı sattığını, bu satıştan ise kendisine yalnızca 12.500 TL verildiğini, 80.000 TL nin ise verilmediğini, dolayısıyla birinci satıştan 30.000 TL ikinci satıştan 80.000 TL’nin kendisine ödenmediğini ileri sürerek toplam 110.000.00 TL nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, zamanaşımı itirazında bulunmuş ve davanın esastan reddini dilemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, davalıdan aldığı 50.000 TL’lik borcuna karşılık olarak inançlı işlem niteliğindeki 2.2.2006 tarihli sözleşmeye göre iki adet taşınmazını davalıya devrettiği, borcunu 80.000 TL olarak ödendiğinde taşınmazların davacıya geri verileceği hususunda davalı ile anlaştıklarını borcun bir kısmının ödenmemesi davalının taşınmazları sattığını, birinci satıştan kendisine 15.000 TL’nin, ikinci satıştan ise 12.500 TL nin geri verildiğini, bakiye kısmın borçtan düşüldükten sonrasının iade edilmediğini ileri sürerek toplam 110.000 TL nin davalıdan tahsilini istemiş; davalı ise davacının taşınmazlarını bedelini ödeyerek satın aldığını, taşınmazları aldıktan sonra da 3. kişilere sattığını, ayrıca davacı tarafın dayandığı 2.2.2006 tarihli sözleşme metninin davacı tarafça sonradan el yazısı ile doldurulduğunu ve dava konusu alacağın zamanaşımına uğradığını savunmuştur. Mahkemece, davacının 2.2.2006 tarihli sözleşmedeki borç bedellerini davalıya ödediğini gösterir aynı kuvvette sunulmuş bir delil bulunmadığı gibi, davacı tarafça fazla ödeme yahut ödeme olgusuna dair yazılı bir belgenin ibraz edilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, inançlı sözleşmeler; inananın (itimat edenin) bir hakkını belirli bir süre veya amaçla inanılana (mutemede) geçirmeyi, inanılanın da inananın emir ve talimatlarına göre kullanıp, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hakkı tekrar inanana devretmeyi yüklediği sözleşmeler olarak tanımlanabilir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dâhil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 sayılı Borçlar Kanunu m.81) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp, satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkânsız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Somut olaya gelince; az yukarıdaki tanımlamalardan hareketle, taraflar arasında yapıldığı anlaşılan ve imzası davalı tarafça inkâr edilmeyen 2.2.2006 tarihli sözleşmenin inançlı işlem niteliğinde olduğu ve sözleşmeye konu iki adet taşınmazın davacının borcuna karşılık teminat olarak devredildiği mahkemenin de kabulündedir. Gerçekten de, inançlı işleme konu teminat amaçlı olarak davacı tarafından davalıya devredilen taşınmazların, borcun ödenmemesi üzerine davalı tarafından dava dışı üçüncü kişilere satış yoluyla devredildiği anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, davalı teminat için kendisine temlik edilen taşınmazları “ifa uğruna edim” olarak satışını gerçekleştirip, satış bedelinden alacağını karşıladığı dosya kapsamından sabittir. Davacı, temlike konu taşınmazların satış bedellerinin borcunu fazlasıyla karşıladığını, borcundan fazlasının ise kendisine ödenmediğini iddia etmiştir. Her ne kadar, davacı taşınmazların 65.000 TL ve 112.500 TL’ye satıldığını da ileri sürmüş ise de bu hususu yasal delillerle kanıtlayamamıştır. O halde, mahkemece 2.2.2006 tarihli inançlı işleme konu taşınmazların, davalı tarafça dava dışı üçüncü kişilere satış tarihi itibarı ile rayiç bedellerinin belirlenerek, davacının sözleşmede geçen 80.000 TL’lik borç miktarı ile satış bedelinin bir kısmını aldığını beyan ettiği 15.000 TL ve 12.500 TL olmak üzere toplam 22.500 TL’nin belirlenen rayiç bedelden düşüldükten sonraki bakiye miktarın davalıdan tahsiline karar vermek gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün kararı temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 24,30 TL harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13/04/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.