YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2009/7896
KARAR NO : 2009/11683
KARAR TARİHİ : 10.11.2009
MAHKEMESİ : AYDIN 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ,
TARİHİ : 17/04/2009
NUMARASI : 2008/297-2009/271
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanları H. Ü..’nin maliki olduğu 39 parsel sayılı taşınmazın davalı gelini F.. tarafından alınan vekaletname ile diğer davalı arkadaşına danışıklı olarak satış suretiyle devredildiğini ileri sürerek, tapu iptali ve terekeye iadesi isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, iddiaların yersiz olduğunu, miras bırakanın hastalığı nedeniyle paraya ihtiyacı bulunduğu bilgisi dahilinde satış yapıldığını bildirip, davanın reddini savunmuşlardır.
Davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, Dairece; “dava dışı mirasçının davaya muvafakatının bulunmadığı, iştirakin sağlanması için tereke temsilcisi atanması, ondan sonra işin esası yönünden karar verilmesi” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece hükmüne uyulan bozma ilamı doğrultusunda davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 10.11.2009 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs. vekili Avukat T. A.. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vs. vekili avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olup, mahkemece hükmüne uyulan bozma kararı gereğince Türk Medeni Kanununun 640.maddesi gözetilmek suretiyle tayin edilen tereke temsilcisi huzuruyla dava tedvir ve intaç edilerek reddine karar verilmiştir.
Ne varki, iddianın ileri sürülüş biçimi ve dava dilekçesinin içeriğine göre, davada muris muvazaasından ziyade vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır. Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış
temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince, mahkemece yapılan inceleme ve araştırmanın yukarıda değinilen ilkeler gözetildiğinde hükme yeterli ve elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.
Hemen belirtilmelidirki, HUMK’nun 76.maddesi hükmü gereğince olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yaparak ona uygun olan yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak mahkemeye aittir. Oysa, mahkemece hukuki nitelemenin muvazaa olarak değerlendirilerek bu iddianın da resmi ve yazılı delil ile kanıtlanması gerektiği düşüncesiyle neticeye gidilmiş olmasının doğru olduğu söylenemez.
Hal böyle olunca, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda toplanan ve toplanacak olan delillerin değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuç ve duruma göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Davacıların, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 19.12.2008 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 625.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 10.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.