Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2010/6276 E. 2010/7396 K. 23.06.2010 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2010/6276
KARAR NO : 2010/7396
KARAR TARİHİ : 23.06.2010

MAHKEMESİ : MUĞLA 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ,
TARİHİ : 19/11/2009
NUMARASI : 2005/472-2009/712
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, maliki olduğu 216,389,390,3361 ve 3590 parsel sayılı taşınmazların satışı için dava dışı İsmail Baş’a vekalet verdiğini, belli süre içinde satılmaması ve vekilede güvenemediği için vekillikten azlettiğini, ancak vekilin anılan taşınmazları davalılara satış suretiyle temlik ettiğini öğrendiğini, davalıların iyiniyetli olmadıklarını ileri sürerek tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, iyiniyetle taşınmazları satın aldıklarını, vekil ile davacı arasındaki iç ilişkiyi bilmediklerini belirtip davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, vekalet görevinin kötüye kullanıldığının kanıtlandığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davacı ve davalı N. vekillerince süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hakimi raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacının, çekişme konusu 216,389,390, 3361 ve 3590 parsel sayılı taşınmazların satışı için 7.9.1988 tarihinde noterde düzenlenen vekaletname ile dava dışı İ. B.’ı vekil tayin ettiği, 26.6.1989 tarihli azilname ile vekilin vekillikten azledildiği, anılan azilnamenin vekille birlikte sakin oğlu davalı N.’e 7.7.1989 da tebliğ edildiği anlaşılmaktadır.
Dosyaya ibraz edilen akit tablosunun incelenmesinde, vekil tarafından 12.6.1989 da 389 parselde 4/6 payın ve 390 parselin tamamının davalı F.’ye; 216 parselde 1/3 payın 28.12.1994 tarihinde ve 3361 ile 3590 parsellerin 17.1.1995 tarihinde davalı N.’e satıldığı; N.’in de 216 parselde satın aldığı payı 5.4.1995 de davalı Kombassan … A.Ş. ne; davalı F.nin ise 389 parselde satın aldığı paydan 1/6 payı diğer davalı A.… Ltd. Şt. ne satış suretiyle temlik ettikleri anlaşılmaktadır.
Davacı, kendisinin yurt dışında bulunduğunu, vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını, davalıların iyiniyetli olmadıklarını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; davalılardan N. dava dışı vekilin oğlu, davalı F. ise N. eşi ve vekilin gelinidir. Vekil tarafından yapılan temliklerde gösterilen değerler ile taşınmazların o tarihteki gerçek değerleri arasında açık ve aşırı fark olduğu sabittir. Vekil ile anılan davalılar birlikte yaşamaktadırlar. Nitekim azil keyfiyeti dava dışı vekil ile birlikte oturan N.’e tebliğ edilmiştir. Bu durum karşısında davalılar N. ile F.’nin durumu bilen ya da bilmesi gereken kişi konumunda olup TMK nun 1024. maddesi aracılığı ile 1023 . maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacakları, diğer bir deyişle iyiniyetli sayılmadıklarından kazanımlarının korunamayacağı açıktır. Olaya bu açıdan bakıldığında mahkemece davalı N.’e temlik edilen 3361 ve 3590 parsele yönelik davanın kabulünde bir isabetsizlik yoktur.Davalı N.’in temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.
Öte yandan; davalı iki şirket davadan önce pay edinmişlerdir. Dava tarihinde kayıt maliki olan bu şirketlerin sonradan dahili dava yoluyla da olsa taraf sıfatı almalarına yasal olanak yoktur. Bu gerekçe ile 216 parseldeki 1/3 pay ile 389 parseldeki 1/6 pay açısından davanın reddedilmesi bu gerekçe ile doğrudur.
Davacının 389 parselde davalı F. üzerinde kalan 3/6 pay ile 390 parsele yönelik temyiz itirazlarına gelince; yukarıda değinildiği üzere davalı F. vekilin gelini olup vekille el ve işbirliği içerisinde hareket ederek davacıyı zararlandırdıkları ve iyiniyetli sayılamayacağı gözetildiğinde bu temliklere ilişkin davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru değildir.
Davacının, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.6.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.