YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2012/1889
KARAR NO : 2012/5072
KARAR TARİHİ : 03.05.2012
MAHKEMESİ : ÖDEMİŞ 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 14/12/2011
NUMARASI : 2010/217-2011/601
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı; kat mülkiyeti kurulu 7 nolu meskeni 31.03.2006 tarihinde kardeşi ve yengesi olan davalılardan satın aldığını, davalıların uygun bir yer bulup tahliye edeceklerini bildirdikleri ve aradan zaman geçtiği halde haksız yere taşınmazı kullanmaya devam ettiklerini ileri sürerek, elatmanın önlenmesi ve taşınmazın teslimine karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlar, işlerinin bozulması sebebi ile çekişme konusu daireyi satmaya karar verdiklerini, ancak 70.000.-TL borcun kardeşi tarafından ödemesi üzerine taşınmazı ona devredildiğini, aralarında; taşınmazı değerinde satın alacak müşteri çıktığında dairenin satılıp borç ödenerek bakiye miktarın kendilerine kalması yönünde anlaştıklarını, ancak davalının taşınmazın 3. kişilere devrine yanaşmadığını ve çekişme konusu yer için ödediği bedelin yeterli olduğunu bildirip tahliye etmelerini istediğini, bilirkişilerin satış tarihinde taşınmazın değerini 115.000.-TL olarak belirlediklerini, buna göre davalının 45.000.-TL borcunun bulunduğunu ileri sürerek, belirtilen miktarın faizi ile birlikte tahsiline ve hapis hakkı tanınmasına karar verilmesini istemişlerdir.
Birleşen dava bakımından elatmanın önlenmesi isteğinin kabulüne dair verilen karar Dairece; “… Eldeki dava ile, Ödemiş 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/217 Esas sayılı davası arasında bağlantı bulunduğu, davaların aynı sebepten doğduğu alacak ve hapis hakkı istemlerini içeren davanın haklı olup olmamasının elatmanın önlenmesi davasının mahiyetini belirleyeceği tartışmasız olup, HUMK.’nun 45.maddesi gereğince her iki davanın birleştirilerek görülmesinde yarar olduğu ” hususlarına değinilerek bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyulduktan ve davalar birleştirildikten sonra yapılan yargılama sonunda davacıların alacak davalarının kısmen kabulüne, hapis hakkı tanınmasına, birleşen elatmanın önlenmesi davasının kabulüne karar verilmiştir.
Karar, taraf vekilleri tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.
Asıl dava, alacak ve hapis hakkı tanınması, birleşen dava ise elatmanın önlenmesi isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, alacak davasının kısmen kabulü ile hapis hakkı tanınmasına, elatmanın önlenmesi isteğinin kabulüne karar verilmiştir.
Toplanan delillerden ve tüm dosya içeriğinden, davacı K. ile davalı İ.’in kardeş oldukları, çekişme konusu kat mülkiyeti kurulu 7 nolu meskenin kayden birleşen dosya davacısı İ.’e ait olduğu, sözkonusu taşınmazın evveliyatta karı koca olan davacılar K. ve Münise adına paylı mülkiyet üzere kayıtlı iken 31.03.2006 tarihinde 27.000.-TL bedelle İ.’e sattıkları, satış tarihinden beri taşınmazı K. ile Münise’nin kullandıkları anlaşılmaktadır.
Birleşen davanın davacısı İ.’in; çekişme konusu taşınmazı davalılardan satın aldığını, uygun bir yer bulup taşınmazı tahliye edeceklerini bildirdikleri ve aradan uzunca zaman geçtiği halde haklı ve geçerli bir nedenleri olmadan taşınmazı kullanmayı sürdürdüklerini ileri sürerek elatmanın önlenmesi talepli birleşen davayı açtığı, yargılama devam ederken davalıların işleri bozulduğu için çekişme konusu daireyi satmaya karar verdiklerini, ancak değerinde satın alacak müşteri çıkmaması ve akrabalarının araya girmesi üzerine 70.000.-TL borçlarını davalı İ.’in ödediğini, bu sebeple taşınmazı tapuda ona devrederek, dairenin gerçek değerinde satılması ve satım bedelinden İ.’in ödediği bedelin mahsup edilerek kalan bedelin kendilerine ödeneceği konusunda anlaştıklarını, ancak davalının taşınmazın 3. kişilere satışına yanaşmadığı gibi tahliye davası açtığını, taşınmazın gerçek değerinin davalının borçlularına ödediği 70.000.-TL’den fazla olduğunu ve aradaki farkı da ödemediğini ileri sürerek alacak ve hapis hakkı istemli dava açtıkları, elatmanın önlenmesi davasının kabulü üzerine Dairece; “ Her iki davanın aynı sebepten doğduğu, alacak ve hapis hakkı istemlerini içeren davanın haklı olup olmamasının elatmanın önlenmesi davasının mahiyetini belirleyeceği, bu sebeple HUMK’un 45. maddesi gereğince davaların birleştirilerek görülmesinde yarar bulunduğu ” gerekçeleri ile bozulması üzerine, mahkemece bozmaya uyularak elatmanın önlenmesi istekli davanın, alacak istemli dava ile birleştirildiği, yapılan yargılama sonunda; çekişmeli taşınmazın 2 aylık makul sürede satılabileceği, bu sürenin sonunda dairenin değerinin 90.000.-TL olduğu ve tanık anlatımları dikkate alındığında İ.’in ödediği 70.00.-TL mahsup edildiğinde İ.’in K. ve Münise’ye 20.000.-TL borcunun bulunduğu gerekçeleri ile alacak davasının kısmen kabulüne, çekişme konusu taşınmaz üzerinde hapis hakkı tanınmasına, birleşen elatmanın önlenmesi davasının kabulüne karar verildiği görülmektedir.
Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; kayden davacı İ. T.’e ait çekişme konusu taşınmazı, davalılar K. ve Münise’nin haklı ve geçerli bir nedenleri olmaksızın kullandıkları belirlenerek birleşen dosyada elatmanın önlenmesi isteğinin kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur.
Ancak, alacak davasında, davacılar K. ve M. tarafından ileri sürülen iddianın içeriği itibariyle, taraflar arasındaki ilişkinin inançlı işlemden kaynaklandığı ve bu ilişkinin 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı kapsamında yazılı delille kanıtlanamadığı anlaşılmaktadır.
Ne varki, dava dilekçesinin deliller kısmında davacıların “ her türlü yasal delil ” demek suretiyle yemin deliline de dayandıkları gözetilerek, yemin deliline başvurup vurmayacakları hususunun kendilerine hatırlatılması, başvurmaları halinde yeminin usulüne uygun biçimde yerine getirilmesinin sağlanması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.
Tarafların belirtilen nedenlerle temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün 12.01.2011 tarihinde kabul edilen ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.05.2012 tarihinde kararda oybirliği, gerekçede oyçokluğuyla karar verildi.
-KARŞI OY YAZISI-
Asıl dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı alacak ve hapis hakkı tanınması , birleşen dava, elatmanın önlenmesi isteğine ilişkindir.
Mahkemece, 20.000,00TL alacağın tahsili ile, alacağın tahsiline kadar 7 nolu bağımsız bölüm üzerinde hapis hakkı tanınmasına, davalıların 7 nolu bağımsız bölüme elatmalarının önlenmesine karar verilmiştir. Davacıları K. ve M., paylı olarak maliki oldukları 7 nolu bağımsız bölümü 70.000,00 TL borçlarını ödeyen kardeşleri İ.’e satış şeklinde devrettiklerini, devir sırasında aralarında; dairenin satılıp, satış bedelinden İ.’in borcu ödendikten sonra kalan miktarın kendilerine ödenmesi konusunda anlaştıklarını ancak davalının satışa yanaşmadığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.
Davacıların iddialarının içeriği ve ileri sürülüş biçimine göre, taraflar arasındaki ilişkinin inançlı işlemden kaynaklandığı ve bu ilişkinin 05.02.1947 tarih 20/6 sayıl İnançları Birleştirme Kararı gereğince yazılı delil ile kanıtlanması gerektiği ancak davacıların yazılı delil ile davalarını kanıtlayamadıkları anlaşılmaktadır.
Davacı vekili 04.10.2010 tarihli delil dilekçesinde, 9 madde halinde delillerini tek tek detaylı şekilde bildirerek sınırlandırmış, 9. delil olarak ‘her türlü yasal delil’le delillerini özgülemiştir. Yargılamanın hiç bir aşamasında yemin deliline dayandığını ileri sürmediği gibi, yemin delilinin hatırlatılması gerektiği yönünde bir iddiada bulunmamıştır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
İnanç sözleşmeleri tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerlidir, taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verir.
Bu tür uyuşmazlıkların çözümünde uygulanan, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere; inançlı işleme dayalı olan davalar, şekle bağlı olmayan yazılı delille ispatlanabilir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem içtihadı birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
Her ne kadar, içtihadı birleştirmede, yazılı delil aranıyorsa da, kesin hüküm, kabul, ikrar ve yemin gibi diğer kesin delillerle de davanın ispatlanabileceği Yargıtay’ın istikrarlı uygulamasıdır.
Birleşen davanın İnançlı işlem olarak nitelendirilmesi ve iddianın yazılı belge ile kanıtlanması gerektiği konularında sayın çoğunlukla aynı görüşleri paylaşıyoruz, ancak dava dilekçesinde bildirilen her türlü delil kapsamında yemin delilinin değerlendirmeye alınması yönündeki görüşe katılamıyoruz.
Yemin; bir tarafın mahkeme önünde belirli bir vakıanın doğruluğu konusunda yasanın öngördüğü şekilde yaptığı beyandır. İspat yükü altında bulunan tarafın uyuşmazlığı çözüme bağlayıcı bir vakıa hakkında hasmına önerdiği yemine, kesin yemin denmektedir.( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.225 (HUMK 345 md.) )
Taraflardan birinin diğerine yemin önerisinde bulunabilmesi için öncelikle dava dilekçesinde ve delil listesinde yemin deliline başvuracağını açıkça belirtmiş olması gerekir (HUMK m. 179/III ve 195/1). Yeminin, ancak ispat yükü kendisine düşen kişi tarafından önerilmesi mümkündür ayrıca yemin, son çare olarak başvurulan bir delildir. Başka bir deyişle, yemin deliline başvurabilmek için öncelikle yemin önerisinde bulunanın ileri sürdüğü diğer delillerin incelenmesi ve bunların yeterli olmadığının anlaşılması gerekir.
Hakimin, ispat yükü kendisine düşen tarafa yemin teklif etme hakkının bulunduğunu hatırlatıp hatırlatamayacağı konusunda gerek öğretide, gerekse Yargıtay kararları arasında farklı görüşler bulunmaktadır.(Doç.Dr. Ejder Yılmaz, Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara 1989, s.112)
3156 sayılı Kanun ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 179 ve 195. maddelerinde değişiklik yapılmadan önce Yargıtay kararlarında; dava veya cevap dilekçesinde yemin delili açıkça belirtilmiş veya taraf delil dilekçelerinde belirtilen delillerin yanında eğer “diğer deliller, ve sair deliller, tüm kanuni deliller” gibi bazı ifadeler kullanmışsa bu ifadelerin içine “yemin” delilinin de gireceğinden, hakimin yemini hatırlatması gerektiği ifade edilmekteydi.
1086 sayılı HUMK’ nun 179. maddesin de 26/02/1985 tarihinde 3156 sayılı kanun ile yapılan değişiklikten sonra, davacı, yemin delili dahil bütün delillerinin nelerden ibaret olduğunu dava dilekçesinde göstermesi gerektiği, dava dilekçesinde ki “sair (kanuni) deliller” tanımlamasının bir anlamının olmadığı, dava dilekçesinde buna benzer bir ifadeye yer verilmiş olsa dahi, açıkça yemin delili yazılı değilse, davacının davalıya yemin teklif edemeyeceği, dolayısı ile mahkemenin de davacıya yemin teklifine hakkı olduğunu hatırlatamayacağı öğretide de kabul edilmektedir.(Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 2001, c.VI, s.1629,2498 vd.) 3156 sayılı Kanundaki değişiklikten sonra Yargıtay’ın önceki görüşünün geçerliği kalmamıştır. Zira taraflar, dilekçelerinde dayandıkları kanıtların nelerden ibaret olduğunu açıkça belirtmek durumundadırlar. Yasal değişiklik, delillerin özgülenmesi (hasrı) durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece dilekçelerde yazılan ” her türlü yasal delil ” deyiminin bir anlamı kalmamıştır. Şu halde hakim, dilekçelerde açıkça yemin deliline dayanılmadığı takdirde, taraflara yemin önerme hakkını hatırlatamaz.
Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda, gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda, mahkeme hakiminin yemin teklif etmek isteyip istemediğini taraflardan birisine hatırlatmak ödevi olduğunu gösteren bir hüküm bulunmamaktadır.
Medeni usul hukukumuza hakim olan en önemli ilkelerden biri tasarruf ilkesidir. 6100 sayılı HMK’nun 24. maddesinde ve 1086 sayılı HUMK’nun 72. maddesine göre; “Hakim iki taraftan birinin talebi olmaksızın kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz.” . Hiç kimse, kanunda açıkça belirtilmedikçe kendi lehine olan bir davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. Mahkemeler, özel hukuka ilişkin bir uyuşmazlığı kendiliklerinden çözmeye çalışmazlar. Taraf iradesine öncelik verilmesi ve tarafın talebinin esas alınması sadece davanın açılmasında değil, yargılama sırasında taraflara ait bir çok usul işleminde de kendisini gösterir.
1086 sayılı HUMK’nun 179/2,3 ve 5. bendi ve bu hükme benzer şekilde 6100 sayılı HMK’nun 119/e,f ve ğ bendleri ile HMK’nun 129/d,e ve f bentlerinde tarafların açık bir şekilde talep sonuçlarının, iddia ve savunmaları ile iddialarının ve savunmalarının dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında açık özetlerinin ve delillerinin nelerden ibaret olduğunun belirtilmesini, zorunlu kılmaktadır.
Ayrıca, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 75. maddesi ile ayni yönde düzenleme getiren 6100 sayılı HMK’nun 25. maddesinde ‘taraflarca getirilme ilkesi ‘ kabul edilmiştir. Bu ilke gereğince kural olarak Hakim, kendiliğinden taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramaz, dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Bu ilkenin bir sonucu olarak, kural olarak tarafların ileri sürmediği vakıaları ve belirli bir delili kendiliğinden araştıramaz ve taraflara hatırlatamaz.
Taraflarca getirilme ilkesinin istisnaları, kamu düzenini ilgilendiren davalardır. Bu davalarda kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanır.(Prof.Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011, s. 251 vd.) Ancak, eldeki dava kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı, kamu düzenini ilgilendirin bir dava değildir.
Öte yandan, bu aşamada yemin tamamlanmış bir işlem değildir. Yani henüz yemin eda edilmemiştir, dolayısıyla tamamlanmış bir işlem bulunmamaktadır. HMK’nun 448. maddesi gereğince tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile bu kanun hükümleri derhal uygulanır. Bu durumda, somutlaştırma yükü ile ilgili HMK’nun 119/I-f bendi hükümleri ile yemine ilişkin hükümler derhal uygulanacaktır.
Bu bilgilerin ışığında somut olaya bakıldığında, davacının delillerini somutlaştırdığı 04.10.2010 tarihli dilekçesinde ‘yemin’ deliline dayanmadığı, dilekçede ” her türlür yasal deliller” ibaresinin bulunduğu, yargılama aşamalarında yemin deliline dayanıldığına ilişkin bir beyanın da bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca; resen araştırma ilkesinin geçerli olmadığı bir davada hakimin yada Yargıtay’ın davacının yerine geçerek onun dayanmadığı bir delili kullanmasına imkan vermek için kararın bozulması usul hukukunun temel ilkelerinden olan usul ekonomisi ilkesi, tasarruf ilkesi, taraflarca hazırlanma ilkesiyle, davanın ve delillerin somutlaştırma yüküne açıkça aykırı olacağından, bu gerekçelerle, davacının yemin deliline başvurabileceği yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz.