Yargıtay Kararı 7. Hukuk Dairesi 2013/12843 E. 2013/20510 K. 28.11.2013 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 7. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/12843
KARAR NO : 2013/20510
KARAR TARİHİ : 28.11.2013

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:
1-Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,
2-Davacı, davalı işyerinde 01/02/2006 tarihinden, 10/03/2009 tarihine kadar “Telefon Operatörü” olarak, çalıştığını, 10/03/2009 tarihi itibariyle sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma ücreti, yıllık izin ücreti, ücret alacağı isteklerinin hüküm altına alınmasını istemiştir.
Davalı, şirketin yurt dışında bulunan kurum ve kuruluşlara çağrı hizmeti verdiğini, ilgili yabancı mevzuat gereği projeyi kaybetme riskinin yanında, yüklü miktarda tazminat ödenmesinin de söz konusu olduğunu, çağrı merkezine 11/02/2009 tarihinde yapılan bir görüşme nedeniyle Alman Müşteri Şirketinin, Alman tüketicinin beyanını sisteme doğru olarak aktarmadığı, bunun zincirleme hatalara sebebiyet verdiği, davacının bunu amirlerine iletmesi gerekirken bu talebi reddettiği ve olayı gizlediği, bu durumun müşteri bankanın, davalı şirketten projeyi çekeceğine ilişkin bildirimi ile ortaya çıktığını, davacının işinde hata yapması sebebiyle değil, talimatları uygulamamaktaki ısrarı ve sebep olduğu sorun ortaya çıktıktan sonra, prosedürü kasıtlı olarak doğru uygulamaması ve işini ahlak ve iyiniyet çerçevesinde ifa etmemiş olmasından dolayı son verildiğini, izin ücreti ve ücret alacağının ödendiğini savunarak isteklerin reddine karar verilmesini talep etmiş, ıslah dilekçesine karşı zamanaşımı savunmasında bulunmuştur.
Mahkemece, “Davalı tarafın, davacının iş akdinin, işinde hata yapması sebebiyle değil, talimatları uygulamamaktaki ısrarı ve sebep olduğu sorun ortaya çıktıktan sonra, prosedürü kasıtlı olarak doğru uygulamaması ve işi ahlak ve iyi niyet çerçevesinde ifa etmemiş olmaması nedeni ile feshedildiğini ispat edemediği, izin ücreti ve 10 günlük ücret alacağı olduğu, fazla mesai yaptığı gerekçesi ile isteklerin kabulüne” karar verilmiştir.
İş sözleşmesinin, işçinin doğruluk ve bağlılığa aykırı davranışları sebebiyle işverence haklı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.
4857 sayılı İş Kanununun 25’inci maddesinin (II) numaralı bendinde, ahlâk ve iyi niyet kurallarına uymayan haller sıralanmış ve belirtilen durumlar ile benzerlerinin varlığı halinde, işverenin iş sözleşmesini haklı fesih imkânının olduğu açıklanmıştır. Yine değinilen bendin (e) alt bendinde, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan işçi davranışlarının da işverene haklı fesih imkânı verdiği ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere yasadaki haller sınırlı sayıda olmayıp, genel olarak işçinin sadakat borcuna aykırılık oluşturan söz ve davranışları işverene fesih imkânı tanımaktadır.
Somut olayda, davalı şirketin işçisi olan davacının, davalı şirketin dava dışı yurt dışında bulunan bir bankadan aldığı proje uyarınca, çağrı merkezi operatörü görevlisi olarak iş alınan bankayı temsilen yurt dışında bulunan yabancı gerçek kişiler ile ilgili bankanın visa kartlarının avantajları hususunda görüşmeler yaptığı, görüştüğü tüketicinin beyanlarını sisteme geçirdiği anlaşılmaktadır.
10.03.2009 tarihli Citibank tarafından davalı şirket yetkilisine yapılan bildirimde, “…müşterinin, davacı tarafından iki kez telefon etmesinden şikayetçi olduğunu, müşterinin ilk görüşmede teklifi reddedip ve özellikle bir kez daha aranmak istemediğini belirtmesine rağmen , davacının verileri bilinçli olarak yanlış aktardığı ve bu nedenle müşterinin bir kez daha arandığını, bu şikayetten dolayı tüm projenin tehlikeye girdiğini, bu gibi yöntemleri uygulamadıklarını Citibank olarak bu gibi gayri ciddi uygulamalarla da bahsedilmek istemediklerini, bu acenteyi derhal projeden çıkartmayı ve anlaşmış oldukları kaliteyi tekrar oluşturmalarını rica ettiklerini, tüm bunlar haricinde projeye şüpheli olarak bakmaya devam etme haklarını saklı tuttuklarını” belirtmiştir.
Davacının söz konusu müşteri ile yapmış olduğu telefon görüşmelerine ilişkin tercümesi sunulan kayıtlara göre, davacının 11.02.2009 tarihinde görüşme yaptığı müşteriye viza kartı avantajı teklifinde bulunduğu, müşterinin ihtiyacı olmadığını belirtip, kendisini listeden çıkartıp tekrar aramamasını belirtmesine rağmen sisteme “yeniden aranacak” kaydını girdiği 16.02.2009 tarihinde tekrar aynı konuda aradığı, müşterinin ise bu kez, tekrar aramamasını söylemesine rağmen neden tekrar aradığını sorup, ekip şefi ile görüşmek istediğini belirttiği, davacının bu isteği yerine getirmediği, müşterinin “siz beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattınız bye” diyerek görüşmeyi sonlandırdığı anlaşılmaktadır.
Davacının, tüketiciyi ilk aradığında tüketici tarafından tekrar aranmak istemediği belirtilmesine rağmen aynı konuda tekrar arayıp davalı şirketin iş aldığı bankanın müşterisini şikayete yol açacak şekilde tedirgin ve huzursuz ettiği; davalı işverenin de iş aldığı banka tarafından tenkide uğramasına, projeye şüpheli olarak bakılmasına yol açtığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Bu durum karşısında, davacının doğruluk ve bağlılığa uygun hareket etmemesi nedeni ile iş akdinin davalı işveren tarafından haklı olarak feshedildiği sonucuna ulaşılmaktadır. Böyle olunca kıdem ve ihbar tazminatına ilişkin isteklerin reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi hatalıdır.
3-Dava konusu edilen fazla çalışma ücreti isteğinin ıslah ile artırılan kısımlarına yönelik olarak yapılan zamanaşımı definin geçerli olup olmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.
Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir.
Zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.
Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.
4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacakları, Borçlar Kanununun 126/1 maddesi (6098 Sayılı TBK 147) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.
İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir.
Kanundaki zamanaşımı süreleri, Borçlar Kanununun 127 nci maddesi (6098 Sayılı TBK 148) gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez.
Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK. m. 128). Borçlar Kanununun 101’inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.
818 Sayılı Borçlar Kanununun 128’inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151’inci maddesinde yer almaktadır.
Borçlar Kanununun 131’inci maddesi gereğince, asıl alacak zamanaşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Türk Borçlar Kanunu’nun 152’inci maddesi de aynı doğrultudadır.
Borçlar Kanununun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK 154) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zamanaşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.
Borçlar Kanununun 133’üncü maddesinde (6098 Sayılı TBK 154) zamanaşımını kesen nedenler gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), zamanaşımını kesen nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.
Borçlar Kanununun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK 154/2) hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını keser.
Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.
Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler.
Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19/11/1963 T. 5924-6419 sayılı kararı). Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun, bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi, çelişkili davranış yasağını oluşturur. Bu durum Medeni Kanunun 2’nci maddesine aykırı olup, hukuken korunamaz (HGK. 23.02.2000 gün ve 2000/15-71 E, 2000/116 K).
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7’nci maddesinde, İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447’nci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir.
Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def’i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319’uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin iler sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir.
Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir.
Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içinde cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir.
1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz.
Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK. 04.06.2011 gün 2010/ 9-629 E. 2011/ 70. K).
Somut olayda, davacının fazla çalışma, isteğini ıslah ile artırmasından sonra, ıslah dilekçesinin 16.10.2012 tarihli duruşmada davalı vekiline tebliği üzerine davalı şirket vekili tarafından 23.10.2012 tarihinde süresi içinde verilen dilekçe ile zamanaşımı defi ileri sürülmüştür.
Islah ile artırılan kısımlara yönelik olarak fazla çalışma ücreti alacağı bakımından zamanaşımı defi dikkate alınmadan hesaplama yapılması hatalı olmuştur.
4-Davacının ücret ve yıllık izin ücreti isteklerine karşı davalı vekili yargılama aşamasında; brüt maaş ücreti 795,86 TL; brüt yol ücreti 34,87 TL brüt izin ücreti 1.656,29 TL olmak üzere toplam 2.847,02 TL yasal kesintiler -608,75 TL, asgari geçim indirimi +57,44 TL olmak üzere toplam 1.935,71 TL’nin davacının banka hesabına yatırıldığını savunmasına rağmen mahkemece borcu ortadan kaldıran bu ödeme savunması üzerinde durulmadan, ilgili bankaya söz konusu alacakların yatırılıp yatırılmadığı araştırılmadan eksik araştırma ile ücret alacağı ve yıllık izin ücreti isteklerinin kabulüne karar verilmiş olması da isabetsizdir.
O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazı kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde, davalıya iadesine 28.11.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.