YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/17467
KARAR NO : 2014/5095
KARAR TARİHİ : 06.03.2014
ESAS NO : 2013/17467
KARAR NO : 2014/5095
MAHKEMESİ : İSTANBUL 12. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 04/06/2013
NUMARASI : 2009/594-2013/273
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı ve tereke temsilcisi tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi ….’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Davacı dava dilekçesinde; davalı R.. Y..’dan muris adına 142.000 USD. borç aldıklarını, borca karşılık teminat olmak üzere mirasbırakanın kayden maliki bulunduğu dava konusu 1108 ada, 14 parselde yer alan 5 nolu bağımsız bölüm ile 4066 ada, 1 parselde yer alan 13, 14, 15, 16, 17 ve 18 nolu bağımsız bölümleri 19.11.1999 tarihinde, 8735 ada, 4 parselde yar alan 3 nolu bağımsız bölümü ise 24.11.1999 tarihinde vekil sıfatı ile R. O. Y.’a tapuda satış gibi göstermek suretiyle temlik ettiğini, borcun ödenmesi halinde taşınmazların iade edileceğinin kararlaştırıldığını, murisin 16.12.1999 tarihinde ölümü üzerine 29.05.2000 tarihli miras taksim sözleşmesi yaparak dava dışı mirasçı kardeşleri A. K.’in terekedeki haklarını vererek ibralaştıklarını, miras taksim sözleşmesinin yapılmasından sonra ortaya çıkacak taşınmazların kendisine ve davalı Safiye’ye ait olacağının sözleşmede kararlaştırıldığını, davalı Rıfat’tan alınan borcun tamamının ödendiğini, 29/05/2000 tarihli sözleşme uyarınca teminat olarak davalıya temlik edilen taşınmazların 1/2’şer payla davalı Safiye ile adına tescil edilmesi gerekirken davalının taşınmazları Safiye ve diğer davalı Ö.. G..’e muvazaalı olarak temlik ettiğini ileri sürerek iptal ve tescil istemiştir.
Mahkemece; davanın reddine karar verilmiş, hüküm tereke temsilcisi ve davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; mirasbırakan H. K.’in 16/12/1999 tarihinde, bekâr ve çocuksuz öldüğü, geriye mirasçı olarak kardeşleri olan davacı B.. G.., davalı S. K. ve dava dışı A. K..’i bıraktığı, mirasbırakanın Beyoğlu 23. Noterliğinde düzenlenen 19.11.1996 tarihli vekâletname ile vekil kıldığı B.. G.. aracılığıyla kayden maliki bulunduğu 1108 ada, 14 parsel sayılı taşınmazda yer alan 5 nolu bağımsız bölüm ile 4066 ada, 1 parselde yer alan 13, 14, 15, 16, 17, 18 nolu bağımsız bölümleri 19.11.1999 tarihli satış akdi ile davalı R.. Y..’a temlik ettiği, onun da taşınmazları 30.10.2006 ve 31.10.2006 tarihli resmi akitlerle diğer davalı S. K’e devrettiği, maliki bulunduğu 8735 ada, 4 parsel sayılı taşınmazda yer alan 3 nolu bağımsız bölümü ise ara malik R.. Y.. aracılığıyla Ö.. G..’e devrettiği, anılan kişinin de 15.12.2003 tarihli satış akdi ile 3 nolu bağımsız bölümü dava dışı Ö. F. A..’e devrettiği görülmektedir.
Dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre, davada inançlı işlem hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır. Esasen bu yön mahkemenin de kabulündedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; kural olarak terekeye mümessil tayininden sonra tereke ortağının veya ortaklarının davayı takip yetkisi ortadan kalkacağından davanın tereke temsilcisinin huzuruyla yürütülmesi gerekir. Başka bir değişle davacının sıfatı sona erer ve buna bağlantılı olarak da (istisnai durumlar hariç) hükmü temyiz hakkı miras şirketini temsil eden mümessile geçer. Anılan bu hususun hâkim tarafından kendiliğinden ve öncelikle dikkate alınması gerekeceğinde kuşku yoktur. Bu durumda davada sıfatı kalmayan davacı mirasçı B.. G.. tarafından yapılan temyiz itirazının dinlenmesine olanak bulunmadığından, temyiz talebinin REDDİNE,
Öte yandan; tapu iptal ve tescil davaları kayıt malikine ya da maliklerine karşı açılır. Bu şekilde açılan dava sonucunda verilecek hüküm infaz kabiliyeti taşır. Kayıt malikinin tarafı olmadığı bir dava sonunda verilecek hüküm malikin taşınmaz mülkiyetini yitirmesi sonucunu doğurur ki bu hem Anayasanın 35. maddesinin teminatı altında bulunan TMK’nin 683. ve devamı maddelerinde düzenlenen mülkiyet hakkına aykırı düşer hem de gerek 1086 sayılı HUMK’nun gerekse 6100 sayılı HMK’nin temel ilkesi olan, davada karar altına alınacak hakkın ilgilisinin, davada yer alması ilkesi zedelenmiş olur. Çekişmeye konu taşınmazlardan 8735 ada, 4 parselde yer alan 3 nolu bağımsız bölüm temlik edilen davalı R.. Y.. tarafından diğer davalı Ö.. G..’e onun tarafından da dava dışı Ö. F. A.’e temlik edildiği halde eldeki iptal ve tescil davası son kayıt malikine yönlendirilmemiştir. O halde anılan parsel bakımından davanın reddine karar verilmiş olmasında bu gerekçe ve sonucu itibariyle bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Tereke temsilcisinin bu yöne değinen temyiz itirazı yerinde değildir. Reddine.
Tereke temsilcisinin diğer parseller bakımından temyiz itirazlarına gelince;
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan , onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel kurulunun 23.05.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Öte yandan, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 s. Borçlar Kanunu 818 s. Borçlar Kanununun (BK). m.; 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 97. m.) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de TBK’nin 26 ve 27. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim“ olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın, inanç sözleşmelerinin yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında,onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır. Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizlemeler” dışında,belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19.maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
İçtihadı Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü,gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere;inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
Somut olaya gelince; yukarıda değinilen ilkeler gözetildiğinde davacının iddialarını 05/02/1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı bir belge ile kanıtlayabileceği ancak davacı tarafından böyle bir belgenin ibraz edilmediği açıktır. Nitekim mahkemece de bu gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir.
Ne var ki; dava dilekçesinin deliller bölümünde açıkça yemin deliline de dayanılmıştır. Yazılı bir belgenin veya delil başlangıcının bulunmadığı böylesi durumlarda, iddia sahibinin son başvuracağı çarenin karşı tarafa yemin teklif etmek olduğu hususu yerleşik içtihatlarla benimsenmiştir.
Yemin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 228. (1086 sayılı HUMK’nun 337.vd.) maddesi ve devamı maddelerinde düzenlenen ve davayı sonuçlandıran yasal ve kesin delildir. 05/02/1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delille kanıtlayamayan kimsenin karşı tarafa yemin teklif etme hakkının bulunduğu sabittir. Oysa eldeki davada davacıya bu olanak tanınmamıştır.
Hal böyle olunca; davacıya yemin teklif etme hakkının hatırlatılması, bu hakkın kullanılması halinde hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.
Tereke temsilcisinin, bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir.
Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 06.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.