Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2014/12132 E. 2014/13798 K. 08.09.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/12132
KARAR NO : 2014/13798
KARAR TARİHİ : 08.09.2014

MAHKEMESİ : ZARA ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 11/12/2012
NUMARASI : 2011/135-2012/170

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

-KARAR-
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Davacı, kardeşleri ile paydaş olduğu dava konusu 29 parça taşınmazda müstakil malik olacak şekilde paylaşım yapılacağı ve buna göre müstakil tapuların oluşacağı düşüncesiyle vekalet verdiğini ancak taşınmazlar yine paylı kaldığı gibi kendisine değersiz yerlerin verildiğini, vekilin vekalet görevinin kötüye kullanıp, talimatlara aykırı hareket ederek devirler yaptığı iddiasıyla eldeki davayı açmıştır.
Mahkemece, davacının hukuki yararının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu 28 parça taşınmazda davacı, davalılar ve dava dışı Ş. M.’in 1/6 şar hisse ile paydaş oldukları, dava konusu 4818 parsel sayılı taşınmazda ise davacının 1/2 hissesinin bulunduğu, davacı tarafından 11/01/2011 tarihinde vekil tayin edilen dava dışı C. S. tarafından 20/4/2011 tarihinde yapılan satım ve hisse tevhidi işlemleri sonucu dava konusu …. parsellerin 4/6 payının davacı adına, diğer taşınmazların 4/6 payının davalılar adına tescil edildiği, dava konusu 4818 parsel sayılı taşınmaz kaydında ise herhangi bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki; Türk Medeni Kanunu’nun 1025. maddesi gereğince aynî hakkın yolsuz olarak tescil edilmesi/tescilin yolsuz olarak değiştirilmesi nedeniyle aynî hakkının zedelendiğini iddia eden davacının eldeki davayı ikame etmede hukuki yararının bulunduğu kuşkusuzdur.
Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda, davacının iddiası ve yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda hükme yeterli araştırma ve inceleme yapıldığını söyleyebilme imkanı bulunmamaktadır. Zira mahkemece, vekil tarafından davacının iradesine ve talimatlarına aykırı şekilde işlem yapılıp yapılmadığı yeterince irdelenmediği gibi vekilin davalılarla birlikte el ve işbirliği içerisinde, davacıyı zarara uğratmak amacıyla hareket edip etmediği de kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya konulmamıştır.
Hal böyle olunca; davacının eldeki davayı açmada hukuki yararının bulunduğu gözetilerek yukarıda açıklanan ilke ve olgular uyarınca gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Davacı tarafın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü 6100 sayılı HMK’nun 3/2 maddesi göndermesi ile 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 08.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.