Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2019/6596 E. , 2021/5545 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No: 2019/6596
Karar No: 2021/5545
TEMYİZ EDEN (DAVACI) : …
VEKİLİ : Av. …
KARŞI TARAF (DAVALI) : … Bakanlığı
VEKİLLERİ : Huk. Müş. Av. …
İSTEMİN_KONUSU : …. İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacı tarafından; Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapılan ameliyatta uygun teşhisin konulamadığı, bir adet omurunun gerekmediği halde alındığı ve kaybedildiği, bu nedenle hastalığının tam olarak tespit imkanının ortadan kalktığı, hareket yeteneğinin önemli oranda azaldığı, bütün bu süreçler hakkında bilgiendirilmediği iddiasıyla 250.000,00 TL maddi, 100.000,00 TL manevi tazminatın 12/01/2009 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesince; olayla ilgili olarak Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen raporda, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde gerçekleştirilen teşhis ve tedaviye ilişkin olarak davalı idareye atfı kabil bir hizmet kusuru bulunmadığı yönünde görüş bildirildiğinden, davacının geçirdiği operasyon sonucunda meydana gelen zarar bakımından idareyi maddi ve manevi tazminat ödemekle yükümlü kılacak herhangi bir ağır hizmet kusuru bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacı tarafından; davanın konusu ile Mahkemenin incelediği ve bilirkişiye incelettiği konuların farklı olduğu, Mahkeme tarafından sadece hareket kısıtlılığı ile sonuçlanan ameliyatın hatalı olup olmadığının incelendiği, ancak olayda teşhis amaçlı yapılan ameliyatta ağır kusur nedeniyle teşhis imkanının ortadan kaldırıldığı, alınan materyalin kaybedilmiş olmasının manevi zarara yol açtığı ve gerekmediği halde 23 seans radyoterapi almak zorunda kaldığı, ameliyattan önce yalnızca biyopsi yapılacağını bildiği, omurga ameliyatı hakkında rızasının alınmadığı belirtilerek temyiz isteminin kabulü ile kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından; bazı ameliyatlar esnasında hastadan ayrıca biyopsi alınarak patolojik inceleme yapılabildiği, davacıdan bu uygulama kapsamında biyopsi alındığı, doğru teşhis için biyopsi incelemesinin diğer tetkiklerle desteklenmesi gerektiği belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kısmen kabulü, kısmen reddi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 17. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacının duruşma istemi yerinde görülmeyerek işin gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE :
A) Temyize konu kararın maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının incelenmesi:
İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen kararın maddi tazminat isteminin reddine yönelik kısmı usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
B) Temyize konu kararın manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının incelenmesi:
MADDİ OLAY :
Davacı, 10/11/2008 tarihinde bel ağrısı ve kilitlenme şikayetiyle İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvurmuş, L2 kemiğinin gövde kısmında lezyon saptanmıştır. Burada iğne biyopsisi yapılmış, ancak biyopsi örneği yetersiz bulunmuştur. Söz konusu incelemeye ilişkin olarak bulguların plazmositom (kemik iliğindeki plazma hücrelerinden gelişen tümör) varlığını düşündürdüğü yönünde tıbbi görüş bildirilmiştir.
Davacıya bu hastanede kifoplasti (kamburluğu düzeltme işlemi) planlanmış, ancak operasyon hazırlığı tamamlanmasına rağmen davacının sinüzit olması nedeniyle kontrol önerilerek taburcu edilmiştir. Dosyadaki belgelere göre davacının bu hastaneye başka bir müracaatı bulunmamaktadır.
Davacının 17/12/2008 tarihinde başvurduğu Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki MR incelemesinde bel fıtığının başlangıç aşamasına ilişkin bulgular saptanmıştır.
Davacı, 12/01/2009 tarihinde L2 vertebra kitlesi (kanser şüphesi) tanısı ile biyopsi için örnek alınmak üzere opere edilmiştir. Yapılan ameliyatta “T12-L1-L3-L4 posterior torakolomber stabilizasyon+L2 total laminektomi+L2 pedikülünden korpusa girilerek biyopsi alınması+sahaya allogreft ve otogreft kemik füzyon amaçlı uygulanması” işlemleri gerçekleştirilmiştir. Patoloji sonuç takibi ve 45 gün sonra kontrol önerilerek taburcu edilmiştir.
Davacı, beyanına göre patoloji raporuna yönelik talepte bulunmasına rağmen bunu temin edememiştir.
09/03/2009-08/04/2009 tarihleri arasında Medical İnternational Hastanesinde 23 seans radyoterapi alan davacıya 04/09/2009 tarihinde GATA Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi tarafından spondiloz (kireçlenme) tanısı konulmuş ve safra kesesinde taş tespit edilmiştir. Burada düzenlenen epikrize göre de dava konusu ameliyattan sonra çıkarılan kitlenin plazmasitomla uyumlu olduğu söylenmiştir.
Davacının biyopsi örneğinin kaybolması ile alakalı iddiası kapsamında yürütülen disiplin soruşturması kapsamında düzenlenen 27/04/2010 tarihli inceleme raporunda, omurga kemiğinden alınan materyalin patoloji bölümüne götürüldüğü esnada kaybedildiği tespit edilmiş ve bu doğrultuda ilgili personel hakkında disiplin cezaları tesis edilmiştir.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesince düzenlenen … tarihli özürlü sağlık kurulu raporunda kronik böbrek hastalığı, soliter plasmositom tanıları ile özür durumuna göre tüm vücut fonksiyon kaybı oranı %66 olarak belirlenmiştir.
Davacı tarafından, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki teşhis ve tedavide hizmet kusuru bulunduğu iddiasıyla davalı idareye karşı maddi ve manevi tazminat istemiyle … Hukuk Mahkemesinde açılan davanın görev yönünden reddine karar verilmesi üzerine bakılan dava açılmıştır.
İdare Mahkemesince olayda davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla bilirkişiliğine başvurulan … Kurumu … İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen … tarih ve … karar numaralı raporda; “hastanın sırtında epidermal kist?, dev komedon? olması nedeniyle Dahiliye ile konsülte edildiği, elektif koşullarda cerrahi eksizyon önerildiği, preop gerekli konsültasyonlar ve tetkikler yapılarak 12.01.2009 tarihinde L2 vertebra kitlesi tanısı ile opere edildiği, T12- L1-L3-L4 posterior torakolomber stabilizasyon + L2 total laminektomi + L2 pedikülünden korpusa girilerek biyopsi alınması + sahaya allogreft ve otogreft kemik füzyon uygulanması ameliyatı yapıldığı, söz konusu ameliyatın endikasyonunun ve uygulama şeklinin tıp kurallarına uygun olduğu, ancak ameliyat sırasında alınan biyopsi numunesinin kaybedilmesinin tıp kurallarına uygun olmadığı, halihazır durumda hastalığın herhangi bir nüks ya da metastaz bulgusu olmadığı cihetle; bu kusurlu eylemin tedavide gecikmeye ya da yetersiz tedaviye neden olmadığı, biyopsi numunesinin kaybedilmesi nedeniyle histopatolojik tanı konulamayan hastada yapılan PET BT ve diğer radyolojik incelemelerde başka biyopsi alınacak odak olmaması, lezyonun tek bir kemikte sınırlı olması nedeniyle, klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucu plazma hücreli tümör soliter plazmositom kabul edilerek radyoterapi verilmesinin tıbben uygun bir seçenek olduğu, ameliyat bölgesinde tanımlanan ağrı ve hareket kısıtlılığının bu tür ameliyatlardan sonra görülebilen herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmalden kaynaklanmayan bir durum olarak nitelendirildiği, söz konusu şikayetler nedeniyle kişiye fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulanmış olduğu, kişiye uygulanan cerrahi tedavilerin, radyoterapinin ve fizik tedavinin tıp bilimince genel kabul görmüş ilke ve kurallara uygun olduğu cihetle; söz konusu eylemleri gerçekleştiren sağlık görevlilerine atfı kabil bir kusur bulunmadığı” yönünde görüş bildirilmiştir.
Mahkemece anılan rapor doğrultusunda, davalı idarenin ağır hizmet kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, mahkemece, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
Esasen, Anayasa’nın 56. maddesi de Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemek ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları denetleyerek yerine getirmek ile ilgili pozitif bir yükümlülük getirmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009).
11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.” hükmü yer almaktadır.
5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan “Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)”nin “Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; “Mesleki standartlar” başlıklı 4. maddesinde; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir.
Sözleşmenin “Muvafakat” başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir.
01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği’nin davacıya tıbbi müdahale yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan haliyle 15. maddesinde, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir. …”, 22. maddesinin birinci fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.”, “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik’te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır.
Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerin riskleriyle ilgili olarak aydınlatılması ve rızalarının alınmasını gerektirmekte olup, aydınlatma ve rızanın alınmaması hali, sağlık hizmetinin kusurlu yürütüldüğü sonucunu doğurmaktadır.
Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli ve idari faaliyetin niteliği gözetilerek hakkaniyetli bir tutarı aşmaması gerekmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Dosyada mevcut bilirkişi raporu irdelendiğinde, ortaya çıkan zararlı sonucun meydana gelmesinde idarenin herhangi bir hizmet kusuru bulunmadığı anlaşıldığından, davacının “teşhis ve tedavi sürecinin usulüne uygun bir şekilde gerçekleştirilmediği” iddiasına dayalı manevi tazminat talebinin yerinde olmadığı sonucuna varılmıştır.
12/01/2009 tarihli ameliyat öncesinde aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediği iddiası yönünden;
Dosya içerisinde yer alan hastane kayıtları incelendiğinde, 11/01/2009 tarihinde davacının “L2 vertebra kitlesi teşhisi/öntanısı ile tedavi görmekteyim.” ibaresini taşıyan bilgilendirilmiş onay formunu imzaladığı, ertesi gün yapılan operasyonun kapsamının ise; yukarıda aktarıldığı üzere, sadece omurgadaki kitleye yönelik olmadığı görülmektedir.
Bu durumda; söz konusu tıbbi müdahalenin kapsamı ve riskleri anlatılarak davacıdan yazılı muvafakat alınmamış olması hâlinde, yukarıda aktarılan mevzuat hükümleri uyarınca davacının aydınlatılma ve onay verme hakkı elinden alınmış olacağından ve bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, yürütülen sağlık hizmetinin gereği gibi işletilmediği konusunda davacıda endişe ve üzüntüye yol açacağından, davacının manevi tazminat talebinin, zararın ve idari faaliyetin niteliği de gözetilerek yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ameliyatta alınan biyopsi örneğinin kaybedilmesi nedeniyle manevi tazminat istemi yönünden;
Hükme esas alınan bilirkişi raporunda yer verilen değerlendirmeler bağlamında tedavi süreci bir bütün olarak değerlendirildiğinde, dava konusu operasyonda alınan parçanın kaybedilmesinin hastalığın seyrine doğrudan etkisinin bulunmadığı görülmekle birlikte, ilgili personele disiplin cezası verilmesiyle sonuçlanan olayın da davacıda sağlık hizmetinin kötü işletildiği yönünde endişeye yol açtığı, ayrıca gerçek teşhisi hiçbir zaman öğrenememesi sonucunu doğuracağı açıktır. Dolayısıyla biyopsi örneğinin kaybedilmesi şeklindeki hizmet kusuru nedeniyle duyulan elem ve ızdırabın da yukarıda belirtilen ilkeler gözetilerek tazmini gerekmektedir.
Bu itibarla, davacının manevi tazminat isteminin reddedilmesinde hukuki isabet görülmemiştir.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacının temyiz isteminin kısmen kabulüne, kısmen reddine,
2. Temyize konu … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının, maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının ONANMASINA, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının BOZULMASINA,
3. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine,
4. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (on beş) gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 15/11/2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.