YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/5368
KARAR NO : 2014/12928
KARAR TARİHİ : 04.07.2014
MAHKEMESİ : İSTANBUL 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ : 20/10/2011
NUMARASI : 2005/367-2011/397
Taraflar arasında görülen davada İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 20/10/2011 tarih ve 2005/367-2011/397 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, davalı kurumun eski unvanının Başbakanlık Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı olduğunu, davalı ile İ…Bankası TAŞ arasındaki anlaşma gereğince 1987 yılı ihraçlı PTT tahvilleri ile GAP gelir ortaklığı senedi satın alındığını, ancak yapılan sözleşmeye rağmen davalının diğer paylarını gecikmeli olarak ödediğini, bu kapsamda İstanbul 2 Asliye Ticaret Mahkemesi nezdinde açmış oldukları munzam zarar davasının kabul kararı ile sonuçlanıp kesinleştiğini, hüküm altına alınan bedelin en son 2005 yılı içerisinde tahsil edildiğini, tahsilattan önce İstanbul 8. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde 1999 tarihinde açılan davada 1994 yılı ve sonrasına ait munzam zararların talep edildiğini ancak mahkemece yapılan yargılama sonunda ilk açılan davada hüküm altına alınan bedelin henüz tahsil edilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiğini, bu kapsamda hüküm altına alınan bedelin tahsil edilmiş olması itibariyle 1994 ve sonrasında ait munzam zarar bedelinin istenmesinin mümkün hale geldiğini ileri sürerek, 67.000.000 TL munzam zarar bedelinin avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılama sırasında vermiş olduğu ıslah dilekçesiyle bu talebini 67.263.095,62 TL’ye yükseltmiştir.
Davalı vekili, davanın zaman aşımı sebebiyle redine karar verilmesinin gerektiğini, daha önce açılan ve İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından karara bağlanan dava ile kesin hüküm oluştuğunu ve davanın kesin hüküm sebebiyle reddinin gerektiğini, davanın müvekkili aleyhine açılıp görülmesinin mümkün olmadığını, müvekkili kurumun herhangi bir kusur ve sorumluluğunun söz konusu olmadığını, faize faiz yürütülmek suretiyle sonu gelmeyen munzam zarar hesaplamaları yapıldığını bildirerek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 105 inci maddesinde düzenlenen munzam zararın, para borcunun alacaklısının gecikme nedeniyle faizle karşılanmayan zararını giderme amaçlı bir ödeme niteliğinde olduğu, bu tazminatın gecikme faizi ile karşılanamayan zarara ilişkin olduğundan ek tazminat mahiyetinde olduğu, davacı bankanın 31.03.1994 talep tarihi itibariyle alacağını tahsil edebilseydi, bu kaynağı müşterilere kredi vermek suretiyle satarak bir kazanç sağlaması mümkünken ödeme yapılmadığından bu kazançtan mahrum kaldığı, bu sebeple munzam zararın tarifi gereği borcun ödenmesi gereken 31.03.1994 tarihinden ödemenin tamamlandığı 27/06/2005 tarihine kadar olan dönemde davacının kredi vermekten doğan kazanç kaybının hesaplanması gerekmekle birlikte davacı bankaya 15.03.2001 tarihi itibariyle TMSF tarafından el konulmakla bu tarihten sonra artık bu paranın plasman olarak kullandırılamayacağı gözetildiğinde davanın kısmen kabulünün gerektiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile 22.113.583,95 TL’nin 21.486.883,19 TL’lik kısmına dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1- Dava, davalı kurumun, PTT tahvilleri ve GAP gelir ortaklığı senetleri kar paylarını geç ödediği iddiasından kaynaklanan munzam zarar istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkili kuruma devredilen İktisat Bankası A.Ş. tarafından, 1987 yılında davalı kurumdan PTT tahvilleri ve GAP gelir ortaklığı senetleri satın alındığını, ancak davalının ödemeleri geç yapması sonucunda munzam zararlarının oluştuğunu, bu kapsamda 1994 yılında munzam zarar istemine ilişkin olarak açmış oldukları davanın kabul kararı ile sonuçlandığını, hüküm altına alınan bedelin 2005 yılında tahsil edildiğini, 1994 yılından sonra munzam zararlarının devam ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açmış, 1994 ile 2005 tarihleri arasında oluştuğunu iddia ettiği munzam zararlarını talep etmiştir.
Ticari hayatta, kişi ve kurumların, alacak borç ilişkileri dahilinde, karşılıklı edimlerini ifa aşamasında temerrüde düşmeleri halinde, para alacaklısı yönünden temerrüt faizi ile giderilemeyen birtakım ekstra zararların oluşması mümkündür. İşte bu nitelikte, temerrüt faizini aşan ek (munzam) zararların varlığı halinde dava yolu ile talep edilmesi olanaklı olup, bu konuda açılacak olan davalarda ispat külfeti, munzam zarara uğradığını iddia eden davacıya aittir. Ancak önemle vurgulanmalıdır ki; munzam zarar alacağının tespiti konusunda anapara alacağının ve temerrüt faizinin tahsil edilmiş olmasına gerek bulunmamaktadır. Bu haliyle temerrüt oluştuktan sonra her aşamada munzam zarar iddiasının ileri sürülmesi mümkündür. Yapılan bu açıklamalardan sonra bir diğer önemli husus ise munzam zararın da bir sınırının olmasının gerektiği yönündeki düşüncelerdir. Şüphesiz ki munzam zarar kavramı da diğer alacak hakları gibi belirli bir zaman aşımına tabi tutulacaktır. Bu kapsamda zararın sınırının tespiti yönünden çok önemli olan bir diğer husus ise munzam zararın da munzam zararının olmayacağı yönündeki ilkedir. Para alacaklısının munzam zarar iddiası ile açmış olduğu dava sonunda elde ettiği miktarın munzam zararının talep edilebilmesi mümkün değildir. Eş söyleyişle, hüküm altına alınan miktarın tahsiline kadar geçen süre zarfında, temerrüt faizi uygulaması ile yapılması düşünülen başkaca yatırım alternatiflerinin altında getiri sağlanacağı yönündeki bir iddianın dinlenilmesi mümkün değildir. Buna koşut olarak, para alacaklısının para alacağını ve faizini tam olarak tahsil ettikten sonra açmış olduğu munzam zarar davasında hüküm altına alınan munzam zarar bedeli sonrasında işleyen süre zarfında munzam zararın oluşmaya devam ettiği yönündeki bir iddianın dinlenilebilmesi de mümkün değildir. Görüldüğü üzere anapara alacağı ve faiz alacağının tam olarak tahsil edilmesi halinde, munzam zarar alacağına sadece bir kez hükmedilebilmekte, bunun dışında sürekli olarak devam edegelen bir munzam zarar iddiası mümkün olmamaktadır. Aksi düşüncenin benimsenmesi durumunda, herhangi bir para alacağının geç tahsili halinde, sonsuza kadar uzayan bir munzam zarar silsilesinin varlığı ile karşılaşmak olası hale gelebilecektir. Bu kapsamda alacaklı, çok uzun yıllar boyunca munzam zararının varlığını ileri sürmeye devam edebilecektir.
Yapılan genel mahiyetteki bu açıklamalardan sonra somut olaya dönecek olursa, dava dilekçesi ve dosya içeriği itibarı ile davacı vekilinin genel olarak daha önce hüküm altına alınan munzam zarar sonrasında tahsil edilmeyen anapara alacağı ya da faiz alacağından bahsetmeksizin, munzam zararın devam etmekte olduğu yönünde iddialarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda Dairemizce yapılan geri çevirme işlemi sonrasında dosyaya eklenen İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin dava dosyası incelendiğinde, dava dilekçesinde PTT tahvilleri ve GAP gelir ortaklığı paylarının 17 ile 30 gün arasında geç tahsil edildiği iddiasına yer verildiği görülmektedir. Buna karşın dosya evrakı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacı vekilinin istemlerini tam olarak hangi temele dayandırdığı anlaşılamamaktadır. Bu konuda mahkemece alınan bilirkişi raporlarında da herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir. Bu durumda mahkemece, öncelikle davacı vekilinden alacak kalemlerinin dayanaklarını açıklaması, müvekkili kurumun dava tarihi itibariyle anapara ve faiz alacağının bulunup bulunmadığını bildirmesinin istenmesi ve bu şekilde alacağın dayanaklarının belirlenmesi sonucunda, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda, munzam zararın da munzam zararının olmayacağı yönündeki genel ilkeden hareketle sonuca gidilmesi gerekirken, değinilen hususa temas edilmeksizin, hatalı ve eksik bilirkişi raporlarına dayalı olarak hüküm kurulması doğru görülmemiş, hükmün bozulması gerekmiştir.
2- Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, bozma neden ve şekline göre davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 04.07.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.