Yargıtay Kararı 11. Hukuk Dairesi 2014/9460 E. 2014/16733 K. 04.11.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 11. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2014/9460
KARAR NO : 2014/16733
KARAR TARİHİ : 04.11.2014

Y A R G I T A Y İ L A M I

MAHKEMESİ : ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen davada … (Kapatılan) 9. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 01/04/2014 tarih ve 2013/401-2014/86 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Dr. … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin davalı banka şubesinde mevduat hesabı bulunduğunu, 10.09.2008 tarihinde 74.975,70 TL’nin bu hesaptan yatırım fonuna aktarıldığını, ancak dava dışı banka personelince hesabına haksız olarak girilerek bu paranın çekildiğini, başka müşterilerin hesaplarından da para çekildiğini, bankaların işlemlerini kendi çalışanları ile yürütürken 3. kişilere verdikleri zarardan BK’nın 55 ve 100. maddeleri gereği sorumlu olduğunu ileri sürerek, şimdilik 10.000 TL’nin 10.09.2008 tarihinden itibaren bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı üzerinden davalıdan tahsilini talep ve dava etmiş, Yargıtay bozma ilamından sonra davasını ıslah etmiştir.
Davalı vekili, davaya konu tutarla likit fon alındığını, aynı gün bu tutarın mudiye ait başka bir hesaba aktarılarak fiş ile çekildiğini, fiş üzerindeki imzanın davacıya ait olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davanın reddine dair verilen karar Dairemizin 11.09.2013 tarih, 2012/17283 E. 2013/15399 K. sayılı ilamı ile bozulmuş, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, davacının davalı banka hesabındaki 75.000,00 TL’nin davalı bankanın personeli tarafından çekilerek zimmetine geçirildiği, davalı bankanın soruşturduğu kişilerin seçiminde gerekli özeni göstermesi, şube içi denetim yolları ile personelini ve işlemlerini denetlemesi gerektiği, davalı bankanın hafif kusurlarından dahi sorumlu olduğu, davacının önceden davalı bankanın personeline boş para çekme fişini imzalayarak vermiş olmasının sonuca etkili olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, 75.000,00 TL’nin 10.09.2008 tarihinden itibaren devlet bankalarınca mevduata uygulanan en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsiliyle karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki (2) nolu bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.
2- Davacı, davalı banka nezdinde açılmış olan hesabında bulunan paranın bilgisi ve izni dışında çekilmesi nedeniyle uğradığı zararın tahsili istemiyle dava açmış, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 10.000,00 TL’nin faiziyle birlikte tahsilini talep etmiş, davanın reddi kararı ve bu kararı davacı vekilinin temyizi üzerine dairemizce yapılan inceleme sonucu karar 11.09.2013 tarihinde davacı lehine bozulduktan sonra, davacı vekili 14.02.2014 tarihli dilekçesi ile davayı ıslah ederek toplam 75.000,00 TL alacağının tahsilini istemiş, mahkemece ıslah edilen miktar yönünden de davanın kabulüne karar verilmiştir. 1086 sayılı HUMK’nın 84. maddesi ve 6100 sayılı HMK’nın 177 ve devamı maddeleri uyarınca ıslah ancak tahkikatın sona ermesine kadar, Yargıtay HGK’nın 04.02.1948 tarih 1944/10 E 1948/3 K. sayılı kararına göre de, ıslah tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabilir. Dairemizin yerleşik içtihatları uyarınca, Yargıtayca hüküm bozulduktan sonra ıslah yapılamaz. Mahkemece ıslah talebinin bozmadan sonra yapıldığı nazara alınmaksızın geçerli ıslah talebi varmış gibi ıslah edilen miktar yönünden de davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle davalı yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, 04.11.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dairemizin muhterem çoğunluğunca (2) no.lu bentte açıklanan bozma gerekçesine katılmaya olanak görmüyorum. Çünkü, kararda sözü edilen 4.2.1948 gün ve 10-3 sayılı İBK, içtihadı birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı olarak değerlendirilmelerine ilişkin temel prensip de gözetilerek, bir hükmün Yargıtay tarafından bozulmasından sonra, Yargıtay’ın bozma kararını nafile kılmaya ya da bozma ve öncesindeki yargılama sürecini tümüyle boşa çıkarmaya yönelik olarak davanın kamilen (bütünüyle) ıslahına olanak vermeyen bir karar olarak algılanmalı ve bu sınırlı çerçeve içerisinde uygulanmalıdır. Söz konusu kararın aydınlatıcı gerekçesinde, belirtilen bu hususun açıklıkla işlenmiş olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim, ıslahın, HUMK’nun 84. maddesinde tanımlandığı şekliyle soruşturma ve yargılama bitinceye kadar yapılabileceği yolundaki yasa hükmü de bu yorumu destekler niteliktedir. Söz konusu hükümdeki “soruşturma” ve “yargılama” sözcüklerinden kastedilenin, belli vakıalara dayalı olarak açılmış bir davadaki, bu vakıalarla sınırlı soruşturma aşamasını ve bu aşamayı noktalayan, yapılan soruşturma sonuçlarına dayalı olması gereken hükümle birlikte sona eren yargılama aşamasını tanımladığında kanımca duraksanmamalıdır.
Gerçekten de, bu şekilde sonuçlanan yargılama sonucu verilen hükmün, şu ya da bu nedenle Yargıtay tarafından bozulmasından sonra, bozma kararından da esinlenilerek, dava dayanağı vakıaların tümüyle değiştirilmesine, geliştirilmesine yahut yeni vakıaların öne sürülmesine, bir başka deyimle önceki yargılama sürecinin kısmen yahut tamamen yok sayılmasına yol açacak nitelikte bir usul işlemine, yani davanın kamilen ıslahına cevaz verilmemelidir ve yukarda sözü edilen ve sonuçları ile bağlayıcı nitelikte bulunan İBK da, tam da bu amaca hizmet eder niteliktedir.
Ancak, somut davada, Yargıtay bozma kararından sonra müddeabihin artırılmış olması, yukarda sözü edilen anlamda sonuç doğurmaya elverişli ve kamilen ıslah niteliğinde bir usul işlemi sayılamayacağı gibi, HUMK’nun 87. maddesinin “Müddei, ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez.” şeklindeki son tümcesinin, hakkın elde edilmesini zorlaştırdığı ve davacıyı ikinci kez dava açmaya zorladığı, bu durumun Anayasa’nın hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığı gerekçeleriyle, Anayasa Mahkemesi’nin 07.11.2001 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 20.07.1999 tarihli kararıyla iptal edilmesi nedeniyle davadaki talep sonucunun kısmi ıslah yoluyla artırılması usulen olanaklı hale geldikten sonra yukarda sözü edilen İBK’nın sınırlı konusu itibariyle gerek somut dava ve gerekse benzer davalar bakımından uygulanmasına ve yerel mahkeme kararının bu nedenle bozulmasına ilişkin Dairemiz çoğunluğunun değerlendirmesine katılmaya olanak görmüyorum.