Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2019/6582 E. , 2021/2424 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2019/6582
Karar No : 2021/2424
TEMYİZ EDEN (DAVACI) : …
VEKİLİ : Av. …
KARŞI TARAF (DAVALI) : …Üniversitesi Rektörlüğü / …
VEKİLİ : Av. …
İSTEMİN_KONUSU : …İdare Mahkemesi’nin …tarih ve E:…, K:…sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacının, vücudunda oluşan romatizmal ağrılar ve rahatsızlıklar şikayetiyle 11/06/2013 tarihinde gittiği Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi romatoloji servisinde yapılan enjeksiyon neticesinde sağ bacağının tamamının kalçadan itibaren karıncalanmaya, uyuşmaya ve hissizleşmeye başladığı ve sağ bacağını kullanamaz hale geldiğinden bahisle oluşan zarara karşılık 50,000,00 TL maddi ve 100.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 150.000,00 TL tazminatın olay tarihi olan 14/06/2013 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmektedir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: …İdare Mahkemesinin …tarih ve E:…, K:…sayılı kararıyla; alınan Adli Tıp Kurumu raporu ile kas içine enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı sonucu nadir de olsa sinir hasarına neden olabildiği ve enjeksiyon uygulanmasında herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak değerlendirileceği sonucuna ulaşılmış olması, başka bir ifadeyle mevcut zararın idarenin hizmet kusuru nedeniyle değil, komplikasyon sonucu meydana gelmiş olduğu sonucuna ulaşılmış olması karşısında hizmet kusuru bulunmayan davalı idarenin maddi ve manevi tazmin yükümlülüğü de bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENİN_İDDİALARI : Davacı tarafından, Adli Tıp Kurumu raporunun hükme esas alınabilecek yeterlilikte olmadığı, üniversitelerin ilgili anabilim dalında görevli öğretim üyelerinden oluşan heyetten rapor alınması gerektiği, yapılan enjeksiyon neticesinde sağ bacakta sinir hasarı olduğu zarar ile fiil arası illiyet bağı bulunduğundan davanın kabulü gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Davacının temyiz isteminin kısmen kabulü ile Mahkeme kararının manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
A) Temyiz İstemine Konu Mahkeme Kararının, Maddi Tazminat İsteminin Reddine İlişkin Kısmı Yönünden İncelenmesi:
HUKUKİ DEĞERLENDİRME;
Davacı tarafından, anılan Mahkeme kararının maddi tazminatın reddine ilişkin kısmının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
Temyize konu mahkeme kararının, maddi tazminatın reddine ilişkin kısmında, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesinde belirtilen bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, davacının bu kısma yönelik temyiz istemi yerinde görülmemiştir.
B) Temyiz İstemine Konu Mahkeme Kararının, Manevi Tazminat İsteminin Reddine İlişkin Kısmı Yönünden İncelenmesi:
İNCELEME VE GEREKÇE :
MADDİ OLAY :
1951 doğumlu, olay anında 52 yaşında olan davacı tarafından 11/06/2013 tarihinde vücudunda oluşan romatizmal ağrılar ve rahatsızlıklar şikayetiyle Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi romatoloji servisine başvuru yapılmış, başvuru sonucu Uz.Dr…. tarafından muayene edilmiş, hastanede yatarak tedavi edilmesine karar verilmiş, romatoloji servisinde yer olmadığından dolayı, davacının yatışı endokrin servisine yapılmış ve tedavisine bu serviste başlanılmış, tedavi süresince sürekli olarak kalça bölgesinden ağrı kesici enjeksiyonlar yapılmış, 14/06/2013 tarihinde hemşire …tarafından yine ağrı kesici enjeksiyon yapılmış, ancak enjeksiyon yapılır yapılmaz davacının sağ bacağının tamamı kalçadan itibaren, karıncalanmaya, uyuşmaya ve hissizleşmeye başlamış, bunun üzerine endokrin servisi doktorları bacağa müdahalede bulunmuş, doktorlar uyuşan bacağa iğne batırmak suretiyle, his olup olmadığını kontrol etmiş ancak davacı, ayağına birden fazla kez iğne batırılmasına rağmen hiçbirinde bir his duymamış, bunun üzerine nöroloji ve fizik tedavi doktorları tarafından da muayene edilen davacı iyileşme olanağı kalmadığından meydana gelen zararda idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle 50,000,00 TL maddi ve duyulan elem ve ızdırap karşılığı olarak da 100.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 150.000,00 TL tazminatın olay tarihi olan 14/06/2013 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle 02/05/2014 tarihinde yapılan başvurunun reddi üzerine 03/07/2014 tarihinde bakılmakta olan dava açılmıştır.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
Diğer taraftan, idarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu da tartışmasızdır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009).
11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde, “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.” hükmü yer almaktadır.
5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan ve 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan “Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)”nin “Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde, “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; “Mesleki standartlar” başlıklı 4. maddesinde, “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir.
Diğer taraftan, Sözleşmenin “Muvafakat” başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir.
01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği’nin davacıya tıbbi müdahale yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan haliyle 15. maddesinde, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir…”, 22. maddesinin 1. fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.”, “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik’te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır.
Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerin riskleriyle ilgili olarak aydınlatılması ve rızalarının alınmasını gerektirmekte olup, aydınlatma ve rızanın alınmaması hali, sağlık hizmetinin kusurlu yürütüldüğü sonucunu doğurmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Davacının sağ bacağındaki his kaybının veya başkaca herhangi bir araz bulunup bulunmadığı, davacının bilirkişilerce yapılacak muayenesi sonucu elde edilecek bilgilerin birlikte değerlendirilerek varsa söz konusu arazların Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi romatoloji servisinde 14/06/2013 tarihinde yapılmış olan enjeksiyondan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, davacının varsa söz konusu arazlarının kalıcı olup olmadığı, uzuv zaafı, tatili oluşturup oluşturmadığı ile zaafın oranının ne olduğu, söz konusu tıbbi muamelelerde Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji Servisi personelinin kusurunun bulunup bulunmadığı, kusurları varsa kusur oranının tespiti maksadıyla alınan Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’nun …tarih ve …sayılı raporunda; “…1951 doğumlu …hakkında düzenlenen adli ve tıbbi belgelerin incelemesinde; bir haftadır öksürük + balgam (gri renkli) şikayetleri olması üzerine yatarak tedavi gördüğü davalı sağlık kuruluşunda hastaya ağrı endikasyonu ile Diclomec IM uygulanmış olduğu, ağrının tedavisi için yapılan uygulamalar arasında söz konusu tedavi şeklinin uygulanan yöntemlerden biri olduğu, bunun yanı sıra kas içine enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı sonucu nadir de olsa sinir hasarına neden olabildiğinin ve enjeksiyonun tekniğine uygun yapılması halinde bile bu durumun öngörülemeyecek bir şekilde ortaya çıkabildiğinin tıbben bilindiği, dava konusu olayda enjeksiyonun yapılış tekniğinin yanlışlığı veya uygulanan bölgenin uyumsuzluğu yönünde herhangi bir tıbbi delil tanımlanmadığı, dolayısıyla bu durumun herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak nitelendirildiği, bahse konu komplikasyon erken dönemde tespit edilip gerekli konsultasyonlar yapılarak uygun tedavilerin başlanmış olduğu, komplikasyon yönteminin uygun olduğu cihetle; dava konusu olayda kişinin tedavisine katılan sağlık görevlilerinin uygulamalarının tıp bilimince genel kabul görmüş ilke ve kurallara uygun olduğu, dolayısıyla ilgili sağlık çalışanlarına atfı kabil kusur bulunmadığı” yönünde görüş verilmiştir. Davacı hakkında düzenlenen EMG raporları incelendiğinde sağ bacakta sinir dejenerasyonun oluştuğu açıkça görülmektedir.
Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere ya da kişilerin vücut bütünlüğünde meydana gelen sakatlık haline, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini mevzuata ve hizmet gereklerine uygun olarak tam ve eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır.
Söz konusu Adli Tıp Kurumu raporunda, davacıda gelişen siyatik sinir hasarının enjeksiyon uygulamasının komplikasyonu olarak kabul edilmesi ve enjeksiyonun hatalı bölgeye uygulandığına dair dosya içerisinde delil bulunmaması karşısında, davacıda meydana gelen sinir hasarının oluşmasında davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu açıkça ortaya konulamadığından maddi tazminata hükmedilmesi koşulları oluşmamakla birlikte, enjeksiyon uygulamasından önce risklerin anlatılıp davacıdan yazılı onamın alınmamış olması durumunda, yukarıda aktarılan mevzuat hükümleri uyarınca davacının aydınlatılarak onay verme hakkı elinden alınmış olacağından bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle uğranılan manevi zararın, manevi tazminatın, zenginleşme aracı olamayacağı ilkesi de gözetilerek takdiren belirlenecek makul bir miktarın ödenmesine hükmedilmesi suretiyle karşılanması gerekecektir.
Bu itibarla Mahkemece, davalı idare tarafından davacıya enjeksiyonun sonuçlarının ve olası komplikasyonlarının anlatıldığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair yazılı ve imzalı aydınlatılmış onamının alınıp alınmadığı araştırılarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken bu durum araştırılmadan, eksik inceleme ile manevi tazminat talebinin reddinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacının temyiz isteminin kısmen kabulüne, kısmen reddine,
2. Yukarıda özetlenen gerekçeyle davanın reddi yolundaki temyize konu …İdare Mahkemesi’nin …tarih ve E:…, K:…sayılı kararının, manevi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının BOZULMASINA, maddi tazminat isteminin reddine ilişkin kısmının ONANMASINA,
3. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkeme’ye gönderilmesine,
4. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20/05/2021 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
(X)-KARŞI OY:
Dava konusu olaya ilişkin olarak Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulu’nun …tarih ve …sayılı raporunda; “…1951 doğumlu Muhammet Şekerci hakkında düzenlenen adli ve tıbbi belgelerin incelemesinde; bir haftadır öksürük + balgam (gri renkli) şikayetleri olması üzerine yatarak tedavi gördüğü davalı sağlık kuruluşunda hastaya ağrı endikasyonu ile Diclomec IM uygulanmış olduğu, ağrının tedavisi için yapılan uygulamalar arasında söz konusu tedavi şeklinin uygulanan yöntemlerden biri olduğu, bunun yanı sıra kas içine enjekte edilen ilaçların doku içi yayılımı sonucu nadir de olsa sinir hasarına neden olabildiğinin ve enjeksiyonun tekniğine uygun yapılması halinde bile bu durumun öngörülemeyecek bir şekilde ortaya çıkabildiğinin tıbben bilindiği, dava konusu olayda enjeksiyonun yapılış tekniğinin yanlışlığı veya uygulanan bölgenin uyumsuzluğu yönünde herhangi bir tıbbi delil tanımlanmadığı, dolayısıyla bu durumun herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmalden kaynaklanmayan komplikasyon olarak nitelendirildiği, bahse konu komplikasyon erken dönemde tespit edilip gerekli konsultasyonlar yapılarak uygun tedavilerin başlanmış olduğu, komplikasyon yönteminin uygun olduğu cihetle; dava konusu olayda kişinin tedavisine katılan sağlık görevlilerinin uygulamalarının tıp bilimince genel kabul görmüş ilke ve kurallara uygun olduğu, dolayısıyla ilgili sağlık çalışanlarına atfı kabil kusur bulunmadığı” yönünde görüş verilmiştir.
Anayasanın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinde, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, “Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, Devletin; herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak, insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getireceği düzenlenmiştir.
Bu düzenlemelerden, tüm vatandaşların yaşama haklarının, devlet güvencesi ve onun pozitif yükümlülüğü kapsamı içinde koruma altında olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen “yaşama hakkı” yalnızca yaşamını sürdürmek anlamında değil “sağlıklı yaşama hakkı”na da sahip olmak anlamındadır.
Enjeksiyon nöropatisine ilişkin olarak Adli Tıp Kurumu raporlarında, nöropatinin, işlemin doğru bölgeye yapılması halinde bile gelişebilen, önlenemeyen ve öngörülemeyen bir komplikasyon olduğu değerlendirmesi yapılmaktadır.
Bu raporlardan, kas içi enjeksiyon uygulamasının, başka rahatsızlıkların tedavisi için başvurulan ancak sonrasında hastada daha önce bulunmayan arazların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilen, bu anlamda ciddi risk taşıyan bir uygulama olduğu anlaşılmaktadır. Hastalara ilaç verilme yollarından biri olan bu uygulama sağlık kuruluşlarında sıklıkla tercih edilmekte, bu yolun belirlenmesi kararı hekimlerce alınmakta, hastanın bu yöntemin tercih edilmesinde iradesi de bulunmamaktadır.
Tıbbi bir hatanın tespit edilememesi durumunda ise, bünyesinde bu denli risk taşıyan ancak vazgeçilemeyen bir uygulama sonucu ortaya çıkan zararın tazmini gerekir.
Adli tıp raporunda herhangi bir kusurlu uygulama olmadığı, komplikasyon olduğu belirtilmiş ise de söz konusu komplikasyon konusunda işlem öncesinde davacının aydınlatılarak onamının alınmadığı, herhangi bir müdahale yapılacaksa ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve oluşabilecek tüm komplikasyonlar hakkında bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabileceğinden sağlık hizmetinin eksik yürütüldüğü maddi ve manevi tazminat isteminin karşılanması gerektiği sonucuna varılmış olup, davacının temyiz isteminin kabulü ile, temyize konu Mahkeme kararının bu gerekçeyle ve tamamen bozulmasına karar verilmesi gerektiği oyuyla çoğunluk kararına katılmıyorum.