Yargıtay Kararı 19. Ceza Dairesi 2016/919 E. 2016/18372 K. 24.05.2016 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 19. Ceza Dairesi
ESAS NO : 2016/919
KARAR NO : 2016/18372
KARAR TARİHİ : 24.05.2016

MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi
SUÇ : 6831 Sayılı Kanuna Aykırılık
HÜKÜM : Düşme, Müsaderenin Reddi

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
I)Katılan vekilinin düşme kararına yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;
Sanığın ölümü nedeniyle verilen düşme kararına yönelik katılan vekilinin temyiz nedenleri yerinde görülmemiş olmakla tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,
II)Katılan vekilinin müsaderenin reddi kararına yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;
Sanık yargılama sırasında vefat etmiş olmakla, davanın sanığın mirasçılarına ihbarından sonra suça konu orman niteliğinde bulunan yerdeki sabit tesislerin müsaderesine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde müsaderenin reddine karar verilmesi,
Kanuna aykırı ve katılan vekilinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden tebliğnameye aykırı olarak HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 24.05.2016 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHİ

Sanık … hakkında; bozma üzerine …. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yeniden yapılan yargılama sonucunda; 24/12/2015 gün, 2014/10 E-2015/805 K sayılı karar ile ölüm nedeniyle kamu davasının düşürülmesine ve dava konusu taşınmaz üzerindeki ev ve müştemilatının müsaderesi yönündeki talebin reddine karar verilmiştir.
Bu karara karşı katılan idare vekili tarafından süresinde açılan temyiz davası üzerine, Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda, 24/05/2016 gün, 2016/919 E sayılı ilam ile yerel mahkeme tarafından verilen kama davasının ölüm nedeniyle düşürülmesine dair kararın ONANMASINA, karar verilirken, müsadere talebinin reddine dair kararının BOZULMASINA karar verilmiştir.
Yargıtay Yüksek 19.Ceza Dairesinin 24/05/2016 tarihli kararına konu edilen eylemde maddi gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için incelemeye konu …. Asliye Ceza Mahkemesinin 2014/10 E sayılı dosyasının ana hatlarıyla özetlenmesi gerekmektedir.
1-)Müsaderesi istenen ev ve müştemilatının üzerinde bulunduğu taşınmazın, … adına kayıtlı iken sanık tarafından 03/07/1971 tarihinde satın alınarak tescil işlemi yapılmıştır,
2-)Sanık tarafından yapı kullanma izin belgesine istinaden 28/09/1971 tarihinde yapımına başlanan binanın 16/08/1973 tarihinde bitirildiği, 19/09/1973 tarihli yapı kullanma izin belgesinin alındığı anlaşılmıştır.
3-)Taşınmazın bulunduğu alanla ilgili olarak bir taraftan hazine tarafından 14/01/1972 tarihli dilekçe ile tapu iptali davası açılırken, diğer taraftan 1987 yılında başlatılan orman kadastrosu çalışmalarının 03/05/1989 tarihinde bitirilerek, taşınmazın bulunduğu alanın orman sınırları dışına çıkarılması kararına karşı orman idaresi tarafından dava açılması üzerine her iki davanın birleştirilmesine karar verilip, … Kadastro mahkemesinin 15/11/1996 tarih, 1988/40 E-1996/28 K sayılı ilamı davacıya ait taşınmazında aralarında bulunduğu ve kadastro çalışmaları sonucunda orman sınırları dışına çıkarılan parsellerin orman vasfı ile hazine adına kayıt ve tesciline karar verildiği ve bu kararın Yargıtay Yüksek 20. Hukuk Dairesinin 25/02/2003 gün, 2002/2805 E-2003/823 K sayılı ilamı ile ONANARAK kesinleştiği ve taşınmazın 12/11/2008 tarihinde orman vasfı ile hazine adına tapuya tescil edildiği anlaşılmıştır.
4-)10/06/2009 tarihinde taşınmazı kullanılmaya devam eden sanık hakkında suç zabıt varakası düzenlenerek kamu davasının açılması üzerine yapılan yargılama sonucunda … Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen 12/10/2010 tarihli mahkumiyet kararının temyiz incelemesi yapan Yargıtay Yüksek 3. Ceza Dairesi tarafından 24/05/2012 tarihinde “ suça konu taşınmazın müsadere edilmesi gerektiğinden bahisle bozulmasından sonra, … Asliye Ceza Mahkemesi tarafından sanığın vefatı nedeniyle düşme kararı verilirken, müsadere hususundaki talebin reddine karar verilmiştir.
5-)Suça konu taşınmazın 10 gün içerisinde boşaltılmasına yönelik 22/05/2009 tarihli idari işlemin iptaline ilişkin sanık tarafından açılan davanın…. İdare Mahkemesi tarafından kabul edilerek , taşınmazın boşaltılmasına yönelik idari işlemin iptaline dair 28/10/2010 tarihli kararın kesinleştiği ….Asliye Ceza Mahkemesinin 24/12/2015 tarihli gerekçeli kararında belirtilmiştir.
Temyiz incelemesine konu eylemin ana hatlarıyla belirlenmesinden sonra; yerel mahkemenin sanığın ölümü nedeniyle kamu davasının düşürülmesine dair kararına karşı Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesinin sayın çoğunluğu ile aramızda herhangi bir uyuşmazlığın bulunmamasına karşın, müsadere talebinin reddine ilişkin kararın “ BOZULMASINA” ilişkin karara, aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle mülkiyet hakkının içeriği, tapu sicili ve güven ilkesinin incelenerek mülkiyet hakkının ihlali konusunda açılan davalarla ilgili olarak A.İ.H.M’nin tapu iptali ve tazminat talebi konusunda ise Yargıtayın farklı dairelerinin zaman içerisinde değişiklik gösteren kararları ile irtibatlandırılması sonucunda orman sınırları içerisinde kalan tapulu arazilerin tapularının iptal edilmesi halinde mülkiyet hakkının ihlal edilip edilmediğinin iç hukuk ve uluslarası hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Uyuşmazlık konusuyla ilgili temel kavramlardan; “Mülkiyet Hakkı” ve “Tapu Siciline güven ilkesi” ile bu kavramlara bağlı olarak tapulu arazilerin sonradan orman sınırları içerisinde kaldığının anlaşılması halinde açılan iptal davalarının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları doğrultusunda hukuk sistemimizde uğradığı değişiklik ve bu konudaki zaman içerisinde gerçekleşen yasal değişiklikler; Bartın Üniversitesi öğretim üyesi Dr….’ın;… Üniversitesi, Orman Fakültesi dergisinde yayınlanan makalesinde, aşağıdaki şekilde özetlenmiştir.
1-)Mülkiyet Hakkı ve Korunması:
Diğer bütün hakların kendisinden türetildiğinin kabul edilmesi nedeni ile hakların anası olarak nitelenen mülkiyet hakkı, temel hak ve özgürlükler arasında özel bir öneme sahiptir (Ertaş, 2006). Türk hukuk sisteminde mülkiyet hakkına en üst hukuk normu olan Anayasada da yer verildiği görülmektedir. Anayasanın 35’inci maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras hakkına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir” denilerek koruma altına alınmıştır. Ayrıca maddenin devamında “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” denilerek mülkiyet hakkının kendisine değil sadece bunun kullanılmasına sınırlama getirilebileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkı bu madde ile özellikle devletin haksız müdahalelerine karşı Anayasa ile koruma altına alınmış olmakla birlikte devlet ve kamu tüzel kişileri ancak değer karşılığını peşin ödemek şartıyla mülkiyet hakkına el koyabilir veya el atabilir (Eren, 2011).
Mülkiyet hakkını üçüncü kişilerin ihlal ve müdahalelerine karşı en etkili şekilde koruyan ve özel hukuk niteliği taşıyan yasal düzenlemelerin başında TMK gelmektedir. TMK’nın 683’üncü maddesinde de bir şeye sahip olan kimsenin, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarruf etme yetkisi bulunduğu ve sahibinin, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı geri alma davası açabileceği gibi her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava konusu edebileceği vurgulanmıştır.
Bunların haricinde mülkiyet hakkının ceza hukuku alanında 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “malvarlığına karşı suçlar” başlığını taşıyan 141 vd. maddelerle de korunduğu görülmektedir. Mülkiyet hakkı iç hukukumuz haricinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümlerine göre de korunmaktadır. Gerçekten “İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokol” (Paris, 20.3.1952)’ün 1’inci maddesi “Mülkiyet Hakkının Korunması” başlığını taşımaktadır. İlgili maddeye göre “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir” denilmektedir.
2 Tapu Sicili ve Güven İlkesi:
17.08.2013 tarihli 28738 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Tapu Sicili Tüzüğü ”nün 4’üncü maddesinde tapu sicilinin tanımı yapılmıştır; “Devletin sorumluluğu altında, tescil ve açıklık ilkelerine göre taşınmazlar ile üzerindeki hakların durumlarını göstermek üzere tutulan sicildir” şeklinde tanımlanmıştır.
Görülüyor ki, güvenilir tapu sicilinin kurulması ve bu taşınmazlara ait tapuların verilmesi devletin önemli görevlerinden birisidir. Toprağın ekonomik ve toplumsal yaşamdaki önemi ve değeri gün geçtikçe artmaktadır. İnsanlığın yerleşik yaşama geçmesi ile ortaya çıkan toprak-mülkiyet ilişkisinin zamanla bir sorumlu gücün güvencesi altında bir sicil olarak tutulması zorunlu hale gelmiştir. İlk zamanlar kişiler arasındaki karşılıklı söze ve güvene dayalı olan toprak-mülkiyet ilişkisi, günümüzde yazılı bir biçimde ve devlet hizmeti olarak ele alınmaktadır (Erkan, 2010). Türkiye’deki taşınmazlar üzerindeki ayni haklar ancak tapu siciline tescille doğar. Her taşınmaza tapu sicilinin bir sayfası ayrılır ve o taşınmazla ilgili bütün özellikler, örneğin malikin adı, taşınmazın yüzölçümü, sınırları ve taşınmaz üzerindeki ayni haklar bu sayfaya yazılır.
Tapu sicilinin önemi ve kişilerin bu sicile olan güven duygularını sağlamak bakımından Medeni Kanunun 1007’inci maddesi ile tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan ötürü Devletin doğrudan sorumlu olacağı ilkesi benimsenmiştir. Devletin sorumluluğu ile tapu sicili sistemi arasındaki sıkı ilişki, kanun koyucuyu, bu düzenlemeyi kamu hukukuna ait kanunlara bırakmayıp özel bir kamu hukuku kuralı ile TMK’da yapmak zorunda bırakmıştır (Sirmen, 1975). Bu sorumluluk asli ve objektif sorumluluk olduğundan zarara uğrayan doğrudan Devletten zararın ödetilmesini isteyebilir. Tapu sicilinin tutulmasından doğan zararın anlamı, bu sicilin tutulmasında görevlilerin bilerek veya bilmeyerek, uygulanması gereken mevzuat hükümlerine aykırı işlemleri veya ihmalleri sonucu bir hakkın kaybına sebep olmalarıdır (TKGM, 2014).
Tapu siciline güven ilkesi konusunda Türk hukuk sistemi açık hükümler içerirken, tapu kütüğünde adına kayıtlı bir taşınmazın tapusu ile yıllarca mülkiyet hakkına sahip olduğunu düşünen vatandaşların, taşınmazlarının orman olduğu gerekçesi ile tapularının iptal edilerek mülkiyet haklarını bedelsiz ( Journal of the Faculty of Forestry Istanbul University 2016, 66(1): 75-89 79 kaybettikleri görülebilmektedir. Bu durumda vatandaşların devlete ve tapu siciline güvenleri zedelenmektedir.
Ülkemizde taşınmaz malların sınırlandırılması ve tapuya tescil edilmesi görevinin üç farklı kurum ve kanuna göre yapılması ve farklı kurumların farklı zamanlarda, aynı veya bitişik taşınmazlar üzerinde çalışması, zaman zaman taşınmaz üzerinde farklı vasıf tayinlerinin yapılmasına veya farklı mülkiyet sahiplerinin oluşmasına neden olmaktadır. Arazilerin mülkleşmesinde gerekli alt yapının kurulamamış olması, bazı orman alanlarının onlarca yıl (bazen yüzyılı aşkın süre) öncesinden beri özel mülk olarak kullanılmakta ve alınıp satılmakta iken, kadastro çalışması sonucunda devlet ormanı olarak sınırlandırılmasına neden olmaktadır (Ayaz, 2010). Kadastro tespitine itiraz, tapu iptal davaları da hep bu sebeplerle açılmaktadır.
TKGM tarafından yapılan genel kadastro çalışmaları sonrasında tapusunu alan vatandaşlar arazinin mülkiyeti konusunda herhangi bir şüphe yaşamaksızın, mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri de kullanmaktadır. Mülkiyet hakkının sahibine tanıdığı kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkileri ile tapu sahibi arazisini üçüncü bir şahsa da satabilmektedir. Hatta üçüncü şahıs bu satışı, tapu siciline güvenerek, tapu memurunun önünde, usulüne uygun şekilde yapmış olduğu halde bir süre sonra kendisini, arazinin orman olduğu iddiası ile tapu iptali davası içinde bulabilmektedir.
İç hukuka göre yerel mahkemelerde orman sınırları içinde kalan tapulu arazilerin tapularının iptal edilmesi için açılan davaların genellikle vatandaşların aleyhine sonuçlandığı görülmektedir. Yerel mahkemelerden alınan olumsuz sonuçlardan sonra Yargıtay’a taşınan bu kararların birçoğunun yine herhangi bir bedel ödenmeksizin tapuların iptal edilmesi yönündeki kararların onanması ile neticelendiği görülmektedir.
Bu şekilde oluşan tapu iptal kararlarının Anayasa ile koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkını ihlal edip etmediği konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. …’a göre; “ormanlar, kural olarak özel mülkiyet alanı dışında ve özel mülkiyete konu olmayacak kamu malları olmaları ve bunun sonucu olarak orman özelliğine sahip taşınmazların tapularının bedel ödemeden iptal edilmesi mülkiyet hakkının özüne dokunan sonuçlara sebebiyet veriyor” diyerek, birçok kişinin tapulu arazilerinin bu kapsama girerek hiçbir bedel almaksızın tapularının iptal edilmesinin mülkiyet hakkının özüne dokunduğunu kabul etmiştir (Tezcan, 2013).
Konu ile ilgili Yüksek Mahkeme kararları incelendiğinde; Yargıtay’ın ormanlarla ilgili davaların incelendiği 20.Hukuk Dairesinin tapu iptali davalarında son yıllarda önceki yıllara göre farklı kararlar verdiği görülmektedir. Özellikle 2008-2009 yılından önce orman olduğu iddiası ile gerçek kişilere açılan tapu iptali davaları incelendiğinde yüksek mahkemenin genellikle tapu iptallerini onadığı, herhangi bir tazminat talebinde bulunulmaması nedeni ile de, devleti, mülkiyet hakkından yoksun bırakılanlara bir tazminat ödemeye zorunlu tutmadığı görülmektedir. Ancak 2008-2009 yıllarından sonra Yargıtay 20 HD’nin bu konuda bir içtihat değişikliğine gittiği görülmektedir. Bunun nedeni, sözü edilen bu tarihler arasında orman gerekçesi ile bedel ödenmeksizin tapusu iptal edilen bir taşınmaz sahibinin AİHM’ne dava açması ve AİHM’nin “mülkiyet ihlali vardır ve tazminat ödenmelidir” şeklinde vermiş olduğu kararın Yargıtay tarafından emsal gösterilmesidir. AİHM’ne başvuran … ve Diğerleri (2008)’nin davasının sonucunda; Anayasa’nın 169/2 maddesi uyarınca taşınmazlarının Hazine’ye devredilmesi nedeniyle başvuranlara hiçbir tazminat ödenmediğini, tazminat ödenmemesini haklı kılmak için Hükümetin istisnai hiçbir koşulu belirtmediğini not etmektedir. Başvuranlara tazminat ödenmemesinin, kamu yararının gerekleri ile kişinin haklarının korunması arasında hüküm sürmesi gereken adil dengeyi, başvuranlar aleyhine bozduğu kanaatinde bulunularak Türkiye’nin başvuranların tamamı için ortaklaşa olarak 1.350.000 Euro maddi tazminat ödenmesine ve tazminatın her türlü vergiden muaf tutulmasına karar vermiştir (Kazancı, 2014b). AİHM’nin bu ve benzeri kararlarından sonra hem vatandaşların mahkemelerden taleplerinin değiştiği hem de Yargıtay’ın ilgili dairelerinin, AİHM kararlarını emsal alarak düşüncelerinin değiştiği bu tarihten sonraki kararlar incelenerek söylenebilir.
Tapu iptal davaları ile mülkiyet hakları ellerinden alınan kişilerin, AİHM’nin mülkiyet hakkı ve tazminat konusunda vermiş olduğu emsal kararlar neticesinde cesaretlendiği ve orman idaresinin açtığı tapu iptal davalarına karşı son yıllarda tazminat talep etmek için dava açtıkları Yargıtay kararları incelendiğinde görülmektedir.
Nitekim Yargıtay’ın kişilerin devletten tazminat talep etme konusundaki görüşü de aynı yöndedir. Yargıtay 20’inci HD’ne göre “Tapu işlemleri, kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, zararlarının tazmini için Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler” (Kazancı, 2014c) diyerek devletin kusursuz sorumluluğundan kaynaklanan bir zarar oluştuğunda, bu zararın tazminini Devletten isteyebileceği, bu tür davalarda Devletin kadastro işlemlerinden kaynaklanan sorumluluğunun da TMK’nun 1007’inci maddesi kapsamında olması gerektiği sonucuna varılmıştır (Kazancı, 2014d).
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18.11.2009 gün ve 2009/4 – 383 E., 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4 – 349 E. 2010/318 K sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; Tapu işlemleri kadastro tesbit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğününün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. m. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu, kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Medenî Kanunun 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Borçlar Kanununun 146. maddesi gereğince 10 yıllık zamanaşımı süresinde, Hazine aleyhine adlî yargıda dava açabilirler.
Gerek AİHM’nin görüşü gerekse Yargıtay’ın bu yöndeki görüşünün emsal alınarak, artık vatandaşların tapu kaydına güvenerek, tapu sahibinden satın aldıkları taşınmazlara ilişkin tapunun, orman idaresi tarafından açılan tapu iptal ve tescil davası sonunda, taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi durumunda, idarenin tapu kayıtlarının doğru tutulmamasından dolayı oluşan tüm zarardan TMK’nın 1007’inci maddesi gereğince sorumlu olduğunu belirterek, uğradıkları zararın ödetilmesini istedikleri görülmektedir (Kazancı, 2014e). Somut olayımızda olduğu gibi özellikle tapu siciline güvenerek satın aldıkları taşınmazın daha sonra orman olduğu iddiası ile tapuları iptal edilen ve mülkiyet hakları ellerinden alınan kişiler iç hukuk yollarını tükettikten sonra AİHM’ne başvurmuşlardır. AİHM’nin mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla açılan davalarında; sonuç olarak mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade ettiği (Köktepe – Türkiye davası) görülmektedir (Kazancı, 2014g). AİHM’ye açılan benzer davalarla, mülkiyet hakkının ihlal edildiği tespit edilip, tazminat ödeme yükümlüğü getirilme sürekliliği devam ettikçe Türkiye’nin yargı mercilerinin bu konu ile ilgili içtihatlarını değiştirdikleri görülmektedir. Özellikle Yargıtay kararları incelendiğinde birçok tazminat talebi davasında “Turgut ve diğerleri-Türkiye” davasının örnek olarak gösterilmiş olduğu söylenebilir (Kazancı, 2014j). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) görüşü de Devletin kusursuz sorumluluğundan kaynaklanan bir zararın oluşması halinde bu sorumluluğun TMK’nun 1007’inci maddesi kapsamında olması gerektiği ve mağdurun zararının tazminini Devletten isteyebileceği yönündedir. HGK “tapu işlemlerinin kadastro tespiti işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğunu ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemlerinin bir bütün oluşturduğunu, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK’nun 1007’inci maddesi anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabul edilmesi gerektiğini” de ayrıca kaleme almıştır (Kazancı, 2014k).
Orman sınırları içinde kalan tapulu arazilerin tapularının iptal edilmesi ve tazminat ödenmesi konusu ile ilgili anayasal bir düzenleme bulunmazken, 6831 sayılı Orman Kanununda da 2012 yılına dek herhangi bir düzenleme bulunmamaktaydı. 2012 yılında yürürlüğe giren 6292 sayılı “Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi ve Hazine Adına Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Yerlerin Değerlendirilmesi ile Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun”un 13’üncü maddesi ile Orman Kanununa “Geçici Madde 9” eklenmiştir. İlgili madde, tapuda kişiler adına kayıtlı iken, orman sınırları içerisinde kaldığı gerekçesiyle tapuları iptal edilen yerler üzerinde bulunan yapı ve tesislerle ilgilidir
2012 yılında yürürlüğe giren 6292 sayılı kanunun 7’nci maddesi ile hukuk devletinin bir gereği olarak, tapu sicilinin tutulmasından devletin sorumlu olduğu da dikkate alınarak ve ayrıca, vatandaşların Devlete olan güveninin devamının sağlanması amacıyla, tapu kütüklerine 2/A veya 2/B belirtmesi konulan taşınmazların tapu kayıtlarının geçerliliği, belirtmelerin terkini ve iade edilecek taşınmazlarla ilgili yeni düzenlemeler yapılmıştır.
Yönetmelik bazında inceleme yapıldığında ise, 20 Kasım 2012 tarih ve 28473 sayılı R.G.’de yayımlanarak yenilenen Orman Kadastrosu ve 2/B Uygulama Yönetmeliğinde tapulu araziler hakkında son yıllarda birtakım düzenlemeler yapıldığı görülmektedir. Yönetmeliğin 19’uncu maddesi “Tapulaması ve kadastrosu yapılmış yerlerde orman kadastrosu” başlığını taşımaktadır.
Yönetmelik yürürlüğe girdiği ilk yılda oldukça katı kurallar içermekte olup, orman sınırları içinde kaldığı gerekçesi ile tapu kadastro çalışmaları sonucunda tapu verilmiş yerler hakkında önce rızaen terk işlemi talep edileceği, aksi takdirde iptal davaları açılacağını açıkça belirtmektedir. Ayrıca 2012’den önce yürürlükte bulunan yönetmeliğin 32’inci maddesinde yine orman olarak sınırlandırılan tapulu yerlerin tespit edilmesi halinde, orman sınırları içinde kalan parsellere ait hukuken geçersiz hale gelmiş tapuların kısmen veya tamamen iptali için derhal tapu iptal davaları açılacağının düzenlendiği görülmektedir.
Ancak, tapulu araziler hakkında oldukça katı kurallar içeren bu yönetmeliğin tapulu yerlerle ilgili olan 19’uncu maddesi 27 Aralık 2013 tarih ve 28864 sayılı Resmi Gazete ile değiştirilmiştir. Yapılan yeni düzenlemeye göre 19’uncu maddesinin üçüncü fıkrası değiştirilerek “a” ve “b” bentleri eklenmiş, dördüncü fıkrası ise tamamen yürürlükten kaldırılmıştır. Yapılan yeni düzenlemeye göre üçüncü fıkra ve “a” bendine göre; tapulama ve kadastro çalışmalarında yapılan tespitin vasıf tayini yönünden bu yönetmelikte belirtilen kriterlere uygun olmaması nedeniyle tapulama ve kadastro tespitlerine aynen uyulmasının mümkün olmadığı hallerde “Tapulama/kadastro, imar mevzuatı veya hükmen ilgilileri adına oluşturulan ve tapuda halen kişiler adına kayıtlı olan taşınmazlara ilişkin tapu kayıtları esas alınır” denilerek artık tapu iptal davası açılmayacağı ve bu tapulara değer verileceği düzenlenmiştir. Aynı fıkranın “b” bendinde ise tapulu yerlerde bulunan ve tabii olarak veya ekim-dikim yoluyla yetiştirilmiş ağaçlık alanların parsel bazında değerlendirileceği ve bu ağaçlık alanın; üç hektardan küçük olması halinde orman sayılmayan yer, üç hektar veya daha büyük olması halinde ise mülkiyet durumu esas alınmak suretiyle Devlet ormanı, amme müesseselerine ait orman ya da hususi orman olarak sınırlandırılacağı hüküm altına alınmıştır.
Görülüyor ki; yapılan son yasal düzenlemeler yıllardır süregelen “tapu iptal davası” uygulamasını bir anda değiştirmiştir. Artık yönetmeliğin bu yeni maddesine göre, tapu kadastro komisyonlarınca verilen tapulara iptal davası açılmayacak ve bu tapulara değer verilecektir. Yeni düzenlemenin temelinde vatandaşların AİHM’den ve Yargıtay’dan tazminat talep etmeleri ve mülkiyet hakkı ihlali yapıldığı gerekçesi ile özellikle AİHM’nin devleti tazminat ödemeye mahkum etmesinin yattığı söylenebilir. Bu düzenlemelerle artık tapu iptal davaları açılmayacak ve araziler hakkında tazminat talebi istenmeyecek duruma gelmiştir.
Sonuç itibariyle bu gelişmelerden sonra orman sınırları içinde kaldığı gerekçesi ile tapusu iptal edilen vatandaşlar, iç hukuk yollarında tazminat talep etmeye ve yapılan inceleme ve değerlendirmelerin sonrasında, uygun bulunması halinde de belli bir miktar tazminat almaya hak kazanmışlardır. Bu gelişmeler son yıllarda yüksek mahkeme kararlarından sonra yasal düzenlemelerle tapuların iptal edilmemesi konusunda değişiklikler yapılması gereğini ortaya koymuştur. Yeni yasal düzenlemelere göre tapular iptal edilmeyeceği için vatandaşların devletten tazminat istemelerine de gerek kalmamıştır.
Görülüyor ki; son yıllarda bu tür mağduriyetlerin yaşanmaması için kanun ve yönetmelik bazında da oldukça önemli adımlar atılarak tapusu olan vatandaşların kanunda sayılan şartları sağlaması halinde tapularının iptal edilmeyeceği de düzenlenmiştir. Bu yasal düzenlemelerden önce, orman sınırları içinde kaldığı gerekçesi ile tapusu iptal edilen yerlerde ise, mülkiyet hakkının ihlal edilip edilmediği konusunda AİHM’nin “ihlal vardır, tazminat ödenmesi gereklidir” şeklindeki içtihatlarının emsal gösterilerek, ülkemizdeki yargı mercilerince de “tazminat ödenebilir” şeklinde değişmesi bu konuda mağdur olanlar için oldukça büyük bir gelişmedir.
Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesinin çoğunluğu ile görüş ayrılığına neden olan uyuşmazlığın çözümü için mülkiyet hakkının korunması ile tapu sicili ve güven ilkesine bağlanan hukuki sonuçların, mahkeme kararları ışığında ayrıntılı bir şekilde açıklanmasından sonra; somut olayımızda suça konu taşınmazın 10 gün içerisinde boşaltılmasına yönelik 22/05/2009 tarihli idari işlemin iptaline ilişkin idare mahkemesi tarafından verilen kararın , gerekçeli kararda kesinleştiğinin belirtilmesine karşın, idare mahkemesi tarafından verilen kararın kesinleştiğine dair kesinleşme şerhini içeren kararın dosya içerisine getirtilmediği gibi ayrıca bilirkişi raporuna göre sanık adına tapu sicilinde kayıtlı alanın dışında; tapu kaydı içerisinde yer almayan alana da müdahale edildiğinin belirtilmesine karşın, vefat etmesi nedeniyle hakkındaki kamu davası düşürülen sanık tarafından yapılan bina ile müştemilatının tapu sınırları dışına taşıp taşmadığı hususunda herhangi bir tespite yer verilmemiştir.
Bu durumda öncelikle;
1-) İdare mahkemesi tarafından verilen kararın kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılarak denetime olanak sağlayacak şekilde dosya içerisine getirtilmesi,
2-)Sanık tarafından alınan ruhsata istinaden yapılan bina ile müştemilatının tapuda belirtilen alan dışına taşıp taşmadığının duraksamaya yer vermeyecek şekilde tespit edilmesi gerekmektedir.
Yukarıda açıklanan araştırmaların yapılmasından sonra; tapu kaydına güvenilerek ve idareden izin alınarak yapılan yapının tapu sınırları içerisinde kalması ve idare mahkemesi tarafından verilen kararın kesinleşmesi durumunda; bina ile müştemilatının müsaderesinin, teoride yaşam hakkı kadar önemli olduğu vurgulanan ve bu nedenle de anayasal güvenceye kavuşturulan mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğuracağı ve hiç bir hukuk sisteminin, buna izin vermeyeceği açıktır. Ayrıca sanığın tapu siciline güvenerek, idareden gerekli izni aldıktan sonra yaptığı binanın, tapu kaydının hukuk mahkemesi tarafından iptalinden sonra hiç bir tazminat ödenmeksizin yada kamulaştırma yapılmaksızın, ceza mahkemesi tarafından müsadere kararı verilmesinin, hak sahipleri tarafından Medeni Kanunun 1007 maddesine göre sonradan açılacak tazminat davasını sonuçsuz kılma ihtimalinin mevcut olacağı gibi idare mahkemesinin aynı olayla ilgili verdiği karara da aykırı olacaktır. Kaldı ki! hak sahipleri tarafından açılan tazminat davasında tazminat ödeninceye kadar hapis hakkının kullanılması da mümkündür.
Yukarıda arz ve izah edilen gerekçelerle tapu siciline güvenerek satın aldığı taşınmaz üzerine gerekli izni aldıktan sonra bina yapan sanık hakkında açılan tapu sicilinin iptali ve tescil davasının kesinleşmesinden sonra öncelikle vefat ettiği için hakkındaki kamu davasının düşürülmesine karar verilen sanığın idareden aldığı izne istinaden yapmış olduğu bina ile müştemilatının tapusu iptal edilen alanın dışına taşıp taşmadığı ve tapunun iptalinden sonra binanın boşaltılmasına yönelik idari işlemin iptaliyle ilgili olarak idare mahkemesi tarafından verilen kararın kesinleşip kesinleşmediği araştırılarak duraksamaya yer vermeyecek şekilde tespit edilmesinden sonra, iptal edilen tapu içerisinde kalan bölümün tazminat ödenmeksizin yada kamulaştırma yapılmaksızın ceza mahkemesi tarafından müsadere edilmesinin tapu siciline güven ilkesini de zedeleyeceği ve buna bağlı olarak hakların anası olarak nitelenen mülkiyet hakkını ihlal edeceği gibi ayrıca bu konuda Yargıtay Yüksek Hukuk Genel Kurulu ile Yargıtay Yüksek 20. Hukuk Dairesinin zaman içerisinde değişiklik gösteren kararlarına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırı olacağından; yukarıda ayrıntılı olarak belirtilen eksik araştırmaların tamamlanmasından sonra müsadere konusunda karar verilmesi gerekirken; sanık tarafından yapılan bina ile müştemilatının müsadere edilmesi gerektiğinden bahisle yerel mahkeme tarafından verilen bina ile müştemilatının müsaderesine yer olmadığına dair kararın BOZULMASINA, ilişkin Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesinin sayın çoğunluğunun görüşüne, yukarıda belirtilen eksik araştırmaların yapılması gerektiği yönündeki değişik gerekçeyle iştirak edilmemiştir.