Yargıtay Kararı 1. Hukuk Dairesi 2013/5058 E. 2014/4274 K. 25.02.2014 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 1. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/5058
KARAR NO : 2014/4274
KARAR TARİHİ : 25.02.2014

MAHKEMESİ : İSTANBUL 11. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 13/09/2012
NUMARASI : 2010/686-2012/433

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 25.02.2014 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat S. Ü. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı M.. İ.., davalı B.. K.. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde bedel isteğine ilişkindir.
Mahkemece, tapu iptaline yönelik talebin reddine,taşınmaz bedeli isteğinin kabulü ile vekil olan davalı M.. İ..’dan alınıp davacıya verilmesine, davacının fazlaya yönelik haklarının saklı tutulmasına ve taşınmaz bedeline yönelik kayıt maliki diğer davalı B.. K.. hakkındaki davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davalı M.. İ..’ın davacı adına kayıtlı dava konusu 1 parselde 37 nolu bağımsız bölümün satış yetkisinin bulunduğu 14.06.2010 tarihli vekâletnameye istinaden çekişme konusu bağımsız bölümü diğer davalı B.. K..’e 18.06.2010 tarihinde satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekâlet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve anılan Yasanın 390/2. maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 506/2. maddesi). Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekâlet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nın 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; davacı, davalı Beyler’in, vekil olan diğer davalı Metin’in muhasebecisi olduğunu, taşınmazda halen kendisinin oturduğunu,davalıların el ve işbirliği içerisinde olup,kendisini zararlandırdıklarını ve mahkemece eksik inceleme yapılarak sonuca gidildiğini iddia etmiştir.
Gerçekten de mahkemece; davalı Beyler’in diğer davalı Metin’in muhasebecisi olup olmadığının, davalıların el ve işbirliği içerisinde ve davacıyı zararlandırma kastı ile hareket edip etmediklerinin yeterince araştırılmadığı, taşınmazın halen kimin kullanımında olduğunun tam olarak belirlenmediği, davalı Beyler’in ilk el konumunda ve vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını bilen veya bilmesi gereken kişi konumunda olup TMK’nin 1024. maddesi aracılığı ile 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanıp yararlanamayacağının, diğer bir deyişle iyiniyetli sayılıp sayılmayacağının ve kazanımının korunup korunamayacağının düşünülmediği açıktır.
Ayrıca; davacının, dava dilekçesinde tanık, keşif, bilirkişi ve yemin delillerine dayandığı, ancak mahkemece davacıya tanıklarını bildirilmesi için herhangi bir süre verilmediği görülmektedir.
Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 448. maddesi aracılığıyla derdest dava ve tamamlanmayan işlemlerde uygulanması gereken aynı Kanun’un 240/3. maddesi uyarınca “(3) Tanık listesinde adres gösterilmemiş veya gösterilen adreste tanık bulunamamışsa, tarafa adres göstermesi için, işin niteliğine uygun kesin süre verilir. Bu süre içinde adres gösterilmez veya gösterilen yeni adres de doğru değilse, bu tanığın dinlenilmesinden vazgeçilmiş sayılır” hükmü gereğince işlem yapılmak durumundadır.
Hâl böyle olunca; öncelikle yukarıda belirtilen ilke ve olgular uyarınca inceleme ve araştırma yapılması, usûli eksikliklerin yerine getirilmesi,toplanan ve toplanacak delillerin birlikte değerlendirilmesi;sonucuna göre de öncelikle tapu iptal ve tescil isteğinin değerlendirilmesi gerekirken eksik araştırma ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.12.2013 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.100.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, 25.02.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.