YARGITAY KARARI
DAİRE : 12. Ceza Dairesi
ESAS NO : 2016/10391
KARAR NO : 2017/2649
KARAR TARİHİ : 03.04.2017
Mahkemesi :Ağır Ceza Mahkemesi
Dava : Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Hüküm : 7.000 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine
Davacının tazminat talebinin kısmen kabulüne ilişkin hüküm, davalı vekili ve davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Dairemizin 10.12.2015 tarih ve 2015/4316 Esas – 2015/19160 Karar sayılı bozma ilamına karşı yerel mahkeme tarafından direnme kararı verilmiş olup, 6763 sayılı Kanunun 36. maddesiyle değişik CMK’nın 307. maddesinin 3. fıkrası uyarınca; mahkemenin direnme hususundaki görüşleri Dairemizce değerlendirilerek önceki kararda değişiklik yapılmasını gerektiren herhangi bir neden bulunmadığı ve konunun Yargıtay Ceza Genel Kurulunca sonuca bağlanmasının daha uygun olacağı anlaşılmakla, dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.04.2017 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ:
Davacı … tarafından, hazine aleyhine makul tutukluluk süresinin aşılması nedeniyle açılan tazminat davası sonucunda; İstanbul Anadolu 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından; 06/05/2014 gün, 2014/70 E-2014/177 K sayılı ilam ile 7.000 TL Manevi tazminata hükmedilmiş , bu karara karşı katılan vekili tarafından süresinde açılan temyiz davası üzerine Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda; 09/03/2015 gün, 2014/15450 E-2015/4363 K sayılı karar ile yerel mahkemece verilen davanın kısmen kabulüne dair kararın bozulması üzerine, bozma sonrasıyapılan yargılama sonucunda; 10/05/2016 gün, 2016/55 E-2016/133 K sayılı karar ile sonuç itibariyle davacının davasının kısmen kabulü ile 7.000 TL Manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine dair kararda direnilerek, aynı şekilde 7.000 TL Manevi Tazminata hükmedilmiştir.
Bu karara karşı katılan vekili tarafından süresinde açılan temyiz davası üzerine, Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda, 03/04/2017 gün, 2016/10391 E-2017/2649 K sayılı karar ile direnme kararının yerinde olmadığından bahisle dosyanın inceleme yapılması için Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.
Yerel mahkemece 7.000 TL Manevi Tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine dair kararda direnelmesine dair kararın Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine dair karara karşı Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için, somut olayımızda, tazminata neden olan olayın özetlenerek, manevi tazminat talebinin kabul edilip edilmeyeceğinin bu husustaki kanuni düzenlemeler ve yargı kararları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.
Davacı 20/5/2005 tarihinde gözaltına alınmış ve 24/5/2005 tarihinde tutuklanarak 11/12/2103 tarihinde tahliye edildiği, toplam olarak 8 yıl 6 ay 27 gün gözaltında ve tutuklu olarak kalmasına karşın, bu arada 10/02/2010-10/06/2011 tarihleri arasında 1 yıl 4 aylık süre ile başka bir cezasının infaz edilmesi nedeniyle tutukluluğun infazına ara verildiği, 1 yıl 2 ay 10 günlük sürenin ise temyiz aşamasında Yargıtayda geçtiği, tutukluğun infazına verilen ara (1 Yıl 4 Ay) ile Yargıtayda geçen sürenin ( 1 Yıl 2 Ay 10 Gün), toplam gözaltı ve tutukluluk süresinden ( 8 Yıl 6 Ay 27 Gün) düşülmesinden sonra 6 yıl 17 gün tutuklu kaldığı ve 5 yılı aşan sürenin 1 yıl 17 gün olduğu dosya içeriğinden anlaşılmıştır.
Davcının, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 19/4/2010 tarih ve E.2005/141, K.2010/144 sayılı kararı ile 2 kez sahtecilik, 23 kez kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, 14 kez yağma, 6136 sayılı kanuna muhalefet, suç işleme amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve görevi yaptırmamak için direnme suçundan mahkumiyet kararı verilmiştir.
Davacı hakkında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesince verilen karar Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 29/6/2011 tarihli ilamıyla bozulmuştur.
B. İlgili Hukuk
5271 sayılı Kanun’un 8. maddesi:
“(1) Bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa bağlantı var sayılır.
(2) Suçun işlenmesinden sonra suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme fiilleri de bağlantılı suç sayılır.”
5271 sayılı Kanun’un 9. maddesi :
“(1) Bağlantılı suçlardan her biri değişik mahkemelerin görevine giriyorsa, bunlar hakkında birleştirilmek suretiyle yüksek görevli mahkemede dava açılabilir.”
5271 sayılı Kanun’un 100. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları:
“(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.
(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.
b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,
Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.
5271 sayılı Kanun’un 102. maddesinin (2) numaralı fıkrası:
“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.”
5271 sayılı Kanun’un 104. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.”
5271 sayılı Kanun’un 102. maddesinin (2) numaralı fıkrasında, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresinin en çok iki yıl olduğu ve bu sürenin zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek uzatılabileceği, ancak uzatma süresinin toplam üç yılı geçemeyeceği belirtilmiştir. Buna göre uzatma süreleri d hil toplam tutukluluk süresinin azami beş yıl olabileceği anlaşılmaktadır.
5271 sayılı Kanun’un 102. maddesinde soruşturma ve kovuşturma evrelerinde kişilerin tutulabileceği azami kanuni süreler düzenlenmiştir. Madde metninde, ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve girmeyen işler bakımından bir ayrıma gidilmiştir. Bireyler hakkındaki birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş olması halinde bu soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceği göz önüne alındığında, uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç doğuracağı açıktır. Bu nedenle azami tutukluluk süresinin kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından en fazla beş yıl olması gerektiği anlaşılmaktadır. Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanması kabul edilemez. Suç ve sanık sayısı, davanın karmaşık olması gibi etkenler tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusundaki değerlendirmede ele alınabilecek faktörler olup kanuni tutukluluk süresinin belirlenmesinde esas alınmaları mümkün değildir. Normun lafzı ve amacı, tutuklama tedbirinin ceza adalet sistemi içerisindeki yeri ve 5271 sayılı Kanun’un 102. maddesindeki düzenleme ile kişi özgürlüğüne yönelik sınırlamaların dar yorumlanması hususları birlikte değerlendirildiğinde aksine bir sonuca varmak mümkün görünmemektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinde adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Bu kapsamda makul sürede yargılanma herkese tanınan bir haktır. Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması da Anayasa’nın 141. maddesinde yargıya bir görev olarak yüklenmiştir. Azami tutukluluk süresinin, suç sayısı gerekçesiyle uzatılması muhtemel özgürlük ve güvenlik ihlallerine ilave olarak, makul sürede yargılanma hakkı açısından da olası ihlallere zemin hazırlayabilecek niteliktedir. Böyle bir uygulama, özgürlük ve güvenlik ihlalini neredeyse otomatik, makul sürede yargılanma hakkının ihlalini ise potansiyel hale getirebileceğinden kabul edilemez.
5271 sayılı Kanun’daki azami tutukluluk süresinin ağır cezalık işler bakımından uzatmalarla birlikte azami beş yıl olduğu, bu haliyle düzenlemenin öngörülebilir olduğu anlaşılmaktadır. Ancak derece mahkemelerinin kanuni tutukluluk süresinin her suç için ayrı ayrı hesaplanması gerektiği yönündeki yorumu, bireylerin tutuklu olarak yargılanabileceği azami süreyi belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatmaya elverişlidir. Zira bir kişi hakkında birden fazla suç isnadı olması halinde azami tutukluluk süresi her biri için ayrı ayrı hesaplandığında kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği süre öngörülemez bir şekilde uzayacaktır. Bu durumun başvurucu açısından öngörülebilir olmadığı açıktır. Bir hukuk devletinde henüz suçluluğu sabit hale gelmemiş bir bireyin mahkemenin benimsediği yorum nedeniyle belirsiz bir süre boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılması düşünülemez .
Tutukluluk süresinin hesabında ilk derece mahkemesi önünde yargılama aşamasında geçen sürelerin dikkate alınması gerekir.
Nitekim AİHM, mahkmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak nitelendirmemekte ve temyiz aşamasında geçen süreyi tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır (B. No: 2012/338, 2/7/2013,
Bu bakımdan temyiz aşamasında geçen süreler tutukluluk süresinin değerlendirmesinde göz önünde bulundurulamaz. Ancak bozma kararı sonrasında bireyin durumu tekrar suç isnadına bağlı tutmaya dönüşeceğinden ilk derece mahkemesi önünde geçen süre değerlendirmede dikkate alınacaktır.
Somut olayda davacı, başka bir hükümlülükten dolayı tutukluğa verilen aranın toplam tutukluluk süresinden düşülmesinden sonra 7 yıl 2 ay 27 tutuklu kalmış, bu sürenin 1 yıl 2 ay 10 günü temyiz aşamasında Yargıtayda geçmiş, sonuç itibariyle 6 yıl 17 gün ilk derece mahkemesince tutuklu kalmış, azami tutukluluk süresinin 1 yıl 17 günlük süre ile aşıldığı anlaşılmıştır.
Davacının, “bir suç isnadına bağlı olarak” tutulduğu sürenin 5271 sayılı Kanun’un 102. maddesinin (2) numaralı fıkrasında öngörülen 5 yıllık azami sürenin aşımasından sonraki 1 yıl 17 günlük süre ile tutuklu bulundurulmasının hukuki dayanağı bulunmayıp Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen “kanuni”lik şartını karşılamamaktadır.
Latince ‘in dubio pro reo’ olarak ifade edilen ve masumiyet (suçsuzluk) karinesinin bir uzantısı olan ‘şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorikte olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir.
Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan suçsuzluk karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nitekim aynı olayda yargılanan … tarafından Anayasa Mahkemesine müracaat edilmesi üzerine, ilk derece mahkemesinde geçen tutukluluk süresini geçen süre için 21/11/2013 gün, 2013/1303 E sayılı ilam ile 19.000 TL Manevi tazminata hükmedildiği anlaşılmıştır.
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan bilgi ve belgeler ile benzer olaylarda ki Anayasa Mahkemesinin içtihatları ışığında somut olayımıza baktığımızda; ilk derece mahkemesince 5 yıllık tutukluluk süresinin dolmasından sonra tahliye kararı verilmesi gerekirken, 1 yıl 17 gün süre ile 5 yıllık azami sürenin aşılması nedeniyle aşılan süre için 7.000. TL manevi tazminata hükmeden yerel mahkemenin DİRENME, kararının ONANMASINA, karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle ilk hükmün BOZULMASINDAN sonra, direnme kararının Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine dair Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak edilmemiştir.