YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/4974
KARAR NO : 2013/22103
KARAR TARİHİ : 21.11.2013
Mahkemesi :İş Mahkemesi
Dava, 1479 sayılı Kanun kapsamında sigortalılık başlangıcının 18.07.1986 olduğunun ve yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Dr. … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Davanın yasal dayanağı; 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici 7. maddesindeki; “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı, 02.09.1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17.10.1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17.10.1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı kanunlar ile 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesine göre sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler.” düzenlemesi ve genel olarak Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı gereği 1479 sayılı Kanunun 24 ve 25. maddeleridir.
01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Kanunun 24 ve 25. maddelerinde “…kendi adına ve hesabına çalışanlar olarak nitelendirilen bağımsız çalışanlardan kanunla kurulu meslek kuruluşlarına yazılı olan gerçek kişiler…”, “meslek kuruluşuna yazılarak çalışmaya başladıkları tarihten itibaren” zorunlu Bağ-Kur sigortalısı sayılmışken, anılan maddelerde 19.04.1979 gün ve 2229 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile meslek kuruluş kaydı zorunluluğu kaldırılarak, “kendi adına ve hesabına” çalışma koşulu ve belirtilen nitelikte çalışmaya başlama tarihi sigortalılık niteliğini kazanmak için yeterli kabul edilmiştir.20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemede, kendi adına ve hesabına çalışma koşuluna ek olarak “gerçek ve götürü usulde gelir vergisi mükellefi olanlar” için mükellefiyetin başlangıç tarihinden, “kendi adına ve hesabına bağımsız çalışmakla beraber gelir vergisinden muaf olanlardan kanunla kurulu meslek
kuruluşlarına usulüne uygun olarak kayıtlı olanlar” kayıtlı oldukları tarihten itibaren sigortalı sayılmaktadır.
22.03.1985 tarihinde yürürlüğe giren 3165 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikte ise bu kez, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan; “gerçek ve götürü usûlde gelir vergisi mükellefi olanlar, Esnaf ve Sanatkarlar Siciline kayıtlı bulunanlar veya kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıtlı bulunanlardan” gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyetin başlangıç tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlar ile vergi kaydı bulunmayanlar da Esnaf ve Sanatkarlar Siciline veya kanunla kurulu meslek kuruluşlarına kayıt oldukları tarihten itibaren kendiliğinden sigortalı sayılmışlardır.
02.08.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4956 sayılı Kanun ile getirilen düzenlemede de; kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan; “gelir vergisi mükellefi olanlar ile, gelir vergisinden muaf olanlardan Esnaf ve Sanatkar Sicili ile birlikte kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun olarak kayıt olanlar” sigortalı sayılmışlardır.
Yukarıda açıklanan tüm bu Kanunlarla yapılan değişiklikler; önceki mevzuatın öngördüğü koşullara sahip olan sigortalıların, sigortalılık niteliklerine son vermemekte, değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten sonra Bağ-Kur sigortalılık niteliğini kazananlar yönünden yeni düzenlemeler içermektedir. Tersinin kabulü, kazanılmış hakları ortadan kaldırmak olur ki, bu durumun kabulüne yasaca ve hukukça olanak olmadığı açıktır.
Bilindiği gibi, Bağ-Kur sigortalılıklarında, uzun veya kısa vadeli sigorta kolları yönünden sigortalılık süresi şartının bulunduğundan ve sigorta başlangıcının bir önemi bulunmadığından, öncelikle, davacı asile, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 31. maddesine göre talebi açıklattırılarak, Kurumca kabul edilen süreler haricinde sigortalılık süresinin tespitine yönelik talebinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.
Davaya konu somut olayda; davacının önce kuaförlük faaliyetinden dolayı 02.09.1991 tarihi itibarıyla tescil edildiği, daha sonra oda kaydına istinaden 10.08.1986 tarihi itibarıyla tescilinin yapıldığı, davacının Kurum kayıtlarına daha sonra intikal eden dilekçesinde ticari faaliyetine 1991’de başladığını ve vergi kaydına istinaden sigortalılık süresinin belirlenmesini talep ettiği, aynı şekilde oda başkanının da davacının kalfalık belgesi alabilmek için kaydının yapıldığını belirttiği, bu nedenle davalı Kurum’un davacının sigortalılık süresini 18.07.1986-11.12.1992 olarak belirlemişken bilahare vergide kayıtlı bulunduğu 02.09.1991-31.10.1992 olarak belirlediği, davacının prim ödemelerinin bulunduğu, 2009 tarihli ekstrede; 10.08.1986-15.12.1992 tarihleri arasında sigortalılık süresine göre 16,92 TL fazla prim ödemesinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
Mahkemece; öncelikle davacıya talebi açıklattırılmalı, yapılandırmadan yararlanıp yararlanmadığı açıklığa kavuşturulmalı, prim ödemelerinin hangi süreyi
kapsadığı araştırılmalı, ihtilaf konusu dönemin tümünde veya bir bölümünde zorunlu sigortalılık şartlarının bulunmadığı sonucuna varıldığı takdirde, Medeni Kanunun 2. maddesinde düzenlenen iyiniyet kuralları çerçevesinde, Kurumun geçmişe yönelik prim borçlarını tahsil edip uzun süre nemalandırmasından sonra, anılan döneme yönelik sigortalılığın iptalinin iyiniyetle bağdaşmayacağı gerçeğinden hareketle, ihtilaf konusu dönem yönünden davacının isteğe bağlı sigortalı kabul edilip edilmeyeceği hususu irdelenmeli, prim ödemeleri karşılamadığı takdirde kendi beyanı ve dosyadaki diğer deliller de gözetilerek 1986-1992 tarihleri arasında 1479 sayılı Kanun kapsamında ticari faaliyeti bulunmadığı gözönünde tutulmalı, sigortalılık süresi bu şekilde belirlendikten sonra yaşlılık aylığına hak kazanıp kazanmadığı irdelenmeli, tüm deliller toplandıktan sonra hasıl olacak neticeye göre karar verilmelidir.
Mahkemenin bu maddi ve hukuki olguları gözetmeksizin eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar vermiş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 21.11.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.