YARGITAY KARARI
DAİRE : 15. Ceza Dairesi
ESAS NO : 2012/21629
KARAR NO : 2014/13178
KARAR TARİHİ : 02.07.2014
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : Nitelikli dolandırıcılık
HÜKÜM : Mahkûmiyet
Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Dolandırıcılık suçunun dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak TCK’nın 158/1-a maddesinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesine göre, burada dikkat edilmesi gereken husus, dinin bir aldatma aracı olarak kullanılmasıdır.
Din, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve Allah kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünüdür. Dini inanç, dine inanan, belirli bir dine mensup kişinin duygularıdır. Bir insanın dini inanç ve duyguları ile doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır.
Bu nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duygular aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalı, bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır.
Somut olayda; sanıkların, şikayetçi …’a oğlunu iyileştireceklerini vaat ederek aralarında yapmış oldukları anlaşma gereğince 900 TL’ye anlaşarak bu parayı şikayetçiden aldıktan sonra sanık …’nin, diğer sanık …’a “Git bak bakalım, cinler muskayı getirmişler mi” diye söylemesi üzerine sanık …’ın ikametin diğer odasına geçerek üzerinde bir takım işaretler bulunan muska olarak tabir edilen kağıt parçaları ile gelerek bu kağıtları üzerinde taşıması için şikayetçiye verdiği; diğer şikayetçi …’u da aynı şekilde dinleyerek sorunlarını çözeceklerini belirtip 1.000,00 TL para istedikleri, ancak şikayetçinin 500,00 TL verebileceğini belirtmesinden sonra, bu paranın 230 TL’sini peşin diğer kalan parayı ise oğlu evlendikten sonra vermesi yönünde anlaştıkları, sanık …’un bu şikayetçiye de cinlerin getirdiğini söylediği muska verdiği; sanıkların ikametinde yapılan aramada muskacılık tabir edilen faaliyetin icrasına yönelik birçok kitap, döküman ve muska olduğu değerlendirilen çok sayıda kağıt parçasının ele geçirildiği, 05/05/2009 tarihli tutanak ile müftü yardımcısı … ve din görevlisi …’nın incelemeleri neticesinde, sanıklardan ele geçirilen 130 adet Arapça yazılar bulunan çeşitli ebatlardaki kağıtların muska amaçlı yazılar içerdikleri, 11 kitabın muska yazmakta kullanılan kitaplardan oldukları, 16 adet bakır levhanın muska yazmakta kullanıldığı, 4 adet kaplı olan Arapça yazıların muska oldukları, 1 adet not defterinin muska tarihleri içerdiği, yine 2 adet üzerinde Arapça yazılar bulunan değerlerin de muska amaçlı bulundurulduğunun tespit olunduğu anlaşıldığından, sanıkların eylemlerinin dini inanç ve duygularının istismarı suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturduğuna dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir. Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;
5237 sayılı Kanun’un 53. maddesinin 1. fıkrasının “c” bendinde yer alan kendi altsoyları üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerinin kullanmasına ilişkin hak yoksunluğunun, mahkûm olduğu uzun süreli hapis cezası ertelenen sanık … açısından hiçbir şekilde hiçbir şekilde uygulanamayacağını, sanık … yönünden ise koşullu salıverilmeye kadar uygulanabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması,
Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin bu nedenlerle, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesine istinaden uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususların aynı Kanun’un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün görüldüğünden, hükümlerde yer alan 5237 sayılı Kanun’un 53. maddenin uygulanmasına ilişkin kısımların çıkarılarak yerlerine, sanık … hakkında kurulan hüküm fıkralarına “Sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin 1. fıkrasında yer alan a,b,c,d,e bentlerinde ve aynı maddesinin 2. fıkrası ile 3. fıkrasının birinci cümlesinin uygulanmasına” ibaresinin eklenmesi; sanık … hakkında verilen hükümlere ise “Sanık hakkında TCK’nın 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca 1. fıkranın “c” bendirinde yer alan kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık haklarından koşullu salıverilme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklarından cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına” ifadesinin ilave edilmesi suretiyle hükümlerin DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 02/07/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.