YARGITAY KARARI
DAİRE : 17. Ceza Dairesi
ESAS NO : 2017/5072
KARAR NO : 2017/14611
KARAR TARİHİ : 27.11.2017
TALEP EDEN :Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
HÜKÜM : Mahkumiyet
SUÇLAR : Hırsızlık-resmi belgede sahtecilik-dolandırıcılık
Hırsızlık-resmi belgede sahtecilik-dolandırıcılık suçlarından yapılan yargılama sonucunda; sanık … … hakkında, 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b, 62, 51.maddeleri gereğince erteli 1 yıl 8 ay hapis cezasına, 5237 sayılı TCK’nın 204, 62, 51.maddeleri gereğince erteli 1 yıl 8 ay hapis cezasına ve 5237 sayılı TCK’nın 157, 62, 51.maddeleri gereğince erteli 10 ay hapis cezası ile 2000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Bakırköy 12. Asliye Ceza Mahkemesinin 16/10/2014 tarih, 2007/493 Esas ve 2014/881 Karar sayılı kararının sanık … … müdafinin temyizi üzerine;
Yargıtay 17. Ceza Dairesinin 10/10/2017 tarih, 2017/3169 Esas ve 2017/11415 Karar sayılı kararıyla;
A-Sanık hakkında hırsızlık ve resmi belgede sahtecilik suçlarından kurulan hükümlerin temyiz incelemesi neticesinde;
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçların sanık tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz nedenleri de yerinde görülmemiştir.
Ancak;
1-Mahkemece tekerrüre esas alınan Bakırköy 1 Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2005/67 Esas ve 2009/397 Karar sayılı ilamının kesinleşme tarihinin suç tarihinden sonra 16/09/2009 olması karşısında, 5237 sayılı TCK.’nın 58/5. maddesi gözetilerek sanık hakkında TCK’nın 58. maddesindeki mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanamayacağının düşünülmemesi,
2-Mahkum olduğu hapis cezası ertelenen sanık hakkında TCK’nın 51/3. maddesi uyarınca belirlenecek denetim süresinin mahkum olduğu hapis cezasından az olamayacağının gözetilmemesi,
Bozmayı gerektirmiş, sanık … … müdafiinin temyiz nedeni bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye aykırı olarak
BOZULMASINA, bozma nedenleri yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’nun 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından TCK’nın 58. maddesinin uygulanmasına ilişkin bölümün çıkarılarak ve hüküm fıkrasında sanık hakkında belirlenen denetim sürelerinin “1 yıl 8 ay” olarak düzeltilmesi suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
B-Sanık hakkında dolandırıcılık suçundan kurulan hükmün temyiz incelemesi neticesinde,
Hükümden sonra 02/12/2016 tarihinde 29906 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun’u ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine eklenen alt bendler arasında yer alan ve 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde tanımı yapılan dolandırıcılık suçunun da uzlaşma kapsamına alındığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK’nın 7/2. maddesi uyarınca; ”Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” hükmü de gözetilerek 6763 sayılı Kanun’un 35. maddesi ile değişik CMK’nın 254. maddesi uyarınca aynı kanunun 253. maddesinde belirtilen esas ve usûle göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,
Bozmayı gerektirmiş, sanık … … müdafiinin temyiz nedeni bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeyen hükmün açıklanan nedenle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA karar verilmiştir.
İTİRAZ NEDENLERİ:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 03.11.2017 tarih ve 2014/401559 sayılı yazısı ile;
ANLATIM VE TALEP:
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 30/04/2007 gün ve 2007/8974 Esas sayılı iddianamesi ile sanık … … hakkında “Hırsızlık, Resmi Belgede Sahtecilik ve Dolandırıcılık” suçlarından cezalandırılmaları istemi ile açılan kamu davasında yapılan yargılama neticesinde, Bakırköy 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16/10/2014 gün, 2007/493 Esas ve 2014/881 Karar sayılı ilamı ile sanığın hırsızlık suçundan eylemine uyan TCK’nun 142/1-b, 62,58, 51 maddeleri uyarınca erteli 1 yıl 8 ahaps cezası ile, resmi belgede sahtecilik suçundan eylemine uyan TCK’nun 204/1, 62, 58, 51 maddeleri uyarınca erteli 1 yıl 8 ay hapis cezası ile, dolandırıcılık suçundan eylemine uyan TCK’nun 157/1, 62, 58, 51 maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 2.000 TL Adli Para Cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, hükmün süresi içerisinde sanık müdafii tarafından temyiz edildiği, Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından düzenlenen 30/03/2017 tebliğname ile mahkeme hükmünün “ONANMASI” nın talep edildiği,
Yüksek Yargıtay 17. Ceza Dairesinin 10/10/2017 gün, 2017/3169 Esas ve 2017/11415 Karar sayılı ilamı ile ;
A-Sanık hakkında hırsızlık ve resmi belgede sahtecilik suçlarından kurulan hükümlerin temyiz incelemesi neticesinde;
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçların sanık tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz nedenleri de yerinde görülmemiştir.
Ancak;
1-Mahkemece tekerrüre esas alınan Bakırköy 1 Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2005/67 Esas ve 2009/397 Karar sayılı ilamının kesinleşme tarihinin suç tarihinden sonra 16/09/2009 olması karşısında, 5237 sayılı TCK’nın 58/5. maddesi gözetilerek sanık hakkında TCK’nın 58. maddesindeki mükerrirlere özgü infaz rejiminin uygulanamayacağının düşünülmemesi,
2-Mahkum olduğu hapis cezası ertelenen sanık hakkında TCK’nın 51/3. maddesi uyarınca belirlenecek denetim süresinin mahkum olduğu hapis cezasından az olamayacağının gözetilmemesi,
Bozmayı gerektirmiş, sanık … … müdafiinin temyiz nedeni bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, bozma nedenleri yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’nun 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından TCK’nın 58. maddesinin uygulanmasına ilişkin bölümün çıkarılarak ve hüküm fıkrasında sanık hakkında belirlenen denetim sürelerinin “1 yıl 8 ay” olarak düzeltilmesi suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
B-Sanık hakkında dolandırıcılık suçundan kurulan hükmün temyiz incelemesi neticesinde,
Hükümden sonra 02/12/2016 tarihinde 29906 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun’u ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 253. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendine eklenen alt bendler arasında yer alan ve 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde tanımı yapılan dolandırıcılık suçunun da uzlaşma kapsamına alındığının anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK’nın 7/2. maddesi uyarınca; ”Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.” hükmü de gözetilerek 6763 sayılı Kanun’un 35. maddesi ile değişik CMK’nın 254. maddesi uyarınca aynı kanunun 253. maddesinde belirtilen esas ve usûle göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,
Bozmayı gerektirmiş, sanık … … müdafiinin temyiz nedeni bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeyen hükmün açıklanan nedenle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, karar verilmiştir.
Yüksek Yargıtay 17. Ceza Dairesinin adı geçen ilamına karşı aşağıda belirtilen gerekçelerle itiraz edilmesi düşünülmüştür.
İTİRAZ NEDENLERİ:
Sanığın şikayetçilerden …ın zilyetliğinde bulunan… plaka sayılı aracı Bahçelievler’de park halinde iken 12/05/2006 tarihinde çalıp, ….sahte plaka ve sahte ruhsat ile 18/05/2006 tarihinde müşteki …’na satması şeklinde iddia ve kabul edilen olayda;
Sanığın eyleminin; şikayetçi …’na aracın satılması esnasında kamu kurumunun maddi varlığı olan araç ruhsatının kullanılması nedeniyle TCK’nın 158/1-d maddesinde düzenlenen “kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçunu mu yoksa, aynı Kanunun 157/1. maddesinde düzenlenen “basit dolandırıcılık” suçunu mu oluşturacağı ve bu nedenle görev bozması yapılması gerekip gerekmediği hususu ile, kabule göre de; uzlaşma kapsamında kalan TCK’nın 157/1 maddesindeki dolandırıcılık suçunun uzlaşma kapsamında kalmayan resmi belgede sahtecilik suçu ile birlikte işlenmesi nedeniyle uzlaşma nedeniyle bozma yapılıp yapılmayacağı hususu itirazımızın özünü oluşturmaktadır.
Bakırköy 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16/10/2014 gün ve 2007/493 Esas, 2014/881 Karar sayılı kararına göre; “.. Müşteki beyanı, emanet makbuzu, ekpertiz raporu, polis tutanakları, dolaylı suç kabulü gibi delillerle sabıkalı şüpheli … … nun 12/05/2006 tarihinde bahçelievlerde park halinde bulunan müşteki …a ait… plakalı aracı çalarak …. plaka üzerinden sahte ruhsat ve plaka düzenlediği, bilahare bunu okuma yazma bilmeyen Müşteki …’na 27.000 TL karşılığında sattığı, ancak … iken aracın … tarafından kullanılırken şüphe üzerine durdurularak yakalandığı, bu suretle aracın çalıntı olduğu ortaya çıktığı,her ne kadar sanık savunmasında suçlamayı reddetmiş ise de … nun,aracı … … … adlı şahıstan aldığına dair oluşa uygun tafliatlı anlatımları, sanığın … olduğu ve İstanbul’a devamlı gelip gittiğine dair anlatımı ile tüm dosya kapsamından sübuta ermekle sanığın savunmasını kendisine cezadan kurtarmaya yönelik olduğu kanaati ile 18/06/2014 gün ve 6545 Sayılı Kanun ile değişik 62/1. fıkrası gereğince cezasının “3 yıldan 7 yıla ” şeklinde değiştirildiği , suç tarihi olan 12/05/2006 tarihi itibari ile yürürlükte olan 5237 sayılı kararın 142/1-b maddesinde düzenlenen cezanın “2 yıldan 5 yıla “kadar hapis cezası olduğu , bu durumda 5237 sayılı kararın 142/1-b maddesinin sanığın lehinde olduğu anlaşıldığından sanığın mahkumiyetine dair aşağıdaki hükme varılmıştır” gerekçesiyle sanığın mahkumiyetine karar verilmiş ve sanık müdafiinin temyizi üzerine Yüksek Yargıtay 17. Ceza Dairesi itiraza konu kararı vermiştir.
Dolandırıcılık suçu 765 sayılı TCY’nın 503. maddesinde; ‘Her kim, bir kimseyi hulûs ve saffetinden bilistifade kandıracak mahiyette sanialar veya hileler yaparak hataya düşürüp o kimsenin veya aharın zararına kendisine veya başkasına haksız bir menfaat temin ederse üç aydan üç seneye kadar hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere ağır cezayı nakdi ile cezalandırılır.
Eğer bu cürüm:
1.Meslek ve vazifeleri icabatını icra sırasında avukatlar ve dâva vekilleri ve alelumum vekiller ile müessesat müdürleri tarafından,
2.Resmi bir dairenin yahut menafil âmmeye hadim bir müessesel hayriyenin zararına olarak,
3.Bir kimseyi askerlikten kurtarmak bahanesiyle,
İşlenmiş olursa ceza bir seneden beş seneye kadar hapistir’ şeklinde düzenlenmiş iken, 29.11.1990 gün ve 20710 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 3679 sayılı Yasanın 25. maddesi ile tamamen değiştirilerek ‘Bir kişiyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yaparak hataya düşürüp onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlayan kişiye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve sağladığı haksız menfaatin bir misli kadar ağır para cezası verilir.
Fiili, mağdurda esasen var olan hatadan, hile ve desise kullanmak suretiyle yararlanarak gerçekleştiren kişi hakkında da birinci fıkrada yazılı ceza uygulanır’ şekline dönüştürülmüş, 3679 sayılı Yasanın 26. maddesi ile de 504. madde tümüyle değiştirilerek dolandırıcılık suçunun nitelikli halini düzenleyen yeni 504. madde oluşturulmuş ve 503. maddenin değişiklikten önceki halinde yer alan bentler yeniden düzenlenen 504. maddeye taşınmıştır.
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nun ‘Dolandırıcılık’ başlıklı 157. maddesinde; ‘…Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir’ şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, anılan Yasa’nın 158. maddesinde ise dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri on bent halinde sayılmıştır.
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapmak olduğu halde, 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde ise hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak olup, 765 sayılı Yasa’da yer alan desise kavramına 5237 sayılı TCK’da yer verilmemiş, hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.
Ayrıca, 765 sayılı TCK’nın 503. maddesinde hile ve desisenin bir kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerektiği madde metninde açıkça belirtildiği halde, 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş, hileli davranışın kişiyi kandırabilecek nitelikte olması gerektiği belirtilmemiştir. Dolayısıyla her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Yasa koyucu 5237 sayılı TCK’nın 157. maddesinde hilenin tanımını yapmamış, suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde, ‘birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika’ (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde,
Uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; ‘Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez’ biçiminde tanımlanmış,
Öğretide ise hile ile ilgili olarak; ‘olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir’ (…, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, sf. 453), ‘objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır’ (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku 2006, sf. 558), ‘hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir’ (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar 2007, Cilt I. sf. 452) biçiminde tanımlara yer verilmiştir. Hileli davranışlar kavramının ne anlama geldiği konusunda 5237 sayılı TCK’da herhangi bir açıklık bulunmadığından, bu husus 765 sayılı TCK dönemindeki uygulama ve içtihatlarda ortaya konulan ve öğretideki görüşlerle de desteklenen ilkeler göz önünde bulundurularak çözüme kavuşturulmalıdır.
Bu bağlamda, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 24.11.1998 gün ve 280-359 sayılı kararında; ‘Hile ve desisenin kandırıcılık niteliği, yöneldiği kişi veya kişilerin aldanma yeteneği diğer bir deyişle subjektif durumları itibariyle olaysal olarak değerlendirmelidir. Objektif bir değerlendirme ile kandırıcılık niteliği belirlenmeye çalışıldığı takdirde herkes için genel ve objektif bir ölçütün bulunmasındaki zorluk yanında daha çabuk kandırabilecek zeka seviyesine sahip insanlar hukuki korunmadan yoksun kalacaklardır. Bu nedenle hile ve desisenin kandırıcılık niteliğine ulaşıp ulaşmadığı her somut olayda, olayın özelliği, mağdurun durumu, faille olan ilişkisi, kullanılan hile, desise vb. kriterler ayrı ayrı ele alınarak yargıç tarafından değerlendirilmelidir’ görüşüne yer verilmiş olup, Genel Kurul ve Özel Dairelerin bu ve benzeri kararlarında ortaya koyduğu ilkeler göz önünde bulundurulduğunda, esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide de şu görüşlere yer verilmiştir; ‘Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir’ (Prof. Dr. Özbek, Veli Özer-Yrd. Doç. Dr. Kanbur, M.Nihat- Dr. Doğan, Koray-Arş. Gör. Bacaksız, Pınar- Arş. Gör. Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2010, sf.687), ‘Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır’ (Prof. Dr. Soyaslan, Doğan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Baskı, sf.343), ‘Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir.’ (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, 2007, Cilt I., sf.457)
5237 sayılı TCK’nun 158/1-d maddesinde, dolandırıcılık suçunun kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi, bu suçun bir nitelikli unsuru olarak tanımlanmıştır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenen dolandırıcılık suçu 5237 sayılı TCK’nun 158/1-d maddesinde;
“Dolandırıcılık suçunun; …d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle,… işlenmesi halinde, … kadar hapis ve … kadar adlî para cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile toplumda yaşayan insanlar üzerinde güven etkisi oluşturan kurum, kuruluş ve tüzel kişiler aracı kullanılmak suretiyle kişilerin istismar edilmesinin önlenmesi amaçlanmış ve maddenin bu bölümüne ilişkin gerekçesinde de; “Birinci fıkranın (d) bendinde, dolandırıcılık suçunun kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi, bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Çünkü, kamu kurum veya kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişilikleri toplumda güven beslenen müesseseler olarak kabul edilmişlerdir” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
Bu aşamada kamu kurumu ve kuruluşları, siyasi parti, vakıf ve dernek sözcükleri üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır.
Kamu kurum ve kuruluşları, genel, katma ve özel bütçeli kurumlar, belediyeler ve bu kurumların kurdukları döner sermayeli kuruluşlar, kamu iktisadi teşekkül ve teşebbüsleri, özel kanunlarla kurulan diğer devlet teşekkülleridir. Kamu kurumu; belirli bir ya da birkaç kamu hizmetini ya da faaliyetini yürütmekle görevli, tüzelkişiliğe sahip idare teşkilatı birimidir. Kamu kurumu deyince akla; devlet tüzel kişiliği, il özel idareleri, belediyeler, üniversiteler, Yüksek Öğretim Kurumu, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu ve katma bütçeli kuruluşlar gelmektedir.
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, Anayasanın 135. maddesiyle tanımlanmıştır. Anılan maddeye göre, belli mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen hükümlere göre yargı gözetimi altında gizli oyla seçilen kamu tüzel kişileridir. Örneğin, Barolar, Noterler Birliği, Ticaret ve Sanayi Odaları, Deniz Ticaret Odaları gibi kuruluşlar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır.
Siyasi partiler, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununa göre faaliyetlerini sürdürmektedirler. 2820 sayılı Kanunda siyasi partiler tanımlanmış olup, anılan kanunun 3. maddesine göre; “Siyasi partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir Devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip” kuruluşlardır. Öğretide de siyasi parti, belirli bir ilkeyle programını belirleyip seçmenin desteğini almak suretiyle, yönetime gelmeyi amaçlayan sürekli ve düzenli etkinliği olan, siyasi bir topluluğun örgütü olarak tanımlanmıştır.
Dernek; kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarını,
Vakıf ise; gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip, mal topluluğunu ifade eder.
Görüldüğü üzere, 5237 sayılı TCK’nın 158. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde, dolandırıcılık suçunun kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilirken, fıkrada sayılan tüzel kişiliklere toplumda duyulan güvenden faydalanılması ve bu güvenin bir aldatma aracı olarak kullanılması aranmıştır. Burada önemli olan, kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle insanların aldatılmasıdır.
Maddede belirtilen kamu kurum ve kuruluşları, siyasi parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliğinin sadece isminin kullanılması bu bendin uygulanması için yeterli olmayıp, bunlara ait maddi varlığın veya bu tüzel kişiliklerle bağ kurulmasını sağlayan somut başka olguların kullanılması gerekir. Bu kurumlara ait kimlik belgesinin gösterilmesi, basılı evrak ve makbuzların sunulması, taşıtın kullanılması, mağdur üzerinde bentte sayılan tüzel kişiliklerden gelinildiğine veya buralardan aranıldığına dair bir düşünce oluşturulması ve mağdurun aldatılması gerekmektedir.
Öğretide de, TCK’nın 158. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde sayılan tüzel kişiliklere toplumda duyulan güven nedeniyle, bunların araç olarak kullanılması durumunda suçun işlenilmesinin kolaylaşması ve mağdurun araştırma eğiliminin ortadan kalkması karşısında dolandırıcılık suçunun nitelikli halinin oluşacağı belirtilmiştir. (Yaşar/Gökcan/Artuç, Türk Ceza Kanunu, c.4, 2010, s.4655-4656; Bakıcı, Ceza Hukuku Özel Hükümleri, c.I, 2008, s.451; Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, 2013, s.629; Özbek/Kanbur/ Doğan/Bacaksız/Tepe, Türk Ceza Hukuku, 2012, s.654; Parlar/Hatipoğlu, Türk Ceza Kanunu Yorumu, c.2, 2007, s.1249)
Konuya ilişkin Yargıtay uygulamasına baktığımızda;
Yargıtay 15. Ceza Dairesi 25/01/2017 gün ve 2014/14199 Esas, 2017/941 sayılı kararında “Sanığın …. isimli şahsa ait… plaka sayılı aracın plakasını ve araç ruhsatını sahte olarak düzenlediği ve müşteki firmadan 26 bin dolar değerinde tekstil ipliğini taşımak üzere teslim aldığı ve yükü sahte plakalı araca yüklediği, teslim sırasında müştekiye sahte olarak düzenlenmiş ruhsat fotokopisini ibraz ettiği ve yükü teslim etmeyerek ortadan kaybolduğunun iddia edildiği olayda, sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 158/1-d maddesi gereği “kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçunu oluşturacağı gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde aynı kanunun 157/1 maddesi gereğince basit dolandırıcılık suçundan hüküm kurulması,”,
Yargıtay 15. Ceza Dairesi 24/01/2017 gün, 2014/13469 Esas ve 2017/875 sayılı kararında; “Sanığın, … adlı kişinin kimlik bilgilerini kullanarak müşteki … araç ruhsatının kopyasını çıkardığı, bu ruhsata kendi bilgilerini işlettiği, ayrıca … aracının plaka bilgilerini kullandığı, sonrasında sanığın bu aracı kullanarak, … adlı şirketten 13.500 TL değerinde unu aracına yüklettiği, şirket yetkilisi olan müşteki Mehmet’e de aracın sahte ruhsat bilgilerini verdiği, sanığın unları sevk edildiği yere götürmediği, bu şekilde üzerine atılı suçu işlediğinin iddia edildiği olayda, sanığın eyleminin, TCK’nın 158/1-d maddesinde yazılı olan “kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçunu oluşturup oluşturmadığına dair delillerin takdir ve tartışmasının Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilerek, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, davaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisi” isabetsizliğinden hükmü bozmaktadır.
Kabule göre uzlaşma nedeniyle bozma konusuna gelince;
Ceza Muhakemesi Hukukunda, mağdurların haklarının korunması ve suç faillerinin topluma kazandırılması amacıyla gelişen uzlaşma, mağdur ve failin, özgür iradeleriyle kabul etmeleri hâlinde, tarafsız bir üçüncü kişinin yardımıyla, suçtan ortaya çıkan sorunların çözümüne aktif olarak katıldıkları bir süreçtir. Uzlaşmada taraflar, mağdurun zararının giderilmesi hususunda bir anlaşmaya varmaya çalışırlar. Mağdurun zararının giderilmesi, mağdura bir miktar tazminat ödenmesi şeklinde olabileceği gibi, mağdur veya toplum için belirli bir kamu hizmetinde bulunulması şeklinde veya hukuka uygun başka herhangi bir edim şeklinde de olabilir.
Uzlaşmanın amacı, kural olarak, faillerin kendi fiillerinin sonuçlarını görerek bizzat anlamaları için, suçun faili ile mağduru arasında doğrudan iletişim kurulmasıdır. Bu tür toplantılar mağdurların, klasik yargı sisteminin üstesinden gelmekte zorlandığı zayıflık duygusunu yenmelerine yardımcı olur. Eğitimli ve gönüllü uzlaştırmacılar, tarafların anlaşmaya varmalarına yardım etmek suretiyle adalet sistemini, mücadeleci ve cezalandırıcı bir süreçten işbirliğine dayalı bir sürece dönüştürebilir. Uzlaşma, mağdurların ve faillerin, gerçek anlamda sorumluluklarını bilmeleri ve uzlaşmaları için neye ihtiyaç duyduklarını anlamalarını sağlar.
Uzlaşmada, hem faillerin, hem mağdurların topluma yeniden kazandırılarak, uğradıkları zararların giderildiğine inanılır. Uzlaşmaya katılım her iki taraf için de tamamen gönüllüdür ve süreçte gizlilik ilkesi esastır.
Uzlaştırma süreci, kişilerin, etkin iletişim ve sorun çözme hünerlerini kullanma yoluyla, anlaşmazlıkları korkuya, baskıya ve cezalandırmaya dayalı olmayan bir ortamda çözmelerine imkân tanır. Özellikle çocukların taraf olduğu anlaşmazlıklarda uzlaşmaya başvurulması çok yararlıdır.
Zira çocuk adalet sistemi, çocuklarla ilgili sorunların çözülmesinde her zaman uygun bir süreç olmamaktadır. Bunun yanında uzlaştırma süreci, çocuklar için başlı başına önemli bir eğitim sayılır. Anlaşmazlıkların ifade edilmesi ve çözülmesinde yeni yöntemlerin oluşturulması, sosyal ve kişiler arası müzakere hünerlerinin gelişmesine yardım eder.
Ceza adalet sistemimizde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesiyle uzlaşmaya başvurulması olanaklı kılınmıştır. Uzlaştırmanın amacı, ceza adalet sisteminde, mağdurun yararlarının gözetilmesi, mağdurun tatmin edilmesi, suça karşı salt ceza yaptırımı uygulamak yerine zararın giderilmesi ve onarıma ağırlık verilmesidir. Uzlaştırmanın hedefi, suçun işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında meydana gelen çekişmeyi, bir uzlaştırmacının girişimiyle çözmektir. Failin neden olduğu zararın giderilmesi, fail-mağdur arasındaki barış, uzlaşmanın asıl unsurunu oluşturur. Fail-mağdur arasında uzlaşma dışında da, zararın gideriminin sağlanması olanaklıdır. Ancak uzlaşma kurumunda, zararın giderilmesi ve onarım yanında ayrıca bir de moral unsur vardır. Bu nedenle uzlaşma, suçun faili bakımından cezanın “özel önleme” fonksiyonuna yardım ettiği gibi, mağdurun ve genel olarak kamunun da yararlarının korunmasını sağlar. Fail, uzlaşma ile, kural olarak, işlediği suçun sorumluluğunu kabul edip üstlenerek ve sonuçlarını da gidererek toplumla yeniden bütünleşme olanağını elde etmiş olur. Böylece failin ceza sorumluluğunu tespit ve zararın giderilmesi için gereken yapılmış bulunacağından, mağdur bakımından da adalet yerine getirilmiş olur. Fail-mağdur arasındaki uzlaşma bundan başka, kamuda da, fille ihlâl edilmiş olan hukuk kurallarının geçerliliğini vurgulamış ve dolayısıyla toplumsal barışın yeniden kurulmasına hizmet etmiş olur. Uzlaşmayla sonuçlanan suçlarda mükerrerlik oranı daha düşük olmaktadır. Keza, tarafların özgür iradesi ile başarıyla sonuçlanan uzlaşmada, klasik yargılama sonucunda ortaya çıkan kararın yarattığı memnuniyetsizlik dolayısıyla ortaya çıkan yeni suç işleme ve hakkını bizzat alma eğilimleri de ortadan kalkmaktadır. Nihayet uzlaşma, bu kapsamdaki suçlar dolayısıyla kişilerin mahkûm olmamaları dolayısıyla, ceza infaz kurumlarındaki kapasitenin azaltılması bakımından da olumlu bir etkiye sahiptir. Uzlaşma kapsamında kalan suçlara verilebilecek olan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların, hükümlülerin topluma yeniden kazandırılması bakımından bir yarar sağlayamadığı bilinmektedir.
Uyuşmazlıkta görev alan hukukçular bakımından da uzlaşma desteklenmesi gereken bir kurumdur. Avukat, ister müdafi ister vekil konumunda olsun, üslendiği uyuşmazlığı başarı ile sonuçlandırmış ve dava kaybetmemiş olacaktır. Cumhuriyet Savcısı ve hâkimler için de, tarafların memnuniyeti ve tatminine dayalı, başarı ile sonuçlanmış bir muhakeme söz konusu olmaktadır.
Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak uzlaşma, ceza adalet sistemine soluk aldırabilecek bir araçtır. Kapsamının genişlemesi hâlinde bu yararı daha açık bir şekilde görülebilecektir.
TÜRK CEZA ADALET SİSTEMİNDE UZLAŞMANIN ESASLARI
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun kabul ettiği sisteme göre, uzlaşma aşağıdaki esaslara göre gerçekleştirilmektedir.
1)Uzlaşma teklifini kabul ederek bu konuda karşı tarafla görüşme, suçu kabul veya haklarından vazgeçme anlamına gelmez. Bu durum tarafların sahip oldukları haklarda da bir kayba yol açmaz.
2)Taraflar uzlaşma teklifini kabul etseler dahi, görüşmeler sonucunda uzlaşmak zorunda olmayıp, uzlaşma sağlanana kadar bu yöndeki iradelerinden vazgeçebilirler. Vazgeçme, hak kaybına yol açmaz.
3)Uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren en geç üç gün içinde teklifi yapan adlî kolluk görevlisine ya da görevli Cumhuriyet Savcısı’na karar bildirilmediği takdirde, teklif reddedilmiş sayılır.
4)Uzlaşma teklifi reddedilmesine rağmen taraflar, uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan edebilirler.
5)Teklif kabul edilmesine karşın uzlaştırma girişimi başarılı olmadığı takdirde bir daha Cumhuriyet savcısınca uzlaştırma yoluna başvurulamaz.
6)Uzlaşma teklifinde bulunulması veya teklifin kabul edilmesi, soruşturma konusu suça ilişkin delillerin toplanmasına ve koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel değildir.
7)Taraflar bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından uzlaştırılabilecekleri gibi; uzlaştırmacı olarak Cumhuriyet savcısı tarafından barodan bir avukatın görevlendirilmesi istenebilecek ya da hukuk öğrenimi görmüş bir kimse görevlendirilebilecektir.
8)Uzlaştırma müzakereleri sırasında tarafların konuyla ilgili olarak yapacakları açıklamalar mevcut soruşturmada ve disiplinle ilgili olanlar da dâhil olmak üzere, hiçbir soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz.
9)Uzlaştırma müzakereleri gizli olarak yürütülür. Uzlaştırma müzakerelerine ancak şüpheli, mağdur, suçtan zarar görenler ile bu kişilerin kanunî temsilcisi, müdafi ve vekil katılabilir.
10)Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenin kendisi veya kanunî temsilcisinin ya da vekilin müzakerelere katılmaktan imtina etmesi hâlinde, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır.
11)Uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayandığı ve edimin hukuka uygun olduğu Cumhuriyet savcısı tarafından belirlendiği takdirde, uzlaşma raporu veya belgesi hüküm ifade eder.
12)Uzlaşma gerçekleştiği ve edim def’aten yerine getirildiği takdirde, şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir.
13)Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arz etmesi hâlinde, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince dava zamanaşımı işlemez.
14)Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir.
15)Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığı tarafından kamu davası açılmak üzere iddianame düzenlenir.
16)Uzlaşmanın sağlanması hâlinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat, eski hâlin iadesi veya diğer bir tazminat davası açılamaz. Açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır.
17)Uzlaşma hâlinde bu husus adlî sicile kaydedilmez.
18)Uzlaştırmacı ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri yargılama giderlerinden sayılır, ilgili ödenekten karşılanır. Uzlaşmanın gerçekleşmesi durumunda, bu ücret ve giderler Devlet Hazinesi üzerinde bırakılır.
19)Uzlaşmanın gerçekleşmemesi hâlinde uzlaştırmacı ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri hakkında Kanunun yargılama giderlerine ilişkin hükümleri uygulanır.
20)Şüphelinin edimini yerine getirmemesi hâlinde uzlaşma raporu veya belgesi ilâm mahiyetinde belgelerden sayılır.
21)Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar görenden birine ilk uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren, uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı ve en geç uzlaştırmacının raporunu düzenleyerek Cumhuriyet savcısına verdiği tarihe kadar dava zamanaşımı ile kovuşturma koşulu olan dava süresi işlemez.
22)Uzlaşma sağlanamadığı takdirde, Cumhuriyet savcısı, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olup, üst sınırı bir yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren uzlaşmaya tabi suçlardan dolayı, yeterli şüphenin varlığına rağmen, Kanun’un 171. maddesinin üçüncü fıkrasındaki koşulların birlikte gerçekleşmesi hâlinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verebilir.
Konumuz açısından CMK’nun 253/3. maddesine göre uzlaşma kapsamında kalan bir suçun uzlaşma kapsamında kalmayan bir suçla birlikte işlenmesi halinde uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağı hükme bağlanmıştır. Somut olayda TCK’nın 1571/ maddesi uzlaşma kapsamındadır. Ancak bu suç TCK’nın 204/1. maddesinde düzenlenen ve uzlaşma kapsamında kalmayan resmi belgede sahtecilik suçu ile birlikte işlenmiştir bu nedenle dolandırıcılık suçunda uzlaşma bozması yapılamayacağı düşüncesindeyiz.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanığın müşteki …’na araç satışı esnasında kamu kurumunun maddi varlığı olan araç ruhsatını kullanması nedeniyle; sanığın eyleminin, TCK’nın 158/1-d maddesinde yazılı olan “kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçunu oluşturup oluşturmadığına dair delillerin takdir ve tartışmasının Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilerek, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, davaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisi nedeniyle hükmün CMUK’nun 326/son maddesi de gözetilerek bozulması gerektiği, kabule göre de; basit dolandırıcılık suçunun resmi belgede sahtecilik suçu ile birlikte işlenmesi nedeniyle uzlaşma bozmasının yapılamayacağı düşünülmektedir.
SONUÇ VE İSTEM: Açıklanan gerekçelerle;
Yukarıda açıklanan nedenlerle,
1- İtirazımızın kabulü ile,
2-Yüksek Yargıtay 17. Ceza Dairesi’nin 10/10/2017 gün ve 2017/3169 Esas, 2017/11415 Karar sayılı sanık hakkındaki hırsızlık ve resmi belgede sahtecilik suçundan “Düzeltilerek onama” ve dolandırıcılık suçundan “Bozma” kararının kaldırılması,
3- Bakırköy 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 16/10/2014 gün ve 2007/493 Esas, 2014/881 Karar sayılı hükmünün; “Bozulmasına” karar verilmesi,
4-İtirazımızın Yüksek Dairece yerinde görülmemesi halinde dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesi, itirazen arz ve talep olunur.” şeklinde istemde bulunulması üzerine dosya dairemize gönderilmekle incelenerek gereği düşünüldü;
İTİRAZIN KAPSAMI;
Sanığın müşteki …’na yönelik eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 157/1. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunu mu yoksa aynı Yasa’nın 158/1-d maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunu mu oluşturduğu, eğer aynı Yasa’nın 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçunu oluşturursa uzlaşma kapsamında olmayan aynı Yasanın 204. maddesinde düzenlenen resmi belgede sahtecilik suçu ile birlikte işlendiğinin kabul edilip edilmeyeceği, sonucuna göre de uzlaşma kapsamında olup-olmayacağına ilişkindir.
KARAR;
Sanığın müşteki …’na araç satışı esnasında kamu kurumunun maddi varlığı olan sahte araç ruhsatını kullanması nedeniyle eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 158/1-d maddesinde düzenlenen kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturduğu ve bu suça bakma görevinin ağır ceza mahkemesine ait olduğu anlaşılmıştır.
Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 03.11.2017 tarih ve 2014/401559 sayılı itiraz istemi yerinde görülmüş olduğundan İTİRAZIN KABULÜNE, Yargıtay 17. Ceza Dairesi’nin 10/10/2017 gün ve 2017/3169 Esas, 2017/11415 sayılı ilamı sanık … …’nun hırsızlık ve resmi belgede sahtecilik suçlarından kurulan düzeltilerek onama ile dolandırıcılık suçundan kurulan bozma kararının KALDIRILMASINA,
Sanığın müşteki ….ın kullanımında olan … plakalı aracın suç tarihi olan 12.05.2006’da tespit edilemeyen bir zaman diliminde ve kilitli halde iken çalındığı, aracın müşteki …’nun kullanımında 12.06.2006 tarihinde… plaka ile kolluk tarafından yakalandığı, aracın ruhsat bilgileri ile görünümünün aynı olduğu ancak motor ve şase numarasının sorgulanması sonucu aracın… plakalı ve çalıntı kaydı olan araç olduğunun anlaşıldığı, alınan ekspertiz raporlarına göre, motorlu araç trafik ve tescil belgelerinin sahte olduğu ve iğfal kabiliyetine haiz olduğu, plakanın da sahte olduğu ancak iğfal kabiliyetine haiz olmadığı ve motor ve şase numarasının ise sahte olmadığının belirtildiği, müşteki …’nun dosyaya sunduğu aracın harici satış sözleşmesine göre aracı suçtan 6 gün sonra yani 18.05.2006 tarihinde sanıktan satın aldığını söylediği, bu şekilde sanığın müşteki …’na araç satışı esnasında kamu kurumunun maddi varlığı olan sahte araç ruhsatını kullanması nedeniyle eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 158/1-d maddesinde düzenlenen kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağına ilişkin delilleri değerlendirme ve takdir etme yetkisinin üst dereceli Ağır Ceza Mahkemesi’ne ait olduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yazılı biçimde yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması,
Bozmayı gerektirmiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itiraz nedenleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeyen hükümlerin açıklanan nedenle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’nun 326/son maddesi uyarınca ceza süresi bakımından sanığın kazanılmış hakkının gözetilmesine, 27.11.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.