YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2016/16407
KARAR NO : 2017/14633
KARAR TARİHİ : 06.11.2017
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup hükmün Hazine tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
KARAR
Davacı … vekili, dava konusu 1277 ada 1 parselin tapuda davalı … adına kayıtlı olduğunu, hala üzerinde gazino bulunan taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde yer aldığını,dava konusu yerin Kıyı Kanunu 5,6 ve 10. maddeleri kapsamında kaldığını, bu nedenle tapunun iptali ile Müdahalenin Men’i ve Kal’ini talep etmiştir.
Davalı … vekili; dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisi dışında kaldığını, davalının taşınmazı mülkiyet sınırları içinde kullandığını, idari yoldan yargı yoluna başvurup kanun yolları kapandıktan sonra ancak adli yargıda bu durumun saptanması gerektiğini açılan davanın usul ve yasaya aykırı olduğunu davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece; 10.06.2009 tarih, 2008/353 esas ve 2009/258 karar sayılı ilk kararda “5841 sayılı Yasanın 2. maddesi ile (14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren) 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3 fıkrasındaki 10 yıllık hak düşürücü sürenin “ iddia ve taşınmazın niteliğine yahut devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın” uygulanması düzenlenmekle, Kıyı Kenar Çizgisi içinde kaldığı iddiası ile açılan taşınmazlara ilişkin tapu iptali davalarında da uygulanması gerektiği kabul edilerek, (aynı Kanun’un geçici 10. maddesinde de “Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda da Kadastro Kanununun 12. maddesine eklenen bu hükmün uygulanacağı” belirtilmekle) dava konusu taşınmaza ilişkin kadastro tespitine ait tutanağın 10.12.1979 tarihinde kesinleştiği anlaşılmakla ve 10 yıllık hak düşürücü süre mahkememizce re’sen gözetilmesi gerektiği” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm davacı hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.02.2010 tarih, 2009/13816 Esas ve 2010/962 karar sayılı ilamıyla “mahkemece yapılan değişiklik gözetilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik olmadığı, bu yöne ilişkin itirazların reddi gerektiği, ancak, bir taraf, dava açıldığı andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da,
dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya da yeni bir İnançları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davada haksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamayacağı, bu kuralın yasal ve yargısal uygulamada kararlılık kazandığı, somut olayda mahkemece yapılan keşif sonucu çekişmeli taşınmazın belirlenen kıyı kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı ve dava tarihinde davacı Hazine’nin davasında haklı olduğu anlaşıldığına ve yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa gereğince dava reddedildiğine göre davalının tüm yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulması gerekirken, aksine yazılı düşüncelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsiz olduğu” gerekçesiyle yerel mahkemece verilen karar bozulmuştur.
Mahkemece bozma üzerine 27.10.2010 tarih , 2010/267esas ve 2010/352 karar sayılı kararında; “Mahkememizce bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucu, Yargıtay bozma kararı doğrultusunda yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 sayılı yasa gereğince dava red edildiğinden davalının tüm yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulmasına bozma ilamında açıklanan gerekçe uyarınca” denmekle davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı … vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.
Dava; 3621 Sayılı Kıyı Kanunundan kaynaklanan tapu iptali, sicil kaydının kütükten terkini ile el atmanın önlenmesi ve yıkım isteklerine ilişkindir.
Hemen belirtilmelidir ki, mahkemenin kararı 5841 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanunun 2. ve 3.maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulmuştur.
14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 günlü 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 2.maddesi ile 3402 sayılı Kanunun 12.maddesinin 3.fıkrasına eklenen cümlede: “Bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın“ ve 3.maddesi ile aynı Kanuna eklenen Geçici 10.maddesinde ise; “Bu Kanunun 12.maddesinin 3. fıkrası hükmü devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.” şeklindedir. Bu değişiklik nedeniyle bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazinenin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlanmıştır.
Somut olayda yerel mahkemenin 2010/267 esas ve 2010/352 karar sayılı dosyasında 27.10.2010 tarihinde hazine aleyhine bu değişikliğe uyulmak suretiyle 10 yıllık hak düşürücü süreden davanın reddine karar verilmişse de gerekçeli karar taraflara 2016 yılında tebliğ edilmiş olup 11.07.2016 havale tarihli davacı dilekçesiyle temyiz edilmiştir. Ne var ki, yerel mahkemenin bozma üzerine verdiği kararın temyizi aşamasında Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 gün ve 2009/31 E.- 2011/77 K. sayılı kararıyla; “25.02.2009 gün ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2.maddesiyle 21.06.1987 günlü 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3.maddesiyle 3402 sayılı Yasaya eklenen Geçici 10. maddenin Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline” karar verilmiş ve bu iptal kararı 23.07.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.
Diğer taraftan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33. maddesinde yer alan “Hakim, Türk hukukunu resen uygular” hükmü ile ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır.
Öyle ise, kesin hüküm halini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin olarak kurulan hükmün, verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasanın 153. maddesine göre iptal kararı geriye yürümez ise de 10.03.1969 gün ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere iptal, kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemez ve henüz anlaşmazlık hali devam ediyorsa iptalin kapsamına girer. Bu durumda davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin kurulan kararın Anayasa Mahkemesinin anılan iptal kararından sonra doğru olduğu söylenemez. Zira, kamu düzeninin söz konusu olduğu bütün haller istisnanın kapsamına girer.
Hal böyle olunca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, kamu malları ile ilgili davalar aynı zamanda kamu düzeni ilkesini de içermektedirler. Bu nedenle mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
O halde mahkemece yapılması gereken iş; dava konusu 1277 ada 1 parsel sayılı taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kalıp kalmadığı , kaldıysa müdahalenin men’i ve kal’inin gerekip gerekmediği hususlarında gerekli araştırmaları yapmak üzere işin esasına girmektir .
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan kabulü ile 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca usul ve yasaya aykırı kararın BOZULMASINA, taraflarca HUMK.nun 440/1. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 06.11.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.