YARGITAY KARARI
DAİRE : 8. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2017/16531
KARAR NO : 2020/1019
KARAR TARİHİ : 06.02.2020
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Kıyı Kenar Çizgisi Hukuksal Nedenine Dayalı Tapu İptali Ve Terkin
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
K A R A R
Davacı Hazine, ıslah ettiği dava dilekçesinde, davalıların mirasbırakanları adına kayıtlı 243 parsel sayılı taşınmazın, Yeşilırmağın sağ ve sol sahil ıslah çalışmalarında esas alınan kıyı kenar çizgisi içinde kaldığını ileri sürüp tapusunun iptali ile kamuya terkinini istemiştir.
Bir kısım davalılar, taşınmaza bedelsiz veya tazminatsız el konulamayacağını, tapuları olduğunu,tespit edilen kıyı kenar çizgisini kabul etmediklerini bildirip davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar Yargıtay 1.Hukuk Dairesince ” … Bilindiği üzere; 14.03.2009 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa’nın 2. maddesi ile 3402 Sayılı Kadastro Yasa’sının 12. maddesinin 3. fıkrasına ” bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” cümlesi ve anılan yasanın 3. maddesi ile de aynı yasaya ” bu Kanun’un 12. maddesinin 3. fıkrası hükmü devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır” şeklindeki geçici 10. madde eklenmiştir. Öte yandan, 3402 Sayılı Yasa’nın 12/3 maddesinde öngörülen süre hak düşürücü süre olup kamu düzeni ile ilgilidir ve mahkemece davanın her aşamasında re’sen gözetilmesi gerekli olumsuz dava şartlarındandır. Somut olayda, kadastro tespitinin kesinleştiği tarihten itibaren dava tarihine kadar 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği açıktır. Öte yandan, bir tarafın dava açıldığı andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olmasına rağmen, dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren yeni bir yasa hükmü ya da yeni bir İnançları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybetmesi halinde yargılama giderlerinden sorumlu tutulamayacağı, başka bir deyişle davalının sorumluluğuna karar verilmesi gerekeceği kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, yukarıda değinilen yasal düzenlemeler ve ilkeler gözetilmek suretiyle bir karar verilebilmesi için hüküm bozulmalıdır … ” gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Hemen belirtmek gerekir ki, temyize konu Mahkeme kararı 25.02.2009 tarihli 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanunun 2. ve 3.maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulmuştur.
14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 2.maddesi ile 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlede: “Bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın” ve 3. maddesi ile aynı Kanuna eklenen Geçici 10. maddesinde ise; “Bu Kanunun 12. maddesinin 3. fıkrası hükmü devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır” şeklindedir. Bu değişiklik nedeniyle bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazinenin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlanmıştır.
Ne var ki, Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 Esas, 2011/77 Karar sayılı kararıyla; “25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle 21.06.1987 tanihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Yasa’ya eklenen Geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline” karar verilmiş ve bu iptal kararı 23.07.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.
Diğer taraftan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33.maddesinde yer alan “Hakim, Türk hukukunu resen uygular” hükmü ile ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır.
Öyle ise, kesin hüküm halini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin olarak kurulan hükmün, verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasa’nın 153.maddesine göre iptal kararı geriye yürümez ise de 10.03.1969 tarihli ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere iptal, kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemez ve henüz anlaşmazlık hali devam ediyorsa iptalin kapsamına girer. Bu durumda, davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin olarak verilen yerel mahkeme kararının Anayasa Mahkemesinin anılan iptal kararından sonra isabetli olduğundan söz edilemez.
Bu durumda; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup; kamu malları ile ilgili davalar aynı zamanda kamu düzeni ilkesini de içermektedirler. Tüm bu nedenlerle, Mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir.
Hal böyle olunca; Mahkemece, işin esasına girilerek, çekişme konusu 243 parsel sayılı taşınmazın kıyı kenar çizgisi içerisinde kalıp kalmadığının Yargıtayın ve Dairemizin yerleşik uygulamaları doğrultusunda saptanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Yukarıda yazılı nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden Kabulüyle, hükmün 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 06.02.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.