YARGITAY KARARI
DAİRE : 10. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2013/16501
KARAR NO : 2013/18010
KARAR TARİHİ : 01.10.2013
Mahkemesi :İş Mahkemesi
Dava, 1995 – 2004 yılları arasında çalışmaların hizmetinin tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiştir.
Hükmü, davalı Kurum vekilinin temyiz etmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun Geçici 7. maddesi uyarınca davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesidir. Anılan Kanunun 6. maddesinde ifade edildiği üzere, “sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez.” Anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkin olduğundan, özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi zorunludur.Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesi hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde açılması gerekir. Çalışmanın tespiti istemiyle hak arama yönünden kanun ile getirilen süre, doğrudan doğruya hakkın özünü etkileyen hak düşürücü niteliktedir ve dolması ile hakkın özü bir daha canlanmamak üzere ortadan kalkmaktadır. 506 sayılı Kanunun kabul edilip yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla beş yıl olarak öngörülen süre, 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunun 5. maddesiyle on yıla çıkarılmış, daha sonra 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunun 3. maddesiyle yeniden beş yıl olarak belirlenmiştir. Bu yönde, anılan madde hükmünde yer alan hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi yada çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez. Ne var ki; sigortalının Kuruma bildiriminin işe giriş tarihinden sonra yapılması, bir başka ifade ile sigortalının hizmet süresinin başlangıçtaki bir bölümünün Kuruma bildirilmeyerek sonrasının bildirilmesi ve Kuruma bildirimin yapıldığı tarihten önceki çalışmaların, bildirgelerin verildiği tarihide kapsar biçimde kesintisiz devam etmiş olması halinde, Kuruma bildirilmeyen çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin hesaplanmasında; bildirim dışı tutulan sürenin sonu değil, kesintisiz olarak geçen çalışmaların sona erdiği yılın sonu başlangıç alınmalıdır.
Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2003/21 – 43 Esas, 2003/97 Karar ve 26.02.2003 tarihli kararında ayrıntıları açıklandığı üzere; kural olarak işe giriş bildirgeleri ve ücret ödeme bordroları sigortalının imzasını içermelidir. Sigortalı, anılan belgeleri hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş veya imzanın kendisine ait olmadığını yada kesintisiz çalıştığını söylememiş ise, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturur. Bu karinenin, aksinin, ancak, eş değer de delillerle kanıtlanması gerekmekte olup tanık sözlerine değer verilemez.
506 sayılı Yasanın 4. maddesi ile “işveren; …sigortalıları çalıştıran … kişiler…” olarak tanımlanmış olup, hizmet tespitine yönelik davalarda, çalışma ilişkisinin nitelik ve süresinin belirlenmesinde, bu yöndeki işyeri bilgi ve belgelerine ulaşılmada, kısacası, davanın sübutu ve verilen kararın infazı açısından, işverenin kim olduğunun bilinmesinde yasal zorunluluk vardır.
Eldeki davada; davacı, davalı işveren nezdinde 1995 -2004 yılları arası evrak posta dağıtım işçisi olarak çalıştığının tespitini istemiştir. Mahkemece, 15.06.1996 ile 31.12.2003 tarihleri arasındaki (dava dışı ….’ün işyerinden yapılan 13.12.1998 ile 30.04.2000 tarihleri arasındaki çalışmalar dışlanarak) davacının çalışmalarının tespiti yönünde davanın kısmen kabulüne kısmen reddine dair hüküm kurulmuştur. Davacının hizmet döküm cetvelinin incelenmesinde, 10.01.1995 tarihinden 1995/3. dönemine kadar dava dışı … Postalama San. Tic. Ltd. Şti. isimli işyerinden eksik gün olarak çalışmalarının bildirildiği, dosya kapsamında bulunan, dava dışı … Postalama San. Tic. Ltd. Şti.’nin 340210098532 işyeri sicil numaralı işyerinden, 1996/1 ve 2. dönemlerinin bordrolarında 31.7.1996 tarihine kadar davacının adı soyadında olan kişi adına tam gün bildirimli çalışmalar bildirildiği, anılan çalışmaların davacıya ait olup olmadığı araştırılmadan; 27.09.2007 tarihinde Abonet Abonelik Dağıtım ve Pazarlama Basım Yayım Hizmetleri Ticaret A.Ş. ile birleşerek devralınan ve hakkında hüküm kurulan Aktif İleti ve Dağıtım Hizmetleri Ticaret A.Ş.’nin ticaret sicil kayıtlarında 01.10.1996 tarihinde ana sözleşmesinin tescil edildiği gözetildiğinde, 01.10.1996 tarihinden öncesi döneme ilişkin kabul hükmünde, işverenin faal olup olmadığı, gerçek bir çalışma bulunup bulunmadığı belirlenmeden; dosya kapsamında dinlenen tanık beyanlarında belirtilen işyerinin bayilik, acenta ya da taşeronluk sistemine geçtiğine ilişkin beyanlar dikkate alınarak, davacının çalışmalarının geçtiği işyerinin devri söz konusu olup olmadığı, davacının çalışmalarına konu dönemde çalıştığı başka işverenler olup olmadığı, başka işverenler olması halinde davalı işveren şirket ile tespit edilen işverenler arasında asıl işveren – aracı işveren ilişkisi bulunup bulunmadığı yöntemince araştırılıp tespit edilmeden; yine dosya kapsamında bulunan davacı adına düzenlenen vergi levhası
gözetildiğinde, davacının kendi nam ve hesabına çalışması olup olmadığı, gerek Kurumdan, gerekse ilgili vergi dairesinden araştırılmadan; mahkemece, hüküm kurulması, eksik inceleme ve yetersiz araştırmaya dayalıdır.
Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında; davacının, kesintisiz olduğunu iddia ettiği çalışmasının gerçekliği, işin ve işyerinin kapsam ve niteliğiyle süresinin belirlenebilmesi amacıyla; 340210098532 işyeri sicil numaralı işyerinden 1996/2. dönemi bordrosunda davacı adı soyadında yapılan bildirimin davacıya ait olup olmadığı tespit edilmeli; davacının çalıştığı iddia edilen işyerinin Kurum nezdindeki işyeri sicil dosyası getirtilmeli; davacının talebe ve kabule konu sürede hangi işyerinde çalıştığı ve bu işyerinin işvereni belirlenmeli, davalı şirket ile tespit edilen işverenler arasındaki hukuki ilişkinin niteliği, bu kapsamda işyeri devrinin söz konusu olup olmadığı Ticaret Sicil ya da vergi kayıtlarından da yararlanılarak araştırılmalı; yapılacak araştırma sonucu dava dışı işverenler tespit edilmesi halinde HMK. 124. maddesi dikkate alınmak suretiyle dava konusu dönemdeki işverenlere husumet yöneltilerek gösterecekleri tüm deliller toplanmalı; davacının kendi nam ve hesabına çalışmaları olup olmadığı Kurumdan ve ilgili vergi dairelerinden sorularak araştırılmalı; dava konusu dönemde davacı ile birlikte çalışan ve işverenlerin bordrolarında kayıtlı kişiler ile, gerektiğinde, aynı yörede komşu veya benzeri işleri yapan başka işverenler ve bu işverenlerin çalıştırdığı bordrolara geçmiş kişiler saptanarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı; davacının iddia edilen çalışmasının kesintili olup olmadığı üzerinde durularak hakdüşürücü süre irdelenmeli; yargılama sürecinde dinlenen tanık anlatımlarının değerlendirilmesinde, iş yerinin kapsamı, kapasitesi ve niteliği nazara alınmalı; böylece bu konuda gerekli tüm soruşturma yapılarak uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip; deliller hep birlikte değerlendirilip, takdir edilerek, varılacak sonuç uyarınca, HMK. 297. maddesi çerçevesinde infazda tereddüt yaratmayacak şekilde bir karar verilmelidir.
Mahkemenin, yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda araştırma yaparak, elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 01.10.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.