Yargıtay Kararı 15. Ceza Dairesi 2012/3856 E. 2013/16077 K. 30.10.2013 T.

YARGITAY KARARI
DAİRE : 15. Ceza Dairesi
ESAS NO : 2012/3856
KARAR NO : 2013/16077
KARAR TARİHİ : 30.10.2013

MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : Nitelikli dolandırıcılık
HÜKÜM : Beraat

Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.
Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.
Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılan hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.
Ceza Genel Kurulunun 17/11/2009 tarih ve 2009/8-122-266 sayılı kararında belirtildiği gibi; ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan ihtimali kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur.
Yukarıdaki ilkeler ışığında somut olay incelendiğinde;
Sanığın 1995 yılında kullanıma açtırdığı kredi kartını almadan evvel kredi kartı sözleşmesinde … arkadaşı olan katılanı kefil olarak gösterip adına sahte imza attığı, 2007 yılında son borcun ödenmeyip bankadan bildirim yapılması üzerine katılanın durumu öğrendiğini belirterek şikayetçi olduğu olayda; katılanın banka aleyhine açtığı hukuk davası ile ilgili olarak katılan vekilinin mahkemeye sunduğu 09.01.2008 tarihli dilekçesinde; “davacının davalı bankaya kredi kartı isteminde bulunan …’in 07.11.1995 tarihinde yapmış olduğu sözleşmeyi müşterek müteselsil kefil sıfatı ile imzaladığı ve kart limitinin 150,00 TL olduğu, daha sonra limitin davacının bilgisi dışında artırıldığı ve davacının bundan sorumlu tutulamayacağını” belirtmesi dikkate alındığında, katılanın kredi kartının tanziminden haberdar olduğu katılanın iddia ettiği gibi; katılan vekilinin hataen böyle bir ibareyi dilekçesine yazdığının kabulü halinde dahi sözleşme aslının bankaca bulunamaması yüzünden imza incelemesi yapılamaması sebebiyle, sözleşmedeki imzanın katılana ait olup olmadığının belirlenemeyecek olması karşısında, “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi de gözetilerek, mahkemece sanığın beraatına karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 30.10.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.