Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2019/5446 E. , 2022/2711 K.
T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE
Esas No : 2019/5446
Karar No : 2022/2711
TEMYİZ EDEN (DAVACILAR) : Kendi adına asaleten … ‘e
velayeten …
VEKİLİ : Av. …
TEMYİZ EDEN (DAVALI) : … Üniversitesi- … Rektörlüğü
(… Üniversitesi Rektörlüğü)
VEKİLİ : Av. …
İSTEMLERİN_KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının taraflarca aleyhlerine olan kısımlarının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Davacıların yakını …’in, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Doğum Servisinde 11/02/2013 tarihinde yapılan sezaryen ameliyatı sırasında yanlış kan transfüzyonu sonucu 27/02/2013 tarihinde vefat etmesinde davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğranılan zararlara karşılık eş … için 5.000,00 TL (miktar arttırımı ile 106.866,87 TL) maddi, 250.000,00 TL manevi ve çocuk … için 5.000,00 TL (miktar arttırımı ile 151.898,70 TL) maddi, 500.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 258.765,57 TL maddi tazminat ile 750.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: … İdare Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararıyla; dava konusu olayda hizmet kusuru bulunup bulunmadığının açıklığa kavuşturulması amacıyla bilirkişiliğine başvurulan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun raporu, ceza ve disiplin soruşturması fezlekesindeki tespitler ile diğer bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesinden, olayın hastadan sorumlu sağlık personelinin takip ve tedavide gerekli dikkat ve özeni göstermemesinden kaynaklandığı ve hizmetin kusurlu işletildiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle davacıların maddi zararlarının belirlenebilmesi için yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu dosyaya sunulan rapora itibar edilerek, davacı … için 78.249,61 TL, … için 151.898,70 TL olmak üzere toplam 230.148,31 TL maddi tazminat isteminin kabulüne, fazlaya ilişkin kısmının (28.617,26 TL) reddine, manevi tazminat yönünden ise, çocuk … için 350.000,00 TL, eş … için 150.000,00 TL olmak üzere toplam 500.000,00 TL manevi tazminat isteminin kabulüne, fazlaya ilişkin kısmının (250.000,00 TL) reddine, kabul edilen tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti:… Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesince; … İdare Mahkemesinin istinaf başvurularına konu kararının hukuka ve usule uygun olduğu, davalı ve davacılar tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istinaf başvurularının reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ_EDENLERİN_İDDİALARI : Davacılar tarafından, idarenin ağır hizmet kusurunun bulunduğu, maddi tazminatın hatalı olarak hesaplandığı, yaşanan manevi acının yanında takdir edilen manevi tazminat miktarının çok düşük olduğu, reddedilen tazminat açısından maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği, kararın nispi karar harcına ilişkin kısmının da hatalı olduğu, faizin olay tarihinden itibaren başlatılması gerekirken dava tarihinden başlatılmasının hukuka aykırı olduğu, kararın aleyhlerine olan kısımlarının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
Davalı idare tarafından, usule ilişkin olarak, 7141 sayılı Kanun ve imzalanan protokol gereğince Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünden ayrılarak, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Rektörlüğüne devredildiğinden, davanın anılan Rektörlük husumetiyle görülmesi gerektiği, sağlık personelinin illiyet bağını kesecek oranda kişisel kusuru bulunduğundan idarelerinin dava konusu olaydan sorumlu olamayacağı, manevi tazminat miktarının ölçülü olmadığı, harçtan muaf olunduğundan aleyhlerine harca hükmedilemeyeceği, kararın aleyhlerine olan kısımlarının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
TARAFLARIN_SAVUNMALARI : Taraflarca karşılıklı olarak temyiz istemlerinin reddi ile Bölge İdare Mahkemesi kararının aleyhlerine olan kısımlarının bozulması gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Temyiz istemlerinin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, uyuşmazlığa konu sağlık hizmetinin yürütüldüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin bağlı bulunduğu üniversite olması sebebiyle bakılan davada hasım mevkiinde bulunan İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün 18/05/2018 tarih ve 30425 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7141 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 182. maddesi ile İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Üniversitesi adı altında müstakil yeni bir üniversite kurulması ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin yeni kurulan bu üniversiteye bağlanması karşısında, husumetten çıkarılıp İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Üniversitesi Rektörlüğünün husumete alınmasına karar verildikten ve Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlenerek dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
A) Temyiz İstemine Konu Mahkeme Kararının, Manevi Tazminat İsteminin Kısmen Kabulüne, Kısmen Reddine İlişkin Kısmının İncelenmesi:
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen kararın, hükmedilen manevi tazminat miktarına işletilecek yasal faizin başlangıç tarihine ilişkin kısmı hariç olmak üzere manevi tazminat istemi yönünden davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine ilişkin kısmı usul ve hukuka uygun olup, tarafların dilekçelerinde ileri sürülen temyiz nedenleri kararın belirtilen kısımlarının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
B) Temyiz İstemine Konu Kararın, Hükmedilen Manevi Tazminat Miktarına Dava Tarihinden İtibaren Yasal Faiz İşletilmesi Yönünden İncelenmesi:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “Temyiz incelemesi üzerine verilecek kararlar” başlıklı 49. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, “Temyiz incelemesi sonunda kararda yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmayan maddi hatalar ile düzeltilmesi mümkün eksiklik veya yanlışlıklar varsa Danıştay’ın kararı düzelterek onayacağı” hükme bağlanmıştır.
Anılan Kanun’un uyuşmazlık tarihinde yürürlükte olan haliyle 13. maddesinde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği; bu isteklerinin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabileceği kuralı yer almakta olup; anılan maddede, idari eylemler nedeniyle uğranılan zararın tazmini için idareye başvuruda bulunulmasının, dava ön şartı olarak öngörülmesi ve zararın idare tarafından en erken bu tarihte sulhen ödenebilecek olması nedeniyle yargı yerince hükmedilecek tazminat miktarına, ön karar için idareye yapılan başvuru tarihi, adli yargıda dava açılması halinde adli yargıda dava açıldığı tarih itibarıyla yasal faiz uygulanması, Danıştay’ın yerleşik içtihatlarıyla kabul edilmiştir.
Faiz en basit biçimiyle; idarenin tazmin borcu bağlamında, kişilerin, idarenin eylem ve/veya işlemlerinden dolayı uğradıkları zararların giderilmesi istemiyle başvurmalarına karşın, idarenin zararı kendiliğinden ödemeyip yargı kararıyla tazminata mahkûm edilmesi sonucunda, idarenin temürrüde düştüğü tarihten tazminatın ödendiği tarihe kadar geçen süre için 3095 sayılı Kanuna göre hesaplanacak tutarı ifade etmektedir.
Bakılmakta olan dava, davacılar tarafından, murislerinin İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yapılan sezaryen ameliyatı sırasında yanlış kan transfüzyonu sonucunda 27/02/2013 tarihinde hayatını kaybettiği, olayda idarenin hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek uğranıldığı iddia edilen maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle davalı idareye yapılan 05/05/2014 tarihli başvurunun 04/06/2014 tarihinde reddi üzerine 13/06/2014 tarihinde açılmıştır.
Temyize konu İdare Mahkemesi kararında, davacılar tarafından olay tarihinden itibaren yasal faiz istenilmesine karşın, kabulüne karar verilen toplam 500.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davacılara ödenmesine karar verilmiştir. Oysa yukarıda aktarılan yerleşik Danıştay içtihadı uyarınca faiz başlangıç tarihi olarak idareye başvuru tarihinin esas alınması gerektiği açıktır.
Uyuşmazlıkta, davacı tarafından davalı idareye 05/05/2014 tarihli dilekçe ile başvuruda bulunulduğu, davacının idareye yaptığı başvuru tarihinde idarenin temerrüde düştüğü kabul edilerek manevi tazminat tutarına başvuru tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği açıktır.
Bu durumda; … Bölge İdare Mahkemesi … İdare Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının hüküm fıkrasında yer alan “… istinaf başvurularının reddine … ” ibaresinin, 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca; “… istinaf başvurularının reddine, 2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, hüküm fıkrasında yer alan “… manevi tazminat yönünden ise, çocuk … için 350.000,00 TL, eş … için 150.000,00 TL olmak üzere toplam 500.000,00 TL manevi tazminat isteminin kabulüne, dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine,” ibaresinin, ” …manevi tazminat yönünden ise çocuk … için 350.000,00 TL, eş … için 150.000,00 TL olmak üzere toplam 500.000,00 TL manevi tazminat isteminin kabulüne, hükmedilen tazminatın idareye başvuru tarihi olan 05/05/2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine,” şeklinde düzeltilmesi gerekmektedir.
C) Temyiz İstemine Konu Mahkeme Kararının, Maddi Tazminata İlişkin Kısmının İncelenmesi:
MADDİ OLAY :
Dava dosyasındaki bilgi ve tıbbi belgelere göre,
Davacıların yakını … , 38 haftalık ve miadında ilk gebelik tanısıyla 10/02/2013 tarihinde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Doğum Servisine yatırılmış, kan grubunun 0 RH pozitif olduğu tespit edilmiş, sezaryen yöntemi ile doğum gerçekleşmiş, 2680 gr ağırlığıyla sağlıklı bir kız bebek (…) dünyaya gelmiş, doğum esnasında gebeye anestezi uzmanı tarafından kan transfüzyonu endikasyonu konarak ilgili anestezi teknikerine sözlü olarak transfüzyon talimatı verilmiş, ameliyathaneye getirilen iki ünite kan anestezi teknikeri tarafından gebeye verilmiş, doğum esnasında gebeye verilen kanların numarası ES :… ES:… olarak yazılmış, serviste takip edilirken kanaması olması üzerine 0 RH pozitif kan verilmiş,fakat hastada şok durumu gelişmiş, hasta ameliyat sonrası serviste izlenirken ortaya çıkan vajinal kanama nedeniyle “uterus atonisi” ön tanısı ile tekrar ameliyata alınmış, ameliyat sonrası yoğun bakım ünitesinde 16 gün takip edilen hastanın klinik durumu ve laboratuvar sonuçlarına göre yanlış kan transfüzyonuna bağlı gelişen “akut hemolitik transfüzyon reaksiyonu, yaygın damar içi pıhtılaşma ve buna bağlı çoklu organ yetmezliği” tanıları ile takip ve tedavisi yapılmış, ancak tedaviye rağmen belirtilen komplikasyonlar nedeni ile hasta 27/02/2013 tarihinde vefat etmiştir.
Olayda müteveffaya verilen kanlara ilişkin olarak İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kan Merkezi müdürü imzalı … tarihli … sayılı raporda, “… no.lu ve … no.lu kan ürünlerinin AB Rh pozitif kan grubundan eritrosit süspansiyonları olduğu, Kan Merkezinden … tarihinde, … protokol no ile dava dışı başka bir hasta için çıkışlarının yapıldığı” belirtilmiştir. Dolayısıyla davacıların yakınına yanlış kan grubundan ve başka hastaya ait kanların verildiği anlaşılmaktadır.
Müteveffanın eşi tarafından ilgili kamu görevlileri hakkında savcılığa şikayette bulunulması üzerine, şikayet hususunda ön inceleme yapılması amacıyla İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanlığı’nca görevlendirilen soruşturma komisyonu tarafından hazırlanan 25/12/2013 tarihli disiplin ve ceza soruşturması fezlekesinde; “hastanın ölümüne yol açan yanlış kan transfüzyonu ile ilgili olarak Anestezi Teknikeri … ‘ın göstermesi gereken ortalama dikkat ve özeni göstermemesi, Anestezi Uzmanı Dr. … ‘nun7 ise üzerine düşen kontrol ve denetim görevini yerine getirmemesi nedeniyle eksik ve hatalı tıbbi davranışlarının bulunduğu cihetle; disiplin soruşturması bakımından Yüksek Öğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nin 5/a maddesi uyarınca uyarma cezası verilmesinin, ceza soruşturması bakımından ise lüzum-u muhakeme kararı verilmesinin uygun olacağı” kanaati bildirilmiştir.
Buna istinaden 20/02/2015 tarihinde toplanan son soruşturma kurulu ise, “hastanın ölümüne yol açan yanlış kan transfüzyonu ile ilgili olarak Anestezi Teknikeri …’ın dikkat ve özen yükümlülüklerini ihlal etmesi, Anestezi Uzmanı Dr. …’nun ise üzerine düşen kontrol ve denetim görevini yerine getirmemesi dolayısıyla tıp biliminin gereklerine aykırı davrandıkları” gerekçesiyle haklarında son soruşturmanın açılmasına gerek olduğu (lüzum-u muhakeme) kararı vermiştir.
Anılan kararla hakkında soruşturma izni verilen ilgili sağlık personelince karara itiraz edilmiş, Danıştay Birinci Dairesi’nin 07/05/2015 tarih ve E:2015/674, K:2015/767 sayılı kararıyla itirazın reddi ile haklarında lüzum-u muhakeme kararı onanan ilgililer yönünden kararın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin ardından şüpheliler hakkında açılan kamu davası sonucunda … Asliye Ceza Mahkemesinin … tarihli ve E:…, K:…sayılı kararıyla, sanıkların taksirle ölüme neden olma suçunu işlediklerinin sabit olduğu gerekçesiyle mahkumiyetlerine karar verilmiştir.
İdare Mahkemesi tarafından, hizmet kusurunun tespiti amacıyla alınan Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu’nca düzenlenen … tarih ve … sayılı raporda da, “kişinin ölümünün yanlış kan transfüzyonuna bağlı gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiği, sezaryen kararının ve atoni tanısı ile yapılan ameliyatın tıbben doğru olduğu dikkate alındığında kişinin muayene, takip ve tedavisine katılan kadın hastalıkları ve doğum hekimlerine kusur atfedilemeyeceği, 2011 yılına ait Sağlık Bakanlığı Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi’nin ‘Transfüzyon Başlatma’ başlıklı G3.2. maddesinde sıralanan genel prensipler gereğince sezaryen ameliyatı sırasında kişiye yanlış kan transfüzyonu yapan Anestezi Teknisyeni …’ın 4/8 oranında ve hastanın anestezisini yapan Anestezi Uzmanı Dr. …’nun 4/8 oranında kusurlu olduğu” yönünde görüş verilmiştir.
Mahkeme tarafından söz konusu rapor hükme esas alınabilecek nitelikte görülerek davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar verilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT:
Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Bu çerçevede devletin, kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaleden doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez. Söz konusu pozitif yükümlülük sağlık alanında yürütülen faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin, herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği ve bu görevini kamu kesimleri ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanmak suretiyle onları denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır.
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, mahkemece, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır.
Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.
Öte yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesiyle “bilirkişi” konusunda atıfta bulunulan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun’un 447. maddesinin 2. fıkrası ile mevzuatta 1086 sayılı Kanun’a yapılan atıfların, 6100 sayılı Kanun’un bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılacağı hüküm altına alınmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266. maddesinde, hakimin, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar vereceği öngörülmüş; “Bilirkişi raporunun verilmesi” başlıklı 280. maddesinde, bilirkişinin, raporunu, varsa kendisine incelenmek üzere teslim edilen şeylerle birlikte bir dizi pusulasına bağlı olarak mahkemeye vereceği, raporun verildiği tarihin rapora yazılacağı ve duruşma gününden önce birer örneğinin taraflara tebliğ edileceği; “Bilirkişi raporuna itiraz” başlıklı 281. maddesinin 1. fıkrasında ise, tarafların, bilirkişi raporunun, kendilerine tebliği tarihinden itibaren iki hafta içinde, raporda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını, belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri düzenlenmiştir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 282. maddesinde, “Hakim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir.” hükmü yer aldığından; sunulan bilirkişi raporunun hükme esas alınabilecek yeterlikte olmaması veya taraflarca yapılan itirazları karşılamaması halinde bilirkişilerden ek rapor istenilebileceği veya yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılabileceği gibi; teknik bilgiye sahip bilirkişilerce ortaya konulan tespit ve veriler doğrultusunda resen bir sonuca varılabileceğinin de kabulü gerekmektedir.
15/07/2018 tarih ve 30479 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılan değişiklik neticesinde yeniden düzenlenen Adli Tıp Kurumuna ilişkin olarak Kararnamenin 2. maddesinde, adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulduğu; 3. maddesinde, Adli Tıp Kurumunun, mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıp ile ilgili konularda bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmekle yükümlü olduğu; 16. maddesinde, Adli Tıp Üst Kurullarının, adli tıp ihtisas kurulları ve ihtisas daireleri tarafından verilip de mahkemeler, hâkimlikler ve savcılıklarca kapsamı itibarıyla yeterince kanaat verici nitelikte bulunmadığı, sebebi de belirtilmek suretiyle bildirilen işleri, adli tıp ihtisas kurullarınca oybirliğiyle karara bağlanamamış olan işleri, adli tıp ihtisas kurullarının verdiği rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile ihtisas dairelerinin rapor ve görüşleri arasında ortaya çıkan çelişkileri, adli tıp ihtisas kurulları ile Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarının heyet hâlinde verdikleri rapor ve görüşler arasında ortaya çıkan çelişkileri konu ile ilgili uzman üyelerin katılımıyla inceleyeceği ve kesin karara bağlayacağı; “İhtisas Dairelerinin Görevleri” başlıklı 17. maddesinin (g) bendinde, Sekizinci İhtisas Kurulu’nun görevi, ölümle sonuçlanan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işler hakkında bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmek olarak düzenlenmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Uyuşmazlıkta, hastanın sezaryen ameliyatı olduğu, ameliyat esnasında yapılan yanlış kan transfüzyonuna bağlı gelişen akut hemolitik transfüzyon reaksiyonu, yaygın damar içi pıhtılaşma ve buna bağlı çoklu organ yetmezliği nedeniyle vefat ettiği, uyuşmazlık konusu olayda, davacıların yakınının yaşamını yitirmesinin, tedavi sürecinde görev alan sağlık görevlilerinin kusurlu eylemleri sonucu meydana geldiği hususu alınan Adli Tıp Kurumu raporu ve soruşturma raporu ile tespit edilmiş, İdare Mahkemesi tarafından da söz konusu raporlar hükme esas alınarak davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılmış olup, söz konusu gerekçe Dairemizce de uygun bulunmuştur.
Bununla birlikte, İdare Mahkemesince, olay nedeniyle davacıların uğradığı destekten yoksun kalma zararının tespiti amacıyla yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen 31/08/2016 havale tarihli raporun irdelenmesi gerekmektedir.
Anılan bilirkişi raporunda, gerek müteveffa desteğin gerekse desteğini yitiren davacıların muhtemel yaşam süreleri PMF 1931 Yaşam Tablosu esas alınarak belirlenmiş, davacı küçüğün üniversite okuyacağı, 22 yaşına kadar destek alacağı kabul edilmiş, davacı eşin yeniden evlenme olasılığında Moser tablosuna göre belirlenen oran (%25) ile Devlet İstatistik Enstitüsünün verileri kullanılarak belirlenen orana (%48,14) göre eş yönünden iki farklı zarar miktarı hesaplanmış, anne ev hanımı olduğundan aktif dönem hesaplanmadığı, belirtilmesine rağmen asgari geçim indirimi dahil net asgari ücret üzerinden hesaplama yapılmış, ölenin destek payları belirlenirken ise sadece eşinin ve çocuğunun payları dikkate alınmıştır.
Bilindiği gibi, destekten yoksun kalma tazminatı, desteğini kaybeden kimseye, diğer bir ifadeyle ölen kimsenin yakınlarına, ölüm olayından önceki sosyal ve ekonomik yaşam düzeyinin devamını sağlayacak bir miktar para ödenmesini ifade etmektedir.
Destekten yoksun kalma tazminatının şartları gerçekleştiği takdirde, zarar veren, zarar görenin mal varlığında meydana gelen eksilmeyi gidermek zorundadır. Maddi tazminatın amacı, zarar verici olay meydana gelmeseydi; zarar gören, mal varlığı açısından hangi durumda bulunacak idiyse, o durumun yeniden kurulması olup; zarar, eğer destek ölmeseydi, destekten yoksun kalanın gelecekte faydalanacağı yardım tespit edilmek suretiyle belirlenir. Burada karşılanması gereken gerçek zarar, desteğin yakınlarına sağlayacağı yardımların toplamıdır.
Müteveffa desteğin ve destek kaybına uğrayan davacıların muhtemel ömürlerinin tespitinde yararlanılan PMF 1931 Hayat Tablosu, Fransız nüfus verileri/istatistikleri kullanılarak 1931 yılında hazırlanmış bir tablodur. Oysa T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Aktüerya Bilimleri Bölümü, BNB Danışmanlık, Marmara Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi’nin çalışmalarıyla “TRH 2010” adı verilen “Ulusal Mortalite Tablosu” hazırlanmıştır.
Destekten yoksun kalma zararı, özü itibarıyla varsayımsal verilere dayanılarak hesaplanmakta ise de; bilirkişi raporunun ilgililerin gerçek maddi zararlarını göstermesi için raporda gerçeğe en yakın ve güncel verilerin kullanılması esastır. Bu nedenle, tazminat hesabına esas bakiye ömrün belirlenmesinde ülkemize özgü ve güncel verileri içeren TRH 2010 tablosunun esas alınması gerekir.
İkinci olarak, gerek Dairemiz, gerekse Yargıtay kararlarında kabul edildiği üzere, ev hanımlarının bir işverene bağlı olarak çalışmaması (vergi indirimine konu olmaması) nedeniyle sağladıkları desteğin “pasif dönem geliri” niteliğinde bulunduğu ve yaşam sürelerinin sonuna kadar asgari geçim indirimi (AGİ) hariç net asgari ücret tutarında olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle, hükme esas alınan bilirkişi raporunda, AGİ dahil net asgari ücretin destek hesabına esas alınması isabetli olmamıştır.
Ayrıca, yerleşik yargı uygulamaları gereğince, destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanırken desteğin kendisine 2 pay, eşine 2 pay, çocuklarına 1’er pay ve anne ile babasına 1’er pay ayıracağı hususu dikkate alınarak, desteğin vefat tarihinde anne ve babası hayattaysa -davacı sıfatıyla destekten yoksun kalma telepleri olmasa bile- destekten yoksun kalma tazminatı hesabında onlara da destek payı ayıracağının kabul edilmesi, destek paylarının yerleşik içtihatlara uygun olarak hesaplanması gerekmektedir.
Öte yandan; bilirkişi raporunda, davacı küçüğün 22 yaşında destekten çıkacağı kabul edilerek hesaplama yapılmış ise de; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 3. maddesinin birinci fıkrasının 10 numaralı bendinin (b) alt bendinde, genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişiler arasında, “18 yaşını, lise ve dengi öğrenim ile işletmelerde meslekî eğitim görmesi halinde 20 yaşını, yüksek öğrenim görmesi halinde 25 yaşını doldurmamış ve evli olmayan çocukları” sayılmış olup; davacı çocukların eğitim durumu ve evlilik durumları dikkate alınarak destekten istifade edeceği sürelerin ve maddi tazminatın hesaplanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Çocukların bu yaşlardan önce evlenmesi durumunda da, ölen ebeveynin desteğine olan ihtiyacı evlilik ile sona ereceğinden, çocuk yararına sadece evlenme tarihine kadar olan süre ile sınırlı olarak hesaplanan destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilmesi gerekmektedir.
Yine hükme esas alınan bilirkişi raporunda, dul kalan davacı eşin yeniden evlenme olasılığı Moser tablosuna göre belirlenen oran (%25) ile Devlet İstatistik Enstitüsünün verileri kullanılarak belirlenen orana (%48,14) göre eş yönünden iki farklı zarar miktarı hesaplanmış, Mahkeme tarafından ise, DİE verilerine göre hesaplanan evlenme şansı indirimi dikkate alınarak tazminata hükmedilmiştir. Ancak Dairemizin yerleşik içtihatlarıyla AYİM tablosunda yer alan evlenme şansı oranlarının uygulanması kabul edilmektedir. Ayrıca, destek zararının, gerçeğe en uygun ve hükme en yakın tarihteki veriler esas alınarak hesaplanması gerekmektedir. Buna göre, Mahkemece işbu bozma kararı üzerine, öncelikle (destek süresi evleninceye kadar devam edeceğinden) davacı eşin evlenip evlenmediğinin ortaya konulması, evlenmiş ise, destek süresinin evlendiği tarihe kadar işletilmesi, evlenmemiş ise, AYİM tablosu esas alınarak evlenme şansının ve buna göre maddi zararının tespitini teminen yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerekmektedir.
Sonuç olarak, dosyaya sunulan hesap bilirkişisi raporu, hesaplama yöntemi bakımından hükme esas alınabilecek nitelikte olmayıp, İdare Mahkemesince, uyuşmazlığın çözümü için, yukarıda aktarılan hususlar ve Dairemiz tarafından kabul edilen destekten yoksun kalma tazminatı hesaplama ilkeleri çerçevesinde, 2022 yılı ve sonrasına yönelik asgari ücrete ve asgari geçim indirimine ilişkin olarak yapılan değişiklikler de dikkate alınarak bu konuda uzman başka bir bilirkişiden yeniden rapor alınması, ayrıca hukuki denetime elverişli olabilmesi açısından bilirkişi tarafından yapılan hesaplamanın tablo halinde raporda yer alması gerekmektedir.
Yine, Dairemizin yerleşik içtihatları gereği, 2577 sayılı Kanunda, tam yargı davalarında, dava dilekçesindeki miktar ve artırılan tazminat miktarı yönünden de yasal faizin, idarenin temerrüde düştüğü tarih olan başvuru dilekçesinin idareye tebliğ edildiği tarihten itibaren uygulanması gerekmekte olup, işbu bozma kararı üzerine yeniden yapılacak yargılama neticesinde verilecek kararda anılan tarihin esas alınması; son olarak vekâlet ücreti ve nispi karar harcına ilişkin Dairemiz içtihatlarının da göz önünde bulundurulması gerektiği tabiidir.
Diğer taraftan, işbu davanın ihbarı için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesi ile anılan maddenin atıfta bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 61. ve devamı maddeleri hükümleri uyarınca gerekli koşulların oluştuğu anlaşılmakta olup; Mahkemece, bozma üzerine yeniden yapılacak yargılamada dava konusu olayda idare ile arasında rücu ilişkisi doğabilecek kişi veya kişilerin tespit edilerek davaya müdahil olabilme haklarını kullanabilmelerini teminen davanın ilgililere re’sen ihbarı gerektiği açıktır.
Bu durumda, davanın kısmen kabulü, kısmen reddi yönündeki İdare Mahkemesi kararına karşı taraflarca yapılan istinaf başvurularının reddi yolundaki Bölge İdare Mahkemesi kararında, belirtilen yönlerden hukuki isabet bulunmamaktadır.
KARAR SONUCU :
Açıklanan nedenlerle;
1. Tarafların temyiz istemlerinin KISMEN KABULÜNE, KISMEN REDDİNE,
2. Davanın kısmen kabulü, kısmen reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik olarak yapılan istinaf başvurularının reddi yolundaki temyize konu … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının fıkrasında yer alan “… istinaf başvurularının reddine … ” ibaresinin, 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca; “… istinaf başvurularının reddine, 2577 sayılı Kanun’un 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, hüküm fıkrasında yer alan ” … manevi tazminat yönünden ise, çocuk … için 350.000,00 TL, eş … için 150.000,00 TL olmak üzere toplam 500.000,00 TL manevi tazminat isteminin kabulüne, dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine,” ibaresinin, “… manevi tazminat yönünden ise çocuk … için 350.000,00 TL, eş … için 150.000,00 TL olmak üzere toplam 500.000,00 TL manevi tazminat isteminin kabulüne, hükmedilen tazminatın idareye başvuru tarihi olan 05/05/2014 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine,” şeklinde düzeltilmesine” şeklinde DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
3. Anılan kararın, İdare Mahkemesi kararının, manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik kısmına karşı yapılan istinaf başvurularının reddine ilişkin kısmının ONANMASINA, maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik kısmına karşı yapılan istinaf başvurularının reddine ilişkin kısmının BOZULMASINA,
4. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın … Bölge İdare Mahkemesi … İdari Dava Dairesine gönderilmesine, 24/05/2022 tarihinde, oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.